Kitap; gelişimi teşvik
eden kapsayıcı ekonomik kurumlar geliştiren ülkelerin aksine, sömürücü ekonomik
kurumların kısa vadede büyüme sağlayabileceğini ama uzun vadede bu büyüme
yoksulluk ile sonuçlanacağını belirtmektedir.
Buna
karşılık, ABD ve İngiltere gibi gelişmekte olan ülkeler, kurumların giderek
daha kapsayıcı hale geldiği, girişimciler ve ekonomik büyüme için artan
teşvikler yaratan sirkülasyonu 17. Yy’den itibaren yaratmış bulunmaktadır.
Kitapta
yazarlar bu sonuca, birbirleriyle coğrafi olarak yakın olan ülkelerin (Meksika-Amerika,
Güney Kore-Kuzey Kore, Botsvana-Zimbabve) karşılaştırmalı çalışmaları yoluyla ulaşmaktadır.
Bu ülke eşleşmelerinde önemli farkın, son birkaç yüzyılda kurulmuş olan
kurumsal altyapılar olduğunu ve göreceli gelişimlerini açıkladığını savunmaktadırlar.
Mısır
gibi ülkeler de geniş kitleler pahasına toplumu kendi yararına örgütleyen oligarşi
tarafından yönetildikleri için fakir kalmışlardır. (Bu aynı zamanda Kuzey Kore,
Sierra Leonne, Zimbabve için de geçerlidir.)
Büyük
Britanya ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkeler zengindir. Çünkü
vatandaşları iktidarı kontrol edebilmektedir ve ayrıca siyasi hakların çok daha
geniş bir şekilde dağıtılmıştır. Hükümetin vatandaşlara karşı sorumlu ve
duyarlı olduğu ve büyük kitlelerin bulunduğu bir toplumu yaratanlar seçkinleri
devirmeyi başarmışlardır. Ekonomik fırsatlardan yararlanabilir, mülkiyet
özgürlükleri kısıtlanamaz. (Bu, Japonya ve Botsvana için de geçerlidir.)
Yarısı
ABD'de, diğer yarısı Meksika'da bulunan Nogales'in iki tarafının
karşılaştırmasıyla yukarıda bahsi geçen hususu iyi aktarmaktadır. Nogales Arizona
(ABD) dediğimiz kısımda alan ortalama gelir 30.000 ABD doları, yetişkinlerin
çoğunluğu en az lise mezunudur, kanun ve nizam fazlasıyla mevcuttur ve
vatandaşların çoğu en azından 65 yaşına kadar yaşayabilmektedir. Nogales Sonora
(Meksika) tarafında ise ortalama gelir sınırın öte tarafından çok daha azı ve
her şey benzer şekilde daha kötü durumdadır.
Kitap
oluşan farkın çevre veya kültürden kaynaklanamayacağını, bunun politikalar ve
ekonomik fırsatlardan kaynaklandığını bize aktarmaya çalışmaktadır. Ayrıca
farkı anlamak için 16. ve 17. yüzyıllarda erken sömürgeciliğe geri dönmeniz
gerektiğini savunmaktadır.
Meksika,
kölelik ve çıkarma sistemi altında ilk kolonileşen ülke oldu. 15. yüzyılda,
İspanyolların zaten kullandığı kölelik sistemlerini kendi yararları için
kullandı ve inanılmaz miktarlarda altın ve gümüş çıkardı. Elitlerin yönetimini ve
çoğunluk için siyasi hakların eksikliğini miras olarak bıraktı.
Esasında
100 yıl sonra İngilizlerin yerleştiği Kuzey Amerika'da, yerli halklar arasında
köleliğin olmaması ile çok daha düşük nüfus yoğunlukları, köle sistemlerinin
işe yaramayacağı anlamına gelmekteydi. Ancak İngilizler geldikleri ilk yirmi
yıl boyunca köle sistemini denemekten vazgeçmediler. Sonuçta İngiltere menşeli Virginia
şirketi sömürgeciliğin işe yarayacağı tek yolun yerleşimcilere teşvik sağlamak
olduğunu fark etti. Bu yüzden onlara iş karşılığında arazi teklif ettiler.
ABD'nin demokratik anayasası ve kongresinin temelini oluşturan ve daha sonrasında
İngiliz hükümeti için sorun yaratacaklar da teşviklerden yararlananlar
olacaktı.
Amerika,
siyasi kurumların iktisadi kurumları kontrol ettiği 300 yıllık siyasi istikrara
sahipti. Bu istikrar ülkenin geniş çaptaki kesimi için işler haldedir. Patent
sistemi, kredi sistemleri ve eğitim gibi diğer faktörler, herkesin zenginleşmesini
ve fırsatlarından da yararlanmasını sağlamaktadır.
Buna karşılık, Latin
Amerika’da, 1990'lara kadar çoğu ülke siyasi kargaşalar ve oligarşilerin kendi
çıkarları için yönettiği bir dizi diktatörlük görmüş oldu. Bu istikrarsızlık
monopol güçlerin yükselmesine yol açtı. Aynı zamanda finans piyasaları ve
eğitim eksikliği de rekabeti önlemiş olmaktaydı.
Güney
Kore, Kuzey Kore'den 10 kat daha yüksek yaşam standartlarına sahiptir,
birincisi Portekiz'e, daha sonra Sahra altı Afrika ülkelerine benzer. Ayrıca Kuzey
Kore'deki insanların ortalama yaşam süresi Güney Kore'deki insanlardan on yıl
daha az olmaktadır.
Güney'de
özel mülkler ve piyasalar teşvik edildi ve böylece yatırımların artması ve
ekonomik büyüme ile birlikte kalkınma sağlanmış oldu. Aynı zamanda hükümet
eğitime ciddi miktarda yatırım yaptı ve yeni endüstriler daha iyi eğitimli bir
nüfustan yararlandı.
Kuzey
Kore'de özel mülkiyet ile serbest piyasa yasaklandı ve merkezi olarak planlanan
bir ekonomi tercih edildi. Bu durum sadece stagflasyona yol açmış oldu.
Ülkeler
ekonomik başarılarında farklı kurumlara bağlı olarak farklılık göstermektedirler.
Yani ekonominin işleyişini etkileyen kurallar ve insanları motive eden
teşvikler bahsedilen farklılığı ortaya çıkarmaktadır. Bu hususta önemli olan,
devlet tarafından desteklenmesi gereken özel mülkiyet haklarıdır. Güney Kore'de
insanlar çabalarından ötürü ödüllendirileceklerini biliyorlar. Kuzey Kore'de ise
yenilik ve yatırım için bir teşvik yok çünkü devlet bu tür girişimlerin çıktılarını
merkezi yönetime eklemleyecektir.
Bir
toplumun gelişmesi için kapsayıcı ekonomik kurumlara sahip olması gerekmektedir.
Kitle için refahı garanti eden bir devlet, ekonomik büyüme için gerekli olan altyapıyı
muhakkak sağlar. Örneğin, özel mülkiyet haklarının uygulanması, herkes için
sözleşme özgürlüğü, ulaşım, iletişim, eğitim gibi fiziksel altyapılar devlet
tarafından sağlanmalıdır. Özel teşebbüsler bu tür kurumları kullanır ve çünkü
ihtiyaç duymaktadırlar.
Kitleler
için eğitim, ileri teknolojik bir dünyada inovasyon için çok önemlidir. Bu tüm
gelişmiş ülkelerin sahip olduğu ve pek çok gelişmemiş ülkenin eksikliği olan
şeydir. Eğitimin iyi finanse edilmesi ve ebeveynlerin çocuklarını okula
göndermek için gerekli teşvike sahip olması oldukça önemlidir.
Bir
devletin ekonomik büyümesinin gerçekleşmesi için kapsayıcı olması gerekir. Yani
hem vatandaşları tarafından yönetiminin seçilmiş olması hem de meşru şiddet
üzerinde merkezi bir kontrole sahip olması gerekmektedir.
Temel
gerçek, teknolojik değişimin ekonomik büyümenin motoru olduğudur. Bunun da
toplumsal değişim anlamına geldiği ve değişimle birlikte kazananlar ve
kaybedenlerin olacağıdır. Bu nedenle mevcut elitler, herkes için daha fazla
refah anlamına gelse bile kurumları daha kapsayıcı hale getiren değişikliklere
karşı koyabilir. Çünkü bu durum onlar için daha az zenginlik anlamına gelmektedir.
Kongo
bağımsız olmasından bu yana gelişememiştir, çünkü tüm sesleri içeren merkezi
bir devlet kurmak ya da kitlelere fayda sağlayacak kamu hizmetlerini sağlamak
için devletin kullanılması iktidar seçkinlerinin çıkarlarına uygun değildir.
Bağımsız
bir devlet olarak Kongo, 1965-1997 yılları arasında Joseph Mobutu'nun yönetimi
altında neredeyse kesintisiz bir ekonomik düşüş ve yoksulluk yaşamıştır.
Mobutu, bir dizi yüksek derecede sömürücü ekonomik kurum yaratmıştır.
Vatandaşların fakir kalması sağlanmış, ancak Mobutu ve çevresindeki elitler inanılmaz
derecede zengin olmuşlardır. Mobutu, doğduğu yer olan Gbadolite'de, Avrupa'ya
seyahat etmek için Air France'dan sık sık kiraladığı süpersonik hızlı bir
Concord jetinin inebileceği kadar büyük bir adaya sahip bir saray inşa ettirmiştir.
Avrupa'da kaleler satın almıştır.
Basit
gerçek şu ki, Mobutu daha kapsayıcı ekonomik kurumlar getirseydi, o kadar
zengin olmazdı.
Büyüme,
sömürücü kurumlar altında da gerçekleşebilir. Başlangıçta Rusya ve Güney
Kore'de olduğu gibi bugün de Çin'de görülen durumun hem ekonomik hem de politik
kurumlar kapsayıcı hale gelmedikçe sürdürülmesi pek mümkün değildir.
İngiliz
Sömürge Otoriteleri, birçok bağımsızlık sonrası Afrikalı politikacıların
kendilerini zenginleştirmek için devam etmekten çok mutlu oldukları Sierra
Leone, Gana, Kenya gibi ülkelerde dışlayıcı kurumlar inşa ettiler. Sömürge
sonrası hükümdarlar, servetlerini kendilerine karşı sorumlu olan kişisel
güvenlik güçleri kurmak ve aynı zamanda seçimleri kendi çıkarlarına göre düzenlemek
için kullandılar. Bu sayede para, gücü korumak için gerekli hale geldi. Bu
husus, muhalefet arasında güç ve servet kazanmak için mevcut liderleri görevden
almaya ve söz konusu liderler tarafından da öldürülmekten korunmaya yönelik önlemlere
teşvik etmekteydi. Burada mesele, iktidarın bir ülkeyi geliştirmek için bir
araç olmaktan ziyade kendinin sonunu getirmesidir.
Sierra
Leone bu konuda iyi örnek olacaktır. Batı
Afrika’da yer alan Sierra Leone, 1896'da İngiliz kolonisi oldu. İngilizler
önemli yöneticilerini belirledi ve onlara yeni bir unvanlar verdi. Örneğin Doğu
Sierra Leone'de, güçlü bir savaşçı kral olan Suluku’ya yüce şef unvanı
verdiler. 1898'de İngilizler beş şilin bir kulübe vergisi tahsil etmeye
çalıştılar, bu da o bölgede bir iç savaşa yol açtı. Kuzeyde başladı, ancak
güneyde daha şiddetli ve daha uzun sürdü. 1904'te, İngilizler Freetown denilen
yerden Kuzey Doğu'ya inşası süren demiryolu hattını durdurdular ve bunun
yerine, bu isyanı durdurmak için Mendeland'daki Bo şehrine yeni bir demiryolu
hattı inşa ettiler.
Sierra
Leone 1961'de bağımsız hale geldiğinde İngilizler Güney'den destek alan SLPP’ye
(Sierra Leone Halk Partisi) destek verdiler. Ancak 1967'de muhalefet partisi
kuzeyin desteklediği APC (Tüm Halkın Kongre Partisi) seçimi kazandı.
Demiryolu
hattı başlangıçta Sierra Leone'yi yönetmek için kurulmuş olmasına rağmen,
1967'de rolü fazlasıyla ekonomikti. Ülkenin ihraç mallarının taşınmasını
sağladı. Bunlar çoğunlukla güneydeki Mendeland'dan gelen kahve, kakao ve
elmaslardı.
APC'nin
o zamanki lideri olan Siaka Stevens, demiryolu hattını parçaladı ve güneydeki
muhalefeti zayıflatmak ve siyasi gücünü pekiştirmek için tren raylarını ve
demiryolu taşlarını sattı. Bu durum Sierra Leone ekonomisini çökertti. Ancak
iktidarı pekiştirmek mi ekonomik büyüme mi denildiğinde o iktidarı pekiştirmeyi
seçti.
Sömürge
yönetimi ve Stevens’ın hükümeti arasında devamlılık ilişkisi vardır. Her ikisi
de halktan sadece kendilerine zenginlik çıkarmıştır.
Sömürge
yöneticileri bunu tarımsal pazarlama komiteleri aracılığıyla yaptılar. Çiftçiler
mallarını genellikle piyasa fiyatından çok daha az ödeyen bu kurullara satmak
zorunda kaldılar. Stevens iktidara geldiğinde, bu pazarlama komitelerini
yerinde tuttu, ancak durum daha da kötüleşmişti. Sömürge yönetimi altında,
çiftçilerin tarımsal gelirinin yaklaşık % 50'sine el konuluyorken, Stevens
yönetiminde el koyma oranı % 90'a kadar yükseldi.
Pazarlama
komitelerinin yanı sıra, yüce şeflerin eski sistemi bugün de devam ediyor. Köy
düzeyinde yerel politikaları ve yerel toprak haklarını ve vergilendirmeyi
kontrol ediyorlar. Yüce şefler seçimle geliyor, ancak sadece iktidar mensupları
yönetimde kalabiliyor. 2005'te seçimlerin galibi Kral Suluku’nun büyük, büyük
torunu olan Sheku Fasuluka idi.
Bu
iki kurumun kombinasyonu, çiftçilerin verimliliğinin artması için çok az teşvik
olduğu anlamına gelmektedir. Çünkü yüce (paramount) şef sistem nedeniyle güvencesiz
arazi haklarına sahipler ve pazarlama komiteleri şeklinde sömürücü kurumların
kurbanı oluyorlar.
Bir
diğer husus, elmas madenlerinin kontrolüydü. İngilizler aslında tüm ülke için
bir tekel kurdu ve bu tekeli 1936'da DeBeers'e teslim ettiler. Bağımsızlıktan
kısa bir süre sonra Stevens, %51'ini kişisel olarak kontrol ettiği bu tekeli
(Sierra Leone’nin elmaslarını) kamulaştırdı. Stevens, servetini siyasi etki
satın almak ve kendi özel güvenlik güçlerini kurmak için kullandı.
2000
yılında Zimbabwe, banka hesaplarında 5000'den fazla Zimbabwe doları tutmuş olan
herkes için ulusal bir piyango düzenledi. Bu piyangoyu kazanan kişinin devlet
başkanı Robert Mugabe olması, Zimbabwe'nin kurumları üzerindeki kontrolünün
kapsamını ve bu kurumların ne kadar sömürücü olduğunu göstermektedir.
Ulusların
bugün başarısız olmasının en yaygın nedeni, sömürücü kurumlara sahip
olmalarıdır. Zimbabwe bunun ekonomik ve sosyal sonuçlarını göstermektedir. 2008
yılına gelindiğinde kişi başına geliri, bağımsızlığını kazandığı zamanın yarısı
kadardı ve 2009 yılında işsizlik oranı % 94'tü.
Politik
ve ekonomik kurumların kökleri sömürge döneminde yatmaktadır. Apartheid (ırkçı)
kurumlar, ülkeden servet elde etmek isteyen beyaz bir elit için kuruldu, ancak
Zimbabve ivmesini kazandığında, bu kurumlar sadece Mugabe tarafından idare
edildi. 2000 yılına kadar siyasi destek almak için daha fazla kaynak bulmak
zorunda kaldı ve bu yüzden beyaz insanların sahip olduğu çiftlikleri
kamulaştırdı ve bu yeterli olmadığında para bastı. Sonuç olarak ortaya hiper enflasyon
çıkmıştı.
Uluslar
bugün başarısız oluyor. Çünkü sömürücü kurumları yatırım yapmak ve yenilik
yapmak için teşvikler yaratmamaktadır. Birçok durumda politikacılar ekonomik
aktiviteyi bastırır. Çünkü bu olmazsa Arjantin, Kolombiya ve Mısır'daki gibi
güç tabanlarını oluşturan ekonomik seçkinler tehdit edilmiş olur. Zimbabve ve
Sierra Leone vakalarında bu durum sonuç olarak devletin başarısızlığına ve
ekonomik durgunluğa yol açtı. Bunun gerçekleştiği ülkeler arasında Angola, Kamerun,
Çad, Kongo, Haiti, Liberya, Nepal, Sierra Leone, Sudan, Zimbabve’yi saymak
mümkündür.
İç
savaşlar, kitlesel göçler, kıtlıklar ve bunlara eşlik eden salgınlarla en
azından kalkınma açısından bugün bu ülkelerin çoğu 1960'larda olduğundan daha kötü
durumdadır.
Pamuk,
Özbekistan ihracatının %45'ini oluşturmaktadır. Ülke 1991 yılında kurulduğunda,
devlet başkanı İslam Kerimov, araziyi çiftçiler arasında bölüştürdü, ancak her çiftçinin
arazilerinin en az %35'ini değerli bir ihracat mahsulü olan pamuğa ayırması
gerekiyordu. Bununla birlikte, çiftçilerin kendileri mahsulün dünya pazar
fiyatına göre oldukça düşük tutarlar aldıkları için, biçerdöverlere yatırım
yapmak yerine, okul çağındaki çocukları çalıştırmayı tercih ettiler.
Ne
olursa olsun, ülke pamuk hasadı için çocuklara yöneldiğinden ve her Eylül-Kasım'da
okullar 2.7 milyon okul çağındaki çocuk pamuk işçisi olarak çalıştırılmaktaydı.
Öğretmenler, eğitmen olmak yerine personel alım memuruna dönüşmekteydiler.
Her
çocuğa yaşına bağlı olarak günde 20-60 KG arasında bir kota konulmaktadır. Tahsis
edilen çiftliklere yakın yaşayan görece şanslı olanlar işe yürüyerek veya
otobüsle gidebilir, ancak şanssız olanlar yani daha uzağa gidenler tuvaletleri ve
mutfakları olmayan barakalarda uyumak zorunda kalırlar. Öğle yemeklerini de
kendilerinin getirmesi gerekmekteydi. 2006 yılında pamuğun piyasada kg fiyatı
1,40 ABD doları iken, çocuklara yapılan ödeme kg başı 0,03 ABD dolarıydı.
Tüm
bunların yanında Kerimov muhalefetin bastırıldığı bir rejim kurdu, serbest
medyaya ve STK'lara izin vermedi.
Kitapta
yer alan tüm ülkelerin ortak noktası, kendilerini zenginleştirmek ve
iktidarlarını toplumdaki insanların büyük çoğunluğu pahasına sürdürmek için
ekonomik kurumlar tasarlayan bir seçkinlere sahip olmalarıdır.
Farklılıklara
rağmen bu ülkelerin her birinde, zenginliği ve gücü elitlere doğru aktaran sömürücü
ekonomik kurumlar yaratan sömürücü siyasi kurumlar olması büyük resmi görmemizi
sağlamaktadır.
1960'larda
Sahra-altı Afrika'nın geri kalanının çoğu kadar fakir olmasına rağmen, bugün
bazı Doğu Avrupa ülkeleriyle aynı gelişme seviyesine sahip olan Botsvana örneği
oldukça dikkat çekicidir. Bağımsızlığını kazandığında üniversite mezunu 22 ve
ortaokul mezunu 100 yurttaşı bulunmaktaydı.
Botsvana
hakkında özellikle ilginç olan şey, geniş kapsamlı bir siyasi sisteminin
bağımsızlığını kazanmadan önce de var olmasıydı. Herhangi bir bireyin bölgedeki
çeşitli farklı şefliklerden birinin başı haline gelebilmesi kalıtsal değildi. Meritokrasi
mevcuttu ve birileri sadece halkın iradesiyle başa gelebilirdi. Böylece
nesiller boyu halkın iradesiyle ve halk adına hüküm sürmek ilkesi mevcut
olmuştu.
Gelişimi
teşvik eden bir başka faktör de İngilizlerin Botsvana ile özellikle
ilgilenmemeleriydi. Aslında, 1890'larda üç Tsvana şefi İngiltere'yi ziyaret
etti ve hükümetle bir İngiltere himayesine girmek için müzakere ettiler. Bölgeyi
Zimbabve ve Zambiya'yı kolonize eden Cecil Rhodes’tan korumak için yapılmış bir
görüşmeydi. İngiltere’nin istediği tek şey, bir demiryolu inşa etmek için
yeterli topraktı.
Tsvana
şefleri, keşfedilmiş madenlerin (özellikle elmas) bireylere veya şirketlere değil
de kamu mülkiyetinde olacağına dair bir yasa çıkarmışlardır. Siyasi yolsuzluğu
önleyecek yasalar oluşturabilmek ekonomik gelişmelerinin sömürülmesini önlemiş oldu.
Bunun etkisi daha sonra bağımsızlıklarını kazandıklarında gösterecekleri
kalkınmada görülecekti.
Kitap,
kurumların daha kapsayıcı hale gelmesine neden olan İngiliz ve ABD devrimlerine
geri döndükten sonra günümüzle bağlantı kurarak sona ermektedir. Kalkınma için
gerekli olanın, hükümet tarafından dikkatle dinlenen ve dediklerinin
uygulandığı çok sayıda sesin mevcut olmasıdır. Bu yukarıdan dayatma olmadan,
ama tabandan da gelmesi zorunlu bir durum gibi görünmektedir.
Bu
süreci sağlayabilecek kapsayıcı siyasal kurumların kurulması tek başına yeterli
olmamaktadır. Mevcut rejimlere meydan okuyan sosyal hareketlerin hemen
kanunsuzluğa dönüşmemesi için belirli ölçüde merkezi bir düzenin kurulmuş
olması; Botsvana’daki geleneksel siyasi kurumlar gibi mevcut kurumların olması
ve ne muhalif hareketlerin mevcut elitler tarafından kolayca bastırılabilmesi
ne de bu hareketlerin bir başka grubun mevcut sömürücü kurumları ele geçirme
aracına dönüşmesi için toplumun taleplerini koordine edecek sivil toplum
kurumlarının bulunmasının haricinde unutulmaması gereken bir etken daha vardır.
O da medya.
Halkı
haberdar edip harekete geçiren broşürler ve kitaplar İngiltere’deki Görkemli
Devrim’de, Fransız Devrimi’nde ve demokrasi yolunda ilerleyen 19. yüzyıl
Britanya’sında önemli roller üstlendiler. Aynı şekilde, medya, özellikle de
bloglar, anonim sohbet siteleri, Facebook ve Twitter gibi bilgi ve iletişim
teknolojilerindeki ilerlemelere dayanan yeni uygulamalar Ahmedinejad’ın
2009’daki hileli seçimine ve ardından gelen baskıya karşı İran muhalefetinde
merkezi bir rol oynamıştır. Kitap yazıldığı sırada devam etmekte olan Arap
Baharı protestolarında da benzer bir rolü bulunmaktadır.