Kitaba ismini veren Orta
Çağ İnsanları kim diyecek olursak; bir kadın da dahil beşi, entelektüel veya
doğrudan kilise aidiyeti manasıyla ruhban sınıfına atfedilebilir. Yine beş kişi
olan diğer yarısı, orta veya bazılarında aşağı sınıfa ait denebilir. Bunlar bir
çiftçi, tekstilde çalışan bir zanaatkar, iki seyyah ve iki tacirdir.
BİRİNCİ
BÖLÜM: MUKADDİMELER
1. Roma’nın
çöküşü
İlk
yüzyıllarda, bu sınırlar içinde, Roma’ya bağlanan ve imparatorluğun
eyaletlerini birbirine bağlayan yollar boyunca bölgeler arası zengin bir
ticaret akışı vardı. Fakat 3. Yy’den itibaren imparatorluğun iktisadi birliği
çözülmeye başladı. 5. Yy’e gelindiğinde ise birçok bölgeler arası ticaret akışı
durdu; eyaletler ve bölgeler kendilerini ve kendi kaynaklarını tükettiler.
Eyaletlerin fakirleşmesi sonucu ticaret de fakirleşti. Büyük eyalet merkezleri
nüfus, refah ve güç kaybettiler.
Koskoca
medeniyet kendini yenileme özelliğini neden kaybetmişti? Polibios’un söylediği
gibi artık insanlar eğlenceyi çocuğa tercih ediyor veya çocuk yetiştirmek için
rahatlarını bozmak istemiyorlar mıydı? Pek öyle söylenemez, çünkü bu durum
fakirlerden çok zenginler arasında yaygındı ve bir zengin, eğlencenin de çocuk
yetiştirmenin de en iyisini gerçekleştirmeye muktedirdi. Ancak, kendi
medeniyetine inancını kaybetmiş, cesaretsizce ve ümitsizce büyüyen bu insanlar,
savaş yorgunu dünyalarını yaşatmak mı istemiyorlardı?
2.
Ausonius
Ausonius’un
kendisi bir alim ve beyefendiydi. 4. Yy’nin ikinci yarısında Bordeaux
Üniversitesi’nde hitabet profesörü, bir dönem prensin öğretmeni, konsül ve ahir
ömründe malikanesinde yaşayan yaşlı bir adamdı. Onun en meşhur şiiri Moselle
Nehri’ni anlatırdı. Bütün edebi tasvirleri harikulade şekilde hayatının
kökenlerini oluşturan neşeli taşra hayatını yansıtır.
3.
Sidonius Apollinaris
Ausonius’un
ölümünden 35 yıl sonra Sidonius Apollinaris doğdu. Galya Romalısı bir
aristokrat, bir imparatorun kayınbabası, bazen yüksek rütbeli bir memur ve
Clermont Piskoposu’ydu. Aydınlık bütün Avrupa’nın üzerinden çekiliyordu. Galya
ve İspanya’da barbar krallıklar kurulmuştu.
Henüz
yirmi yaşındaydı ki nihai dehşet Avrupa’ya giriş yaptı. Attila ve Hunlar. Bu da
geçti fakat yirmi dört yaşındayken bu sefer de Vandallar Roma’yı yağmaladı. Bir
seri imparatoru tahta çıkarıp tahtından eden korkunç Germen Ricimer’i gördü.
Şu
açıktır ki eski taşra hayatı devam ediyordu fakat mektuplaşan ve nükteli sözler
söyleyen o insanlar artık barbarların hakimiyetindeydi. Ancak ölümünden kısa
bir süre önce yazdığı bir mektubunda kalbini açtığı bir mısra vardır: “Ah,
doğunun küçük düşürücü mecburiyeti, hayatın üzücü mecburiyeti, ölümün acımasız
mecburiyeti.” 479’dan kısa bir süre sonra öldü. 20 yıl içerisinde Clovis
fetihlerine girişti ve Theodoric İtalya’nın hakimiydi.
4.
Fortunatus ve Tours’lu Gregory
Bir
zamanlar Galya olarak bilinen Frank Krallığı’na bakmak 530’lu yıllardan
baktığımızda bu dünya Tours’lu Gregory’nin Frankların Tarihi kitabında
anlattığı dünyadır.
Korkunç
Merovenj krallarının hükmü altındadırlar ve barbarlık villalarla yan yana bir
orman gibi yayılmakta ve gelişmektedir. Eğitim ölmektedir; bir üniversitenin
hayaleti güç bela ayakta kalır. Büyük bir Galya Romalısı aileden gelen ve
piskopos olan Gregory’nin kendisi de dilbilgisi eksikliğinden muzdariptir.
Şehirler küçülür ve savunma duvarlarının ardına çekilirler. Sinagoglar
hedeftedir ve bu trajik cezalandırma hikayesinde atılan ilk adımlar olan
sürgün, vergi ve müsadere hiç bitmeyecek gibidir.
İKİNCİ
BÖLÜM: ÇİFTÇİ BODO
ŞARLMAN
ZAMANINDA BİR YURTLUK HAYATI
9.
Yy’de bir yurtluk hakkında bilgi sahibi olmayı Şarlman’ın yayınladığı bir dizi
fermanlara borçluyuz. Söz konusu fermanlar, bahçede yetiştirilecek bitkilere
kadar gerekli olan her şeyi ihtiva eden, kraliyet kahyalarına topraklarını
nasıl yöneteceklerini anlatan emirlerdir. Ayrıca Paris yakınlarındaki St.
Germain’in başrahibi Irminon’un yazdığı kitaptır. Böylelikle manastır hangi
toprakların kendisine ait olduğunu ve bu toprakların üzerinde kimlerin
yaşadığını tam olarak bilebilecekti.
Kahyanın
asıl işi lordlara ait olan topraklarda çalışan coloni denilen hür
insanların işlerini gereği gibi yaptıklarından emin olmaktı ve herkesten iki
çeşit iş talep etmeye hakkı vardı. İlki tarla işiydi: Her yıl, her bir adam
doğrudan lorda ait toprağın belli bir miktarını sürmek zorundaydı. Ayrıca corvee
denen miktarı belli olmayan bir toprağı da sürmek zorundaydı ki gerekli olduğu
zaman bunu her hafta kahya talep edebilirdi.
Kilise
sayesinde hikayenin temelini oluşturan dindar Bodo’nun da tatil günü olmuştu.
Kilise dindar imparatora pazar günleri ve kutsal günlerde hiçbir iş ve hiçbir
köleliğin yapılmamasına dair ferman çıkarttırmıştı. Şarlman’ın oğlu da bu hükmü
827’de onayladı.
Yılda
bir kez Kral’ın seyyar mahkemesi yerel derebeylerin adaleti yerine getirdiklerinden
emin olmak için gelirdi. Bir piskopos ve bir kont varır, belki bir gece o büyük
evde başrahibin misafiri olarak kalır ve ertesi gün başkente dönerdi. Orada
otururlar ve meydanda; kilisenin, elitlerin ve avamın, soyluların, hürlerin
önünde şikayetleri, telafi taleplerini dinleyip adaleti yerine getirirlerdi.
Sonuçta,
Şarlman ve onun asilleri bir kenara konacak olursa, Bodo’nun küçük mansesinde
biraz vakit geçirmeye değer. Tarih büyük oranda Bodo’lardan oluşur.
ÜÇÜNCÜ
BÖLÜM: MARCO POLO
13.
YY’DE VENEDİKLİ BİR SEYYAH
Venedik,
at sırtında gidilecek kara ve gemilerle aşılacak deniz ticaret rotalarının
hepsini kendinde toplamıştır. Doğu Akdeniz’den ve onun ötesindeki sıcak
memleketlerden ipek, baharat, kafur, fildişi, inciler, baharatlar ve kilimler…
Bunların taşıyan tacirlerin hepsi Venedik’teki limana gelirdi.
Genç
Marco Polo devamlı rıhtımı arşınlar ve uzak diyarların hikayelerini dinlemek
için yabancı denizcileri rahatsız ederdi. Anlattıkları her şeyi dikkatlice
dinlerdi. Fakat en çok duymayı istedikleri Tatarların hikayeleriydi.
1275
yılının Mayıs ayında uzun bir yolculuk sonunda Çin’in en uç kuzeyine Tangut’a
ulaştılar. Onları Han’ın adamları
karşılamak için 40 günlük yoldan gelmişlerdi. Marco Polo bize muazzam, müreffeh
ve huzurlu imparatorluğun emsalsiz bir resmini çizer. Zenginlik, ticaret,
eğitimli insanlar ve güzel şeylerle dolu bu ülkenin hükümdarı Kubilay Han’dı.
17
yıl Çin’de, Han’ın hizmetinde bulundu. Uzun seneler sonunda Venedik’e duyulan
özlem ağır basmaya başladı ve Kubilay Han yaşlanıyordu. Onun gösterdiği
teveccüh adamları arasında da kıskançlığa sebep oluyordu. Polo, Han öldükten
sonra başlarına gelebilecek şeylerden korkmaya başlamıştı. 1295 yılında Tebriz,
Trabzon ve İstanbul üzerinden Venedik’e geri dönerken Kubilay Han’ın terk-i
dünya ettiği haberini almıştı.
1324’te
Marco Polo öldü. Yurttaşları tarafından çokça onurlandırıldı ve vasiyetnamesi
hala St. Mark Kütüphanesi’nde muhafaza altındadır. Huntington ve Aurel Stein,
Orta Asya’nın el değmemiş bölgelerine giderken Çinli seyyah Hiwen Thsang (7.
Yy) ve Marco Polo’nun kitaplarını rehber kitaplar olarak alıp, söz konusu
tasvirlerin tekrar tekrar ne kadar da doğru olduğunu gördüler.
Marco
Polo’nun Avrupa’ya getirdiği bilgi, onun tecrübesinin gösterdiği üzere çok
talep görecek Doğu ve Batı arasındaki münasebet, kendinden sonra da gelişmeye
devam etti. Tacirler ve misyonerler aynı şekilde kara ve deniz yoluyla doğu
yönünde, Çin’e gittiler.
DÖRDÜNCÜ
BÖLÜM: MADAM EGLANTİNE
CHAUCER’İN
GERÇEK HAYATTAKİ BAŞRAHİBESİ
Madam Eglantine’in
kayıtlara girmesini sağlayan şey Orta Çağlarda, İngiltere’deki bütün rahibe
manastırları ve diğer manastırların da büyük bir kısmının belli aralıklarla
bölgenin piskoposu veya onun gönderdiği bir başka kişi tarafından teftiş amaçlı
ziyaret edilmesiydi.
Rahibe olmasının
üzerinden 12 yıl geçmesi sonucunda artık manastırın baş rahibesi olmuştu. Ancak
bir topluluğun başındaki kişi olarak altından kalkması gereken bir sürü iş
vardı; sadece manastırın iç disiplinini sağlamak değil, aynı zamanda para
akışını denetleme, mülklerindeki kahyalara gerekli talimatları verme,
çiftliklerin kiliseye gelen ama rahibe manastırına ait olan vergilerin
ödemelerini ve koyunların yünlerini almak için gelip karşılığında iyi para
veren İtalyan tacirleri denetleme gibi.
Esasında Chaucer’in
tasvir ettiği başrahibe zaman içinde dünyevileşmişti. Bunun sebebi de toplumsal
ilişkilerin gelişmiş olmasıydı. Artık sadece manastıra gelen ziyaretçileri
ağırlamıyordu; topluluk ilişkileri de onu seyahate çıkarıp kendisine
komşularıyla kaynaşma fırsatı veriyordu.
Nihayetinde, Eglantine
bir şekilde kendi piskoposunu atlatmayı başaramamış olsaydı Chaucer onu asla
tanıyamazdı; çünkü kullandığı haç bahanesi piskoposların normalde kesinlikle
kabul etmediği bir dışarı çıkış gerekçesiydi. Madame Eglantine göründüğü kadar
saf ve mahcup değildi.
BEŞİNCİ
BÖLÜM: HANE REİSİNİN KARISI
14.
YY’DE PARİSLİ BİR EV HANIMI
“Menagier de Paris”
(Parisli Hane Reisi) bu kitabı 1392-1394 arasında, genç karısının eğitimi için
yazmıştı. O zengin bir adamdı. Eğitimsiz ve ilişkilerde tecrübesiz değildi.
Besbelli, Fransız monarşisinin giderek artan bir itimatla yaslandığı o sağlam
ve aydınlanmış yüksek kentsoylu sınıfının bir üyesiydi. Kitabı yazdığında
ihtiyarlığına yaklaşmıştı.
Ömrünün son demlerini rahat
geçirmesini sağlamak karısının vazifesiyken bu vazifeyi kolaylaştırmak da onun
göreviydi. O sürekli aynı vaadi tekrar ediyordu, ondan aşırı saygı ve küçültücü
ve zorlayıcı bir hizmet beklemeyecekti; çünkü böyle bir beklenti ona göre
değildi. O sadece komşusu ve akrabası olan kadınların kocalarına gösterdiği
kadar bir ilgi bekliyordu.
Hane reisinin kitabının
büyük kısmı kadının uysallığının kuramsal incelikleri değil de kendi hayat
rahatlığı üzerinedir. Onun talimatları bir kocanın hayata heyecanla bakışını
muhafaza ederek nasıl rahat ettireceği üzerinedir. Aynı zamanda, bu talimatlar
hakkında tarifsiz samimi ve dokunaklı bir durum da söz konusudur.
Buradaki hanımefendinin
kocasının kadının itaati üzerine bazı düşünceleri bugün fazlasıyla abartılı
görülebilse de, kitap aklıselim sahibi olduğu ve karısına sevgi kadar saygı da
duyduğu intibaını verir. O, bir can yoldaşı ister; çünkü Chaucer’in de
belirttiği, “kadınlar iyi olmasalardı ve onların tavsiyeleri de iyi ve faydalı
olmasaydı, Göklerin Tanrısı Efendimiz onları hiç yaratmaz; onlara erkeğin
yardımcısı değil, aksine baş belası derdi.”
ALTINCI
BÖLÜM: THOMAS BETSON
15.
YY’DE BİR TACİR
İngiltere’de, Ortaçağlar
boyunca, tacirlerin çoğunluğunu yün ticareti yapan Merchants of Stample oluşturuyordu.
Yün ticareti uzun zamandan beri ülkedeki ticaretin en büyük ve en karlı
kısmıydı. İngiltere Kralı’nın özellikle de ilgilendiği buydu; çünkü vergi
gelirlerinin büyük bir kısmı yün ve koyun postundan gelmekteydi. Dahası, gelir
beklentisi ile borç para talep ettiklerinde gittikleri yer de yün tacirleriydi.
Yün tüccarı ülkenin en zengin tüccarıydı.
Kazancının iyi olmasını
isteyen tacir iki şey yapmalı ve en yoğun dikkatini bu ikisine vermelidir:
Yününü bir İngiliz yetiştiriciden almalıdır ve onu yabancı bir müşteriye
satmalıdır. İngiltere’nin en iyi yünlerinin bir kısmı Cotswolds’dan gelir ve
bir Staple tacirinin pazarlık etme ayrıcalığı vardır; büyük yaz yün mahsulünden
mi istersin, yoksa sonbahar koyun kesimlerinden kalan postlardan mı?
Tacir
Betson’ın üzerine alınması gereken bir diğer iş de yününün çuvallanıp Calais’e
gönderilmesiydi. Burada kendini kraliyet ve şirket tarafından yapılmış
düzenlemelerin ağına düşmüş halde bulur; ticari malın tavsifi ve
paketlenmesindeki hilelere karşın daima kendini kollamak zorundadır.
Betson
için burada yapılacak yeterince iş vardı. Öncelikle, yünler indirildiğinde
kraliyet memurları tarafından düzgün damgalanmış mı teftiş edilmeliydi. Sonra
memurların mahir istifçileri balyaları inceler, paketler ve mühürlerdi. Şişkin
sarplerleri arasındaki niteliksiz yünün farkında olan tacirler için bu gergin
bir süreçti.
Calais’deki
muhasebe ofisi, panayırlar, taşra pazarları derken Thomas Betson elindeki yünü
ve postları tüketirdi. Ancak işi bununla bitmezdi. Şimdi sıra müşterilerinden,
Flaman tüccardan paraları tahsil edip İngiltere’deki alacaklılarına, Costwolds
yün satıcılarına ödeme yapmak gibi netameli bir işteydi. Staplerler için yün
ödemelerini zamanında yapmaları alışılagelmiş bir durumdu ve kural altı ayda
ödenmesiydi.
İngiltere
ve Hollanda arasındaki tahsilatlarını sonuca ulaştırmak için staplerler
muhteşem bankacılık imkanlarını ve kredi araçlarını (kambiyo senetlerini ve
benzerlerini) kullanırlardı. Ki bu araçlar, ticareti mali işlemlerle
birleştiren İtalyan ve İspanyol tacirleri ile İngiliz kumaş tacirleri
tarafından onların kullanımına sunulmuştu.