14 Mayıs 2020 Perşembe

ORTA ÇAĞ İNSANLARI (KİTAP ÖZETİ)


Kitaba ismini veren Orta Çağ İnsanları kim diyecek olursak; bir kadın da dahil beşi, entelektüel veya doğrudan kilise aidiyeti manasıyla ruhban sınıfına atfedilebilir. Yine beş kişi olan diğer yarısı, orta veya bazılarında aşağı sınıfa ait denebilir. Bunlar bir çiftçi, tekstilde çalışan bir zanaatkar, iki seyyah ve iki tacirdir.

BİRİNCİ BÖLÜM: MUKADDİMELER
1.      Roma’nın çöküşü
İlk yüzyıllarda, bu sınırlar içinde, Roma’ya bağlanan ve imparatorluğun eyaletlerini birbirine bağlayan yollar boyunca bölgeler arası zengin bir ticaret akışı vardı. Fakat 3. Yy’den itibaren imparatorluğun iktisadi birliği çözülmeye başladı. 5. Yy’e gelindiğinde ise birçok bölgeler arası ticaret akışı durdu; eyaletler ve bölgeler kendilerini ve kendi kaynaklarını tükettiler. Eyaletlerin fakirleşmesi sonucu ticaret de fakirleşti. Büyük eyalet merkezleri nüfus, refah ve güç kaybettiler.
Koskoca medeniyet kendini yenileme özelliğini neden kaybetmişti? Polibios’un söylediği gibi artık insanlar eğlenceyi çocuğa tercih ediyor veya çocuk yetiştirmek için rahatlarını bozmak istemiyorlar mıydı? Pek öyle söylenemez, çünkü bu durum fakirlerden çok zenginler arasında yaygındı ve bir zengin, eğlencenin de çocuk yetiştirmenin de en iyisini gerçekleştirmeye muktedirdi. Ancak, kendi medeniyetine inancını kaybetmiş, cesaretsizce ve ümitsizce büyüyen bu insanlar, savaş yorgunu dünyalarını yaşatmak mı istemiyorlardı?
2.      Ausonius
Ausonius’un kendisi bir alim ve beyefendiydi. 4. Yy’nin ikinci yarısında Bordeaux Üniversitesi’nde hitabet profesörü, bir dönem prensin öğretmeni, konsül ve ahir ömründe malikanesinde yaşayan yaşlı bir adamdı. Onun en meşhur şiiri Moselle Nehri’ni anlatırdı. Bütün edebi tasvirleri harikulade şekilde hayatının kökenlerini oluşturan neşeli taşra hayatını yansıtır.
3.      Sidonius Apollinaris
Ausonius’un ölümünden 35 yıl sonra Sidonius Apollinaris doğdu. Galya Romalısı bir aristokrat, bir imparatorun kayınbabası, bazen yüksek rütbeli bir memur ve Clermont Piskoposu’ydu. Aydınlık bütün Avrupa’nın üzerinden çekiliyordu. Galya ve İspanya’da barbar krallıklar kurulmuştu.
Henüz yirmi yaşındaydı ki nihai dehşet Avrupa’ya giriş yaptı. Attila ve Hunlar. Bu da geçti fakat yirmi dört yaşındayken bu sefer de Vandallar Roma’yı yağmaladı. Bir seri imparatoru tahta çıkarıp tahtından eden korkunç Germen Ricimer’i gördü.
Şu açıktır ki eski taşra hayatı devam ediyordu fakat mektuplaşan ve nükteli sözler söyleyen o insanlar artık barbarların hakimiyetindeydi. Ancak ölümünden kısa bir süre önce yazdığı bir mektubunda kalbini açtığı bir mısra vardır: “Ah, doğunun küçük düşürücü mecburiyeti, hayatın üzücü mecburiyeti, ölümün acımasız mecburiyeti.” 479’dan kısa bir süre sonra öldü. 20 yıl içerisinde Clovis fetihlerine girişti ve Theodoric İtalya’nın hakimiydi.


4.      Fortunatus ve Tours’lu Gregory
Bir zamanlar Galya olarak bilinen Frank Krallığı’na bakmak 530’lu yıllardan baktığımızda bu dünya Tours’lu Gregory’nin Frankların Tarihi kitabında anlattığı dünyadır.
Korkunç Merovenj krallarının hükmü altındadırlar ve barbarlık villalarla yan yana bir orman gibi yayılmakta ve gelişmektedir. Eğitim ölmektedir; bir üniversitenin hayaleti güç bela ayakta kalır. Büyük bir Galya Romalısı aileden gelen ve piskopos olan Gregory’nin kendisi de dilbilgisi eksikliğinden muzdariptir. Şehirler küçülür ve savunma duvarlarının ardına çekilirler. Sinagoglar hedeftedir ve bu trajik cezalandırma hikayesinde atılan ilk adımlar olan sürgün, vergi ve müsadere hiç bitmeyecek gibidir.
İKİNCİ BÖLÜM: ÇİFTÇİ BODO
ŞARLMAN ZAMANINDA BİR YURTLUK HAYATI
9. Yy’de bir yurtluk hakkında bilgi sahibi olmayı Şarlman’ın yayınladığı bir dizi fermanlara borçluyuz. Söz konusu fermanlar, bahçede yetiştirilecek bitkilere kadar gerekli olan her şeyi ihtiva eden, kraliyet kahyalarına topraklarını nasıl yöneteceklerini anlatan emirlerdir. Ayrıca Paris yakınlarındaki St. Germain’in başrahibi Irminon’un yazdığı kitaptır. Böylelikle manastır hangi toprakların kendisine ait olduğunu ve bu toprakların üzerinde kimlerin yaşadığını tam olarak bilebilecekti.
Kahyanın asıl işi lordlara ait olan topraklarda çalışan coloni denilen hür insanların işlerini gereği gibi yaptıklarından emin olmaktı ve herkesten iki çeşit iş talep etmeye hakkı vardı. İlki tarla işiydi: Her yıl, her bir adam doğrudan lorda ait toprağın belli bir miktarını sürmek zorundaydı. Ayrıca corvee denen miktarı belli olmayan bir toprağı da sürmek zorundaydı ki gerekli olduğu zaman bunu her hafta kahya talep edebilirdi.
Kilise sayesinde hikayenin temelini oluşturan dindar Bodo’nun da tatil günü olmuştu. Kilise dindar imparatora pazar günleri ve kutsal günlerde hiçbir iş ve hiçbir köleliğin yapılmamasına dair ferman çıkarttırmıştı. Şarlman’ın oğlu da bu hükmü 827’de onayladı.
Yılda bir kez Kral’ın seyyar mahkemesi yerel derebeylerin adaleti yerine getirdiklerinden emin olmak için gelirdi. Bir piskopos ve bir kont varır, belki bir gece o büyük evde başrahibin misafiri olarak kalır ve ertesi gün başkente dönerdi. Orada otururlar ve meydanda; kilisenin, elitlerin ve avamın, soyluların, hürlerin önünde şikayetleri, telafi taleplerini dinleyip adaleti yerine getirirlerdi.
Sonuçta, Şarlman ve onun asilleri bir kenara konacak olursa, Bodo’nun küçük mansesinde biraz vakit geçirmeye değer. Tarih büyük oranda Bodo’lardan oluşur.






ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: MARCO POLO
13. YY’DE VENEDİKLİ BİR SEYYAH
Venedik, at sırtında gidilecek kara ve gemilerle aşılacak deniz ticaret rotalarının hepsini kendinde toplamıştır. Doğu Akdeniz’den ve onun ötesindeki sıcak memleketlerden ipek, baharat, kafur, fildişi, inciler, baharatlar ve kilimler… Bunların taşıyan tacirlerin hepsi Venedik’teki limana gelirdi.
Genç Marco Polo devamlı rıhtımı arşınlar ve uzak diyarların hikayelerini dinlemek için yabancı denizcileri rahatsız ederdi. Anlattıkları her şeyi dikkatlice dinlerdi. Fakat en çok duymayı istedikleri Tatarların hikayeleriydi.
1275 yılının Mayıs ayında uzun bir yolculuk sonunda Çin’in en uç kuzeyine Tangut’a ulaştılar.  Onları Han’ın adamları karşılamak için 40 günlük yoldan gelmişlerdi. Marco Polo bize muazzam, müreffeh ve huzurlu imparatorluğun emsalsiz bir resmini çizer. Zenginlik, ticaret, eğitimli insanlar ve güzel şeylerle dolu bu ülkenin hükümdarı Kubilay Han’dı.
17 yıl Çin’de, Han’ın hizmetinde bulundu. Uzun seneler sonunda Venedik’e duyulan özlem ağır basmaya başladı ve Kubilay Han yaşlanıyordu. Onun gösterdiği teveccüh adamları arasında da kıskançlığa sebep oluyordu. Polo, Han öldükten sonra başlarına gelebilecek şeylerden korkmaya başlamıştı. 1295 yılında Tebriz, Trabzon ve İstanbul üzerinden Venedik’e geri dönerken Kubilay Han’ın terk-i dünya ettiği haberini almıştı.
1324’te Marco Polo öldü. Yurttaşları tarafından çokça onurlandırıldı ve vasiyetnamesi hala St. Mark Kütüphanesi’nde muhafaza altındadır. Huntington ve Aurel Stein, Orta Asya’nın el değmemiş bölgelerine giderken Çinli seyyah Hiwen Thsang (7. Yy) ve Marco Polo’nun kitaplarını rehber kitaplar olarak alıp, söz konusu tasvirlerin tekrar tekrar ne kadar da doğru olduğunu gördüler.
Marco Polo’nun Avrupa’ya getirdiği bilgi, onun tecrübesinin gösterdiği üzere çok talep görecek Doğu ve Batı arasındaki münasebet, kendinden sonra da gelişmeye devam etti. Tacirler ve misyonerler aynı şekilde kara ve deniz yoluyla doğu yönünde, Çin’e gittiler.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: MADAM EGLANTİNE
CHAUCER’İN GERÇEK HAYATTAKİ BAŞRAHİBESİ
Madam Eglantine’in kayıtlara girmesini sağlayan şey Orta Çağlarda, İngiltere’deki bütün rahibe manastırları ve diğer manastırların da büyük bir kısmının belli aralıklarla bölgenin piskoposu veya onun gönderdiği bir başka kişi tarafından teftiş amaçlı ziyaret edilmesiydi.
Rahibe olmasının üzerinden 12 yıl geçmesi sonucunda artık manastırın baş rahibesi olmuştu. Ancak bir topluluğun başındaki kişi olarak altından kalkması gereken bir sürü iş vardı; sadece manastırın iç disiplinini sağlamak değil, aynı zamanda para akışını denetleme, mülklerindeki kahyalara gerekli talimatları verme, çiftliklerin kiliseye gelen ama rahibe manastırına ait olan vergilerin ödemelerini ve koyunların yünlerini almak için gelip karşılığında iyi para veren İtalyan tacirleri denetleme gibi.


Esasında Chaucer’in tasvir ettiği başrahibe zaman içinde dünyevileşmişti. Bunun sebebi de toplumsal ilişkilerin gelişmiş olmasıydı. Artık sadece manastıra gelen ziyaretçileri ağırlamıyordu; topluluk ilişkileri de onu seyahate çıkarıp kendisine komşularıyla kaynaşma fırsatı veriyordu.
Nihayetinde, Eglantine bir şekilde kendi piskoposunu atlatmayı başaramamış olsaydı Chaucer onu asla tanıyamazdı; çünkü kullandığı haç bahanesi piskoposların normalde kesinlikle kabul etmediği bir dışarı çıkış gerekçesiydi. Madame Eglantine göründüğü kadar saf ve mahcup değildi.
BEŞİNCİ BÖLÜM: HANE REİSİNİN KARISI
14. YY’DE PARİSLİ BİR EV HANIMI
“Menagier de Paris” (Parisli Hane Reisi) bu kitabı 1392-1394 arasında, genç karısının eğitimi için yazmıştı. O zengin bir adamdı. Eğitimsiz ve ilişkilerde tecrübesiz değildi. Besbelli, Fransız monarşisinin giderek artan bir itimatla yaslandığı o sağlam ve aydınlanmış yüksek kentsoylu sınıfının bir üyesiydi. Kitabı yazdığında ihtiyarlığına yaklaşmıştı.
Ömrünün son demlerini rahat geçirmesini sağlamak karısının vazifesiyken bu vazifeyi kolaylaştırmak da onun göreviydi. O sürekli aynı vaadi tekrar ediyordu, ondan aşırı saygı ve küçültücü ve zorlayıcı bir hizmet beklemeyecekti; çünkü böyle bir beklenti ona göre değildi. O sadece komşusu ve akrabası olan kadınların kocalarına gösterdiği kadar bir ilgi bekliyordu.
Hane reisinin kitabının büyük kısmı kadının uysallığının kuramsal incelikleri değil de kendi hayat rahatlığı üzerinedir. Onun talimatları bir kocanın hayata heyecanla bakışını muhafaza ederek nasıl rahat ettireceği üzerinedir. Aynı zamanda, bu talimatlar hakkında tarifsiz samimi ve dokunaklı bir durum da söz konusudur.
Buradaki hanımefendinin kocasının kadının itaati üzerine bazı düşünceleri bugün fazlasıyla abartılı görülebilse de, kitap aklıselim sahibi olduğu ve karısına sevgi kadar saygı da duyduğu intibaını verir. O, bir can yoldaşı ister; çünkü Chaucer’in de belirttiği, “kadınlar iyi olmasalardı ve onların tavsiyeleri de iyi ve faydalı olmasaydı, Göklerin Tanrısı Efendimiz onları hiç yaratmaz; onlara erkeğin yardımcısı değil, aksine baş belası derdi.”
ALTINCI BÖLÜM: THOMAS BETSON
15. YY’DE BİR TACİR
İngiltere’de, Ortaçağlar boyunca, tacirlerin çoğunluğunu yün ticareti yapan Merchants of Stample oluşturuyordu. Yün ticareti uzun zamandan beri ülkedeki ticaretin en büyük ve en karlı kısmıydı. İngiltere Kralı’nın özellikle de ilgilendiği buydu; çünkü vergi gelirlerinin büyük bir kısmı yün ve koyun postundan gelmekteydi. Dahası, gelir beklentisi ile borç para talep ettiklerinde gittikleri yer de yün tacirleriydi. Yün tüccarı ülkenin en zengin tüccarıydı.
Kazancının iyi olmasını isteyen tacir iki şey yapmalı ve en yoğun dikkatini bu ikisine vermelidir: Yününü bir İngiliz yetiştiriciden almalıdır ve onu yabancı bir müşteriye satmalıdır. İngiltere’nin en iyi yünlerinin bir kısmı Cotswolds’dan gelir ve bir Staple tacirinin pazarlık etme ayrıcalığı vardır; büyük yaz yün mahsulünden mi istersin, yoksa sonbahar koyun kesimlerinden kalan postlardan mı?

Tacir Betson’ın üzerine alınması gereken bir diğer iş de yününün çuvallanıp Calais’e gönderilmesiydi. Burada kendini kraliyet ve şirket tarafından yapılmış düzenlemelerin ağına düşmüş halde bulur; ticari malın tavsifi ve paketlenmesindeki hilelere karşın daima kendini kollamak zorundadır.
Betson için burada yapılacak yeterince iş vardı. Öncelikle, yünler indirildiğinde kraliyet memurları tarafından düzgün damgalanmış mı teftiş edilmeliydi. Sonra memurların mahir istifçileri balyaları inceler, paketler ve mühürlerdi. Şişkin sarplerleri arasındaki niteliksiz yünün farkında olan tacirler için bu gergin bir süreçti.
Calais’deki muhasebe ofisi, panayırlar, taşra pazarları derken Thomas Betson elindeki yünü ve postları tüketirdi. Ancak işi bununla bitmezdi. Şimdi sıra müşterilerinden, Flaman tüccardan paraları tahsil edip İngiltere’deki alacaklılarına, Costwolds yün satıcılarına ödeme yapmak gibi netameli bir işteydi. Staplerler için yün ödemelerini zamanında yapmaları alışılagelmiş bir durumdu ve kural altı ayda ödenmesiydi.
İngiltere ve Hollanda arasındaki tahsilatlarını sonuca ulaştırmak için staplerler muhteşem bankacılık imkanlarını ve kredi araçlarını (kambiyo senetlerini ve benzerlerini) kullanırlardı. Ki bu araçlar, ticareti mali işlemlerle birleştiren İtalyan ve İspanyol tacirleri ile İngiliz kumaş tacirleri tarafından onların kullanımına sunulmuştu.

4 Nisan 2020 Cumartesi

ULUSLARIN DÜŞÜŞÜ (KİTAP ÖZETİ)


Kitap; gelişimi teşvik eden kapsayıcı ekonomik kurumlar geliştiren ülkelerin aksine, sömürücü ekonomik kurumların kısa vadede büyüme sağlayabileceğini ama uzun vadede bu büyüme yoksulluk ile sonuçlanacağını belirtmektedir.
Buna karşılık, ABD ve İngiltere gibi gelişmekte olan ülkeler, kurumların giderek daha kapsayıcı hale geldiği, girişimciler ve ekonomik büyüme için artan teşvikler yaratan sirkülasyonu 17. Yy’den itibaren yaratmış bulunmaktadır.
Kitapta yazarlar bu sonuca, birbirleriyle coğrafi olarak yakın olan ülkelerin (Meksika-Amerika, Güney Kore-Kuzey Kore, Botsvana-Zimbabve) karşılaştırmalı çalışmaları yoluyla ulaşmaktadır. Bu ülke eşleşmelerinde önemli farkın, son birkaç yüzyılda kurulmuş olan kurumsal altyapılar olduğunu ve göreceli gelişimlerini açıkladığını savunmaktadırlar.
Mısır gibi ülkeler de geniş kitleler pahasına toplumu kendi yararına örgütleyen oligarşi tarafından yönetildikleri için fakir kalmışlardır. (Bu aynı zamanda Kuzey Kore, Sierra Leonne, Zimbabve için de geçerlidir.)
Büyük Britanya ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkeler zengindir. Çünkü vatandaşları iktidarı kontrol edebilmektedir ve ayrıca siyasi hakların çok daha geniş bir şekilde dağıtılmıştır. Hükümetin vatandaşlara karşı sorumlu ve duyarlı olduğu ve büyük kitlelerin bulunduğu bir toplumu yaratanlar seçkinleri devirmeyi başarmışlardır. Ekonomik fırsatlardan yararlanabilir, mülkiyet özgürlükleri kısıtlanamaz. (Bu, Japonya ve Botsvana için de geçerlidir.)
Yarısı ABD'de, diğer yarısı Meksika'da bulunan Nogales'in iki tarafının karşılaştırmasıyla yukarıda bahsi geçen hususu iyi aktarmaktadır. Nogales Arizona (ABD) dediğimiz kısımda alan ortalama gelir 30.000 ABD doları, yetişkinlerin çoğunluğu en az lise mezunudur, kanun ve nizam fazlasıyla mevcuttur ve vatandaşların çoğu en azından 65 yaşına kadar yaşayabilmektedir. Nogales Sonora (Meksika) tarafında ise ortalama gelir sınırın öte tarafından çok daha azı ve her şey benzer şekilde daha kötü durumdadır.
Kitap oluşan farkın çevre veya kültürden kaynaklanamayacağını, bunun politikalar ve ekonomik fırsatlardan kaynaklandığını bize aktarmaya çalışmaktadır. Ayrıca farkı anlamak için 16. ve 17. yüzyıllarda erken sömürgeciliğe geri dönmeniz gerektiğini savunmaktadır.
Meksika, kölelik ve çıkarma sistemi altında ilk kolonileşen ülke oldu. 15. yüzyılda, İspanyolların zaten kullandığı kölelik sistemlerini kendi yararları için kullandı ve inanılmaz miktarlarda altın ve gümüş çıkardı. Elitlerin yönetimini ve çoğunluk için siyasi hakların eksikliğini miras olarak bıraktı.
Esasında 100 yıl sonra İngilizlerin yerleştiği Kuzey Amerika'da, yerli halklar arasında köleliğin olmaması ile çok daha düşük nüfus yoğunlukları, köle sistemlerinin işe yaramayacağı anlamına gelmekteydi. Ancak İngilizler geldikleri ilk yirmi yıl boyunca köle sistemini denemekten vazgeçmediler. Sonuçta İngiltere menşeli Virginia şirketi sömürgeciliğin işe yarayacağı tek yolun yerleşimcilere teşvik sağlamak olduğunu fark etti. Bu yüzden onlara iş karşılığında arazi teklif ettiler. ABD'nin demokratik anayasası ve kongresinin temelini oluşturan ve daha sonrasında İngiliz hükümeti için sorun yaratacaklar da teşviklerden yararlananlar olacaktı.

Amerika, siyasi kurumların iktisadi kurumları kontrol ettiği 300 yıllık siyasi istikrara sahipti. Bu istikrar ülkenin geniş çaptaki kesimi için işler haldedir. Patent sistemi, kredi sistemleri ve eğitim gibi diğer faktörler, herkesin zenginleşmesini ve fırsatlarından da yararlanmasını sağlamaktadır.
Buna karşılık, Latin Amerika’da, 1990'lara kadar çoğu ülke siyasi kargaşalar ve oligarşilerin kendi çıkarları için yönettiği bir dizi diktatörlük görmüş oldu. Bu istikrarsızlık monopol güçlerin yükselmesine yol açtı. Aynı zamanda finans piyasaları ve eğitim eksikliği de rekabeti önlemiş olmaktaydı.
Güney Kore, Kuzey Kore'den 10 kat daha yüksek yaşam standartlarına sahiptir, birincisi Portekiz'e, daha sonra Sahra altı Afrika ülkelerine benzer. Ayrıca Kuzey Kore'deki insanların ortalama yaşam süresi Güney Kore'deki insanlardan on yıl daha az olmaktadır.
Güney'de özel mülkler ve piyasalar teşvik edildi ve böylece yatırımların artması ve ekonomik büyüme ile birlikte kalkınma sağlanmış oldu. Aynı zamanda hükümet eğitime ciddi miktarda yatırım yaptı ve yeni endüstriler daha iyi eğitimli bir nüfustan yararlandı.
Kuzey Kore'de özel mülkiyet ile serbest piyasa yasaklandı ve merkezi olarak planlanan bir ekonomi tercih edildi. Bu durum sadece stagflasyona yol açmış oldu.
Ülkeler ekonomik başarılarında farklı kurumlara bağlı olarak farklılık göstermektedirler. Yani ekonominin işleyişini etkileyen kurallar ve insanları motive eden teşvikler bahsedilen farklılığı ortaya çıkarmaktadır. Bu hususta önemli olan, devlet tarafından desteklenmesi gereken özel mülkiyet haklarıdır. Güney Kore'de insanlar çabalarından ötürü ödüllendirileceklerini biliyorlar. Kuzey Kore'de ise yenilik ve yatırım için bir teşvik yok çünkü devlet bu tür girişimlerin çıktılarını merkezi yönetime eklemleyecektir.
Bir toplumun gelişmesi için kapsayıcı ekonomik kurumlara sahip olması gerekmektedir. Kitle için refahı garanti eden bir devlet, ekonomik büyüme için gerekli olan altyapıyı muhakkak sağlar. Örneğin, özel mülkiyet haklarının uygulanması, herkes için sözleşme özgürlüğü, ulaşım, iletişim, eğitim gibi fiziksel altyapılar devlet tarafından sağlanmalıdır. Özel teşebbüsler bu tür kurumları kullanır ve çünkü ihtiyaç duymaktadırlar.
Kitleler için eğitim, ileri teknolojik bir dünyada inovasyon için çok önemlidir. Bu tüm gelişmiş ülkelerin sahip olduğu ve pek çok gelişmemiş ülkenin eksikliği olan şeydir. Eğitimin iyi finanse edilmesi ve ebeveynlerin çocuklarını okula göndermek için gerekli teşvike sahip olması oldukça önemlidir.
Bir devletin ekonomik büyümesinin gerçekleşmesi için kapsayıcı olması gerekir. Yani hem vatandaşları tarafından yönetiminin seçilmiş olması hem de meşru şiddet üzerinde merkezi bir kontrole sahip olması gerekmektedir.
Temel gerçek, teknolojik değişimin ekonomik büyümenin motoru olduğudur. Bunun da toplumsal değişim anlamına geldiği ve değişimle birlikte kazananlar ve kaybedenlerin olacağıdır. Bu nedenle mevcut elitler, herkes için daha fazla refah anlamına gelse bile kurumları daha kapsayıcı hale getiren değişikliklere karşı koyabilir. Çünkü bu durum onlar için daha az zenginlik anlamına gelmektedir.
Kongo bağımsız olmasından bu yana gelişememiştir, çünkü tüm sesleri içeren merkezi bir devlet kurmak ya da kitlelere fayda sağlayacak kamu hizmetlerini sağlamak için devletin kullanılması iktidar seçkinlerinin çıkarlarına uygun değildir.
Bağımsız bir devlet olarak Kongo, 1965-1997 yılları arasında Joseph Mobutu'nun yönetimi altında neredeyse kesintisiz bir ekonomik düşüş ve yoksulluk yaşamıştır. Mobutu, bir dizi yüksek derecede sömürücü ekonomik kurum yaratmıştır. Vatandaşların fakir kalması sağlanmış, ancak Mobutu ve çevresindeki elitler inanılmaz derecede zengin olmuşlardır. Mobutu, doğduğu yer olan Gbadolite'de, Avrupa'ya seyahat etmek için Air France'dan sık sık kiraladığı süpersonik hızlı bir Concord jetinin inebileceği kadar büyük bir adaya sahip bir saray inşa ettirmiştir. Avrupa'da kaleler satın almıştır.
Basit gerçek şu ki, Mobutu daha kapsayıcı ekonomik kurumlar getirseydi, o kadar zengin olmazdı.
Büyüme, sömürücü kurumlar altında da gerçekleşebilir. Başlangıçta Rusya ve Güney Kore'de olduğu gibi bugün de Çin'de görülen durumun hem ekonomik hem de politik kurumlar kapsayıcı hale gelmedikçe sürdürülmesi pek mümkün değildir.
İngiliz Sömürge Otoriteleri, birçok bağımsızlık sonrası Afrikalı politikacıların kendilerini zenginleştirmek için devam etmekten çok mutlu oldukları Sierra Leone, Gana, Kenya gibi ülkelerde dışlayıcı kurumlar inşa ettiler. Sömürge sonrası hükümdarlar, servetlerini kendilerine karşı sorumlu olan kişisel güvenlik güçleri kurmak ve aynı zamanda seçimleri kendi çıkarlarına göre düzenlemek için kullandılar. Bu sayede para, gücü korumak için gerekli hale geldi. Bu husus, muhalefet arasında güç ve servet kazanmak için mevcut liderleri görevden almaya ve söz konusu liderler tarafından da öldürülmekten korunmaya yönelik önlemlere teşvik etmekteydi. Burada mesele, iktidarın bir ülkeyi geliştirmek için bir araç olmaktan ziyade kendinin sonunu getirmesidir.
Sierra Leone bu konuda iyi örnek olacaktır. Batı Afrika’da yer alan Sierra Leone, 1896'da İngiliz kolonisi oldu. İngilizler önemli yöneticilerini belirledi ve onlara yeni bir unvanlar verdi. Örneğin Doğu Sierra Leone'de, güçlü bir savaşçı kral olan Suluku’ya yüce şef unvanı verdiler. 1898'de İngilizler beş şilin bir kulübe vergisi tahsil etmeye çalıştılar, bu da o bölgede bir iç savaşa yol açtı. Kuzeyde başladı, ancak güneyde daha şiddetli ve daha uzun sürdü. 1904'te, İngilizler Freetown denilen yerden Kuzey Doğu'ya inşası süren demiryolu hattını durdurdular ve bunun yerine, bu isyanı durdurmak için Mendeland'daki Bo şehrine yeni bir demiryolu hattı inşa ettiler.
Sierra Leone 1961'de bağımsız hale geldiğinde İngilizler Güney'den destek alan SLPP’ye (Sierra Leone Halk Partisi) destek verdiler. Ancak 1967'de muhalefet partisi kuzeyin desteklediği APC (Tüm Halkın Kongre Partisi) seçimi kazandı.
Demiryolu hattı başlangıçta Sierra Leone'yi yönetmek için kurulmuş olmasına rağmen, 1967'de rolü fazlasıyla ekonomikti. Ülkenin ihraç mallarının taşınmasını sağladı. Bunlar çoğunlukla güneydeki Mendeland'dan gelen kahve, kakao ve elmaslardı.


APC'nin o zamanki lideri olan Siaka Stevens, demiryolu hattını parçaladı ve güneydeki muhalefeti zayıflatmak ve siyasi gücünü pekiştirmek için tren raylarını ve demiryolu taşlarını sattı. Bu durum Sierra Leone ekonomisini çökertti. Ancak iktidarı pekiştirmek mi ekonomik büyüme mi denildiğinde o iktidarı pekiştirmeyi seçti.
Sömürge yönetimi ve Stevens’ın hükümeti arasında devamlılık ilişkisi vardır. Her ikisi de halktan sadece kendilerine zenginlik çıkarmıştır.
Sömürge yöneticileri bunu tarımsal pazarlama komiteleri aracılığıyla yaptılar. Çiftçiler mallarını genellikle piyasa fiyatından çok daha az ödeyen bu kurullara satmak zorunda kaldılar. Stevens iktidara geldiğinde, bu pazarlama komitelerini yerinde tuttu, ancak durum daha da kötüleşmişti. Sömürge yönetimi altında, çiftçilerin tarımsal gelirinin yaklaşık % 50'sine el konuluyorken, Stevens yönetiminde el koyma oranı % 90'a kadar yükseldi.
Pazarlama komitelerinin yanı sıra, yüce şeflerin eski sistemi bugün de devam ediyor. Köy düzeyinde yerel politikaları ve yerel toprak haklarını ve vergilendirmeyi kontrol ediyorlar. Yüce şefler seçimle geliyor, ancak sadece iktidar mensupları yönetimde kalabiliyor. 2005'te seçimlerin galibi Kral Suluku’nun büyük, büyük torunu olan Sheku Fasuluka idi.
Bu iki kurumun kombinasyonu, çiftçilerin verimliliğinin artması için çok az teşvik olduğu anlamına gelmektedir. Çünkü yüce (paramount) şef sistem nedeniyle güvencesiz arazi haklarına sahipler ve pazarlama komiteleri şeklinde sömürücü kurumların kurbanı oluyorlar.
Bir diğer husus, elmas madenlerinin kontrolüydü. İngilizler aslında tüm ülke için bir tekel kurdu ve bu tekeli 1936'da DeBeers'e teslim ettiler. Bağımsızlıktan kısa bir süre sonra Stevens, %51'ini kişisel olarak kontrol ettiği bu tekeli (Sierra Leone’nin elmaslarını) kamulaştırdı. Stevens, servetini siyasi etki satın almak ve kendi özel güvenlik güçlerini kurmak için kullandı.
2000 yılında Zimbabwe, banka hesaplarında 5000'den fazla Zimbabwe doları tutmuş olan herkes için ulusal bir piyango düzenledi. Bu piyangoyu kazanan kişinin devlet başkanı Robert Mugabe olması, Zimbabwe'nin kurumları üzerindeki kontrolünün kapsamını ve bu kurumların ne kadar sömürücü olduğunu göstermektedir.
Ulusların bugün başarısız olmasının en yaygın nedeni, sömürücü kurumlara sahip olmalarıdır. Zimbabwe bunun ekonomik ve sosyal sonuçlarını göstermektedir. 2008 yılına gelindiğinde kişi başına geliri, bağımsızlığını kazandığı zamanın yarısı kadardı ve 2009 yılında işsizlik oranı % 94'tü.
Politik ve ekonomik kurumların kökleri sömürge döneminde yatmaktadır. Apartheid (ırkçı) kurumlar, ülkeden servet elde etmek isteyen beyaz bir elit için kuruldu, ancak Zimbabve ivmesini kazandığında, bu kurumlar sadece Mugabe tarafından idare edildi. 2000 yılına kadar siyasi destek almak için daha fazla kaynak bulmak zorunda kaldı ve bu yüzden beyaz insanların sahip olduğu çiftlikleri kamulaştırdı ve bu yeterli olmadığında para bastı. Sonuç olarak ortaya hiper enflasyon çıkmıştı.



Uluslar bugün başarısız oluyor. Çünkü sömürücü kurumları yatırım yapmak ve yenilik yapmak için teşvikler yaratmamaktadır. Birçok durumda politikacılar ekonomik aktiviteyi bastırır. Çünkü bu olmazsa Arjantin, Kolombiya ve Mısır'daki gibi güç tabanlarını oluşturan ekonomik seçkinler tehdit edilmiş olur. Zimbabve ve Sierra Leone vakalarında bu durum sonuç olarak devletin başarısızlığına ve ekonomik durgunluğa yol açtı. Bunun gerçekleştiği ülkeler arasında Angola, Kamerun, Çad, Kongo, Haiti, Liberya, Nepal, Sierra Leone, Sudan, Zimbabve’yi saymak mümkündür.
İç savaşlar, kitlesel göçler, kıtlıklar ve bunlara eşlik eden salgınlarla en azından kalkınma açısından bugün bu ülkelerin çoğu 1960'larda olduğundan daha kötü durumdadır.
Pamuk, Özbekistan ihracatının %45'ini oluşturmaktadır. Ülke 1991 yılında kurulduğunda, devlet başkanı İslam Kerimov, araziyi çiftçiler arasında bölüştürdü, ancak her çiftçinin arazilerinin en az %35'ini değerli bir ihracat mahsulü olan pamuğa ayırması gerekiyordu. Bununla birlikte, çiftçilerin kendileri mahsulün dünya pazar fiyatına göre oldukça düşük tutarlar aldıkları için, biçerdöverlere yatırım yapmak yerine, okul çağındaki çocukları çalıştırmayı tercih ettiler.
Ne olursa olsun, ülke pamuk hasadı için çocuklara yöneldiğinden ve her Eylül-Kasım'da okullar 2.7 milyon okul çağındaki çocuk pamuk işçisi olarak çalıştırılmaktaydı. Öğretmenler, eğitmen olmak yerine personel alım memuruna dönüşmekteydiler.
Her çocuğa yaşına bağlı olarak günde 20-60 KG arasında bir kota konulmaktadır. Tahsis edilen çiftliklere yakın yaşayan görece şanslı olanlar işe yürüyerek veya otobüsle gidebilir, ancak şanssız olanlar yani daha uzağa gidenler tuvaletleri ve mutfakları olmayan barakalarda uyumak zorunda kalırlar. Öğle yemeklerini de kendilerinin getirmesi gerekmekteydi. 2006 yılında pamuğun piyasada kg fiyatı 1,40 ABD doları iken, çocuklara yapılan ödeme kg başı 0,03 ABD dolarıydı.
Tüm bunların yanında Kerimov muhalefetin bastırıldığı bir rejim kurdu, serbest medyaya ve STK'lara izin vermedi.
Kitapta yer alan tüm ülkelerin ortak noktası, kendilerini zenginleştirmek ve iktidarlarını toplumdaki insanların büyük çoğunluğu pahasına sürdürmek için ekonomik kurumlar tasarlayan bir seçkinlere sahip olmalarıdır.
Farklılıklara rağmen bu ülkelerin her birinde, zenginliği ve gücü elitlere doğru aktaran sömürücü ekonomik kurumlar yaratan sömürücü siyasi kurumlar olması büyük resmi görmemizi sağlamaktadır.
1960'larda Sahra-altı Afrika'nın geri kalanının çoğu kadar fakir olmasına rağmen, bugün bazı Doğu Avrupa ülkeleriyle aynı gelişme seviyesine sahip olan Botsvana örneği oldukça dikkat çekicidir. Bağımsızlığını kazandığında üniversite mezunu 22 ve ortaokul mezunu 100 yurttaşı bulunmaktaydı.



Botsvana hakkında özellikle ilginç olan şey, geniş kapsamlı bir siyasi sisteminin bağımsızlığını kazanmadan önce de var olmasıydı. Herhangi bir bireyin bölgedeki çeşitli farklı şefliklerden birinin başı haline gelebilmesi kalıtsal değildi. Meritokrasi mevcuttu ve birileri sadece halkın iradesiyle başa gelebilirdi. Böylece nesiller boyu halkın iradesiyle ve halk adına hüküm sürmek ilkesi mevcut olmuştu.
Gelişimi teşvik eden bir başka faktör de İngilizlerin Botsvana ile özellikle ilgilenmemeleriydi. Aslında, 1890'larda üç Tsvana şefi İngiltere'yi ziyaret etti ve hükümetle bir İngiltere himayesine girmek için müzakere ettiler. Bölgeyi Zimbabve ve Zambiya'yı kolonize eden Cecil Rhodes’tan korumak için yapılmış bir görüşmeydi. İngiltere’nin istediği tek şey, bir demiryolu inşa etmek için yeterli topraktı.
Tsvana şefleri, keşfedilmiş madenlerin (özellikle elmas) bireylere veya şirketlere değil de kamu mülkiyetinde olacağına dair bir yasa çıkarmışlardır. Siyasi yolsuzluğu önleyecek yasalar oluşturabilmek ekonomik gelişmelerinin sömürülmesini önlemiş oldu. Bunun etkisi daha sonra bağımsızlıklarını kazandıklarında gösterecekleri kalkınmada görülecekti.
Kitap, kurumların daha kapsayıcı hale gelmesine neden olan İngiliz ve ABD devrimlerine geri döndükten sonra günümüzle bağlantı kurarak sona ermektedir. Kalkınma için gerekli olanın, hükümet tarafından dikkatle dinlenen ve dediklerinin uygulandığı çok sayıda sesin mevcut olmasıdır. Bu yukarıdan dayatma olmadan, ama tabandan da gelmesi zorunlu bir durum gibi görünmektedir.
Bu süreci sağlayabilecek kapsayıcı siyasal kurumların kurulması tek başına yeterli olmamaktadır. Mevcut rejimlere meydan okuyan sosyal hareketlerin hemen kanunsuzluğa dönüşmemesi için belirli ölçüde merkezi bir düzenin kurulmuş olması; Botsvana’daki geleneksel siyasi kurumlar gibi mevcut kurumların olması ve ne muhalif hareketlerin mevcut elitler tarafından kolayca bastırılabilmesi ne de bu hareketlerin bir başka grubun mevcut sömürücü kurumları ele geçirme aracına dönüşmesi için toplumun taleplerini koordine edecek sivil toplum kurumlarının bulunmasının haricinde unutulmaması gereken bir etken daha vardır. O da medya.
Halkı haberdar edip harekete geçiren broşürler ve kitaplar İngiltere’deki Görkemli Devrim’de, Fransız Devrimi’nde ve demokrasi yolunda ilerleyen 19. yüzyıl Britanya’sında önemli roller üstlendiler. Aynı şekilde, medya, özellikle de bloglar, anonim sohbet siteleri, Facebook ve Twitter gibi bilgi ve iletişim teknolojilerindeki ilerlemelere dayanan yeni uygulamalar Ahmedinejad’ın 2009’daki hileli seçimine ve ardından gelen baskıya karşı İran muhalefetinde merkezi bir rol oynamıştır. Kitap yazıldığı sırada devam etmekte olan Arap Baharı protestolarında da benzer bir rolü bulunmaktadır.