14 Mayıs 2020 Perşembe

ORTA ÇAĞ İNSANLARI (KİTAP ÖZETİ)


Kitaba ismini veren Orta Çağ İnsanları kim diyecek olursak; bir kadın da dahil beşi, entelektüel veya doğrudan kilise aidiyeti manasıyla ruhban sınıfına atfedilebilir. Yine beş kişi olan diğer yarısı, orta veya bazılarında aşağı sınıfa ait denebilir. Bunlar bir çiftçi, tekstilde çalışan bir zanaatkar, iki seyyah ve iki tacirdir.

BİRİNCİ BÖLÜM: MUKADDİMELER
1.      Roma’nın çöküşü
İlk yüzyıllarda, bu sınırlar içinde, Roma’ya bağlanan ve imparatorluğun eyaletlerini birbirine bağlayan yollar boyunca bölgeler arası zengin bir ticaret akışı vardı. Fakat 3. Yy’den itibaren imparatorluğun iktisadi birliği çözülmeye başladı. 5. Yy’e gelindiğinde ise birçok bölgeler arası ticaret akışı durdu; eyaletler ve bölgeler kendilerini ve kendi kaynaklarını tükettiler. Eyaletlerin fakirleşmesi sonucu ticaret de fakirleşti. Büyük eyalet merkezleri nüfus, refah ve güç kaybettiler.
Koskoca medeniyet kendini yenileme özelliğini neden kaybetmişti? Polibios’un söylediği gibi artık insanlar eğlenceyi çocuğa tercih ediyor veya çocuk yetiştirmek için rahatlarını bozmak istemiyorlar mıydı? Pek öyle söylenemez, çünkü bu durum fakirlerden çok zenginler arasında yaygındı ve bir zengin, eğlencenin de çocuk yetiştirmenin de en iyisini gerçekleştirmeye muktedirdi. Ancak, kendi medeniyetine inancını kaybetmiş, cesaretsizce ve ümitsizce büyüyen bu insanlar, savaş yorgunu dünyalarını yaşatmak mı istemiyorlardı?
2.      Ausonius
Ausonius’un kendisi bir alim ve beyefendiydi. 4. Yy’nin ikinci yarısında Bordeaux Üniversitesi’nde hitabet profesörü, bir dönem prensin öğretmeni, konsül ve ahir ömründe malikanesinde yaşayan yaşlı bir adamdı. Onun en meşhur şiiri Moselle Nehri’ni anlatırdı. Bütün edebi tasvirleri harikulade şekilde hayatının kökenlerini oluşturan neşeli taşra hayatını yansıtır.
3.      Sidonius Apollinaris
Ausonius’un ölümünden 35 yıl sonra Sidonius Apollinaris doğdu. Galya Romalısı bir aristokrat, bir imparatorun kayınbabası, bazen yüksek rütbeli bir memur ve Clermont Piskoposu’ydu. Aydınlık bütün Avrupa’nın üzerinden çekiliyordu. Galya ve İspanya’da barbar krallıklar kurulmuştu.
Henüz yirmi yaşındaydı ki nihai dehşet Avrupa’ya giriş yaptı. Attila ve Hunlar. Bu da geçti fakat yirmi dört yaşındayken bu sefer de Vandallar Roma’yı yağmaladı. Bir seri imparatoru tahta çıkarıp tahtından eden korkunç Germen Ricimer’i gördü.
Şu açıktır ki eski taşra hayatı devam ediyordu fakat mektuplaşan ve nükteli sözler söyleyen o insanlar artık barbarların hakimiyetindeydi. Ancak ölümünden kısa bir süre önce yazdığı bir mektubunda kalbini açtığı bir mısra vardır: “Ah, doğunun küçük düşürücü mecburiyeti, hayatın üzücü mecburiyeti, ölümün acımasız mecburiyeti.” 479’dan kısa bir süre sonra öldü. 20 yıl içerisinde Clovis fetihlerine girişti ve Theodoric İtalya’nın hakimiydi.


4.      Fortunatus ve Tours’lu Gregory
Bir zamanlar Galya olarak bilinen Frank Krallığı’na bakmak 530’lu yıllardan baktığımızda bu dünya Tours’lu Gregory’nin Frankların Tarihi kitabında anlattığı dünyadır.
Korkunç Merovenj krallarının hükmü altındadırlar ve barbarlık villalarla yan yana bir orman gibi yayılmakta ve gelişmektedir. Eğitim ölmektedir; bir üniversitenin hayaleti güç bela ayakta kalır. Büyük bir Galya Romalısı aileden gelen ve piskopos olan Gregory’nin kendisi de dilbilgisi eksikliğinden muzdariptir. Şehirler küçülür ve savunma duvarlarının ardına çekilirler. Sinagoglar hedeftedir ve bu trajik cezalandırma hikayesinde atılan ilk adımlar olan sürgün, vergi ve müsadere hiç bitmeyecek gibidir.
İKİNCİ BÖLÜM: ÇİFTÇİ BODO
ŞARLMAN ZAMANINDA BİR YURTLUK HAYATI
9. Yy’de bir yurtluk hakkında bilgi sahibi olmayı Şarlman’ın yayınladığı bir dizi fermanlara borçluyuz. Söz konusu fermanlar, bahçede yetiştirilecek bitkilere kadar gerekli olan her şeyi ihtiva eden, kraliyet kahyalarına topraklarını nasıl yöneteceklerini anlatan emirlerdir. Ayrıca Paris yakınlarındaki St. Germain’in başrahibi Irminon’un yazdığı kitaptır. Böylelikle manastır hangi toprakların kendisine ait olduğunu ve bu toprakların üzerinde kimlerin yaşadığını tam olarak bilebilecekti.
Kahyanın asıl işi lordlara ait olan topraklarda çalışan coloni denilen hür insanların işlerini gereği gibi yaptıklarından emin olmaktı ve herkesten iki çeşit iş talep etmeye hakkı vardı. İlki tarla işiydi: Her yıl, her bir adam doğrudan lorda ait toprağın belli bir miktarını sürmek zorundaydı. Ayrıca corvee denen miktarı belli olmayan bir toprağı da sürmek zorundaydı ki gerekli olduğu zaman bunu her hafta kahya talep edebilirdi.
Kilise sayesinde hikayenin temelini oluşturan dindar Bodo’nun da tatil günü olmuştu. Kilise dindar imparatora pazar günleri ve kutsal günlerde hiçbir iş ve hiçbir köleliğin yapılmamasına dair ferman çıkarttırmıştı. Şarlman’ın oğlu da bu hükmü 827’de onayladı.
Yılda bir kez Kral’ın seyyar mahkemesi yerel derebeylerin adaleti yerine getirdiklerinden emin olmak için gelirdi. Bir piskopos ve bir kont varır, belki bir gece o büyük evde başrahibin misafiri olarak kalır ve ertesi gün başkente dönerdi. Orada otururlar ve meydanda; kilisenin, elitlerin ve avamın, soyluların, hürlerin önünde şikayetleri, telafi taleplerini dinleyip adaleti yerine getirirlerdi.
Sonuçta, Şarlman ve onun asilleri bir kenara konacak olursa, Bodo’nun küçük mansesinde biraz vakit geçirmeye değer. Tarih büyük oranda Bodo’lardan oluşur.






ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: MARCO POLO
13. YY’DE VENEDİKLİ BİR SEYYAH
Venedik, at sırtında gidilecek kara ve gemilerle aşılacak deniz ticaret rotalarının hepsini kendinde toplamıştır. Doğu Akdeniz’den ve onun ötesindeki sıcak memleketlerden ipek, baharat, kafur, fildişi, inciler, baharatlar ve kilimler… Bunların taşıyan tacirlerin hepsi Venedik’teki limana gelirdi.
Genç Marco Polo devamlı rıhtımı arşınlar ve uzak diyarların hikayelerini dinlemek için yabancı denizcileri rahatsız ederdi. Anlattıkları her şeyi dikkatlice dinlerdi. Fakat en çok duymayı istedikleri Tatarların hikayeleriydi.
1275 yılının Mayıs ayında uzun bir yolculuk sonunda Çin’in en uç kuzeyine Tangut’a ulaştılar.  Onları Han’ın adamları karşılamak için 40 günlük yoldan gelmişlerdi. Marco Polo bize muazzam, müreffeh ve huzurlu imparatorluğun emsalsiz bir resmini çizer. Zenginlik, ticaret, eğitimli insanlar ve güzel şeylerle dolu bu ülkenin hükümdarı Kubilay Han’dı.
17 yıl Çin’de, Han’ın hizmetinde bulundu. Uzun seneler sonunda Venedik’e duyulan özlem ağır basmaya başladı ve Kubilay Han yaşlanıyordu. Onun gösterdiği teveccüh adamları arasında da kıskançlığa sebep oluyordu. Polo, Han öldükten sonra başlarına gelebilecek şeylerden korkmaya başlamıştı. 1295 yılında Tebriz, Trabzon ve İstanbul üzerinden Venedik’e geri dönerken Kubilay Han’ın terk-i dünya ettiği haberini almıştı.
1324’te Marco Polo öldü. Yurttaşları tarafından çokça onurlandırıldı ve vasiyetnamesi hala St. Mark Kütüphanesi’nde muhafaza altındadır. Huntington ve Aurel Stein, Orta Asya’nın el değmemiş bölgelerine giderken Çinli seyyah Hiwen Thsang (7. Yy) ve Marco Polo’nun kitaplarını rehber kitaplar olarak alıp, söz konusu tasvirlerin tekrar tekrar ne kadar da doğru olduğunu gördüler.
Marco Polo’nun Avrupa’ya getirdiği bilgi, onun tecrübesinin gösterdiği üzere çok talep görecek Doğu ve Batı arasındaki münasebet, kendinden sonra da gelişmeye devam etti. Tacirler ve misyonerler aynı şekilde kara ve deniz yoluyla doğu yönünde, Çin’e gittiler.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: MADAM EGLANTİNE
CHAUCER’İN GERÇEK HAYATTAKİ BAŞRAHİBESİ
Madam Eglantine’in kayıtlara girmesini sağlayan şey Orta Çağlarda, İngiltere’deki bütün rahibe manastırları ve diğer manastırların da büyük bir kısmının belli aralıklarla bölgenin piskoposu veya onun gönderdiği bir başka kişi tarafından teftiş amaçlı ziyaret edilmesiydi.
Rahibe olmasının üzerinden 12 yıl geçmesi sonucunda artık manastırın baş rahibesi olmuştu. Ancak bir topluluğun başındaki kişi olarak altından kalkması gereken bir sürü iş vardı; sadece manastırın iç disiplinini sağlamak değil, aynı zamanda para akışını denetleme, mülklerindeki kahyalara gerekli talimatları verme, çiftliklerin kiliseye gelen ama rahibe manastırına ait olan vergilerin ödemelerini ve koyunların yünlerini almak için gelip karşılığında iyi para veren İtalyan tacirleri denetleme gibi.


Esasında Chaucer’in tasvir ettiği başrahibe zaman içinde dünyevileşmişti. Bunun sebebi de toplumsal ilişkilerin gelişmiş olmasıydı. Artık sadece manastıra gelen ziyaretçileri ağırlamıyordu; topluluk ilişkileri de onu seyahate çıkarıp kendisine komşularıyla kaynaşma fırsatı veriyordu.
Nihayetinde, Eglantine bir şekilde kendi piskoposunu atlatmayı başaramamış olsaydı Chaucer onu asla tanıyamazdı; çünkü kullandığı haç bahanesi piskoposların normalde kesinlikle kabul etmediği bir dışarı çıkış gerekçesiydi. Madame Eglantine göründüğü kadar saf ve mahcup değildi.
BEŞİNCİ BÖLÜM: HANE REİSİNİN KARISI
14. YY’DE PARİSLİ BİR EV HANIMI
“Menagier de Paris” (Parisli Hane Reisi) bu kitabı 1392-1394 arasında, genç karısının eğitimi için yazmıştı. O zengin bir adamdı. Eğitimsiz ve ilişkilerde tecrübesiz değildi. Besbelli, Fransız monarşisinin giderek artan bir itimatla yaslandığı o sağlam ve aydınlanmış yüksek kentsoylu sınıfının bir üyesiydi. Kitabı yazdığında ihtiyarlığına yaklaşmıştı.
Ömrünün son demlerini rahat geçirmesini sağlamak karısının vazifesiyken bu vazifeyi kolaylaştırmak da onun göreviydi. O sürekli aynı vaadi tekrar ediyordu, ondan aşırı saygı ve küçültücü ve zorlayıcı bir hizmet beklemeyecekti; çünkü böyle bir beklenti ona göre değildi. O sadece komşusu ve akrabası olan kadınların kocalarına gösterdiği kadar bir ilgi bekliyordu.
Hane reisinin kitabının büyük kısmı kadının uysallığının kuramsal incelikleri değil de kendi hayat rahatlığı üzerinedir. Onun talimatları bir kocanın hayata heyecanla bakışını muhafaza ederek nasıl rahat ettireceği üzerinedir. Aynı zamanda, bu talimatlar hakkında tarifsiz samimi ve dokunaklı bir durum da söz konusudur.
Buradaki hanımefendinin kocasının kadının itaati üzerine bazı düşünceleri bugün fazlasıyla abartılı görülebilse de, kitap aklıselim sahibi olduğu ve karısına sevgi kadar saygı da duyduğu intibaını verir. O, bir can yoldaşı ister; çünkü Chaucer’in de belirttiği, “kadınlar iyi olmasalardı ve onların tavsiyeleri de iyi ve faydalı olmasaydı, Göklerin Tanrısı Efendimiz onları hiç yaratmaz; onlara erkeğin yardımcısı değil, aksine baş belası derdi.”
ALTINCI BÖLÜM: THOMAS BETSON
15. YY’DE BİR TACİR
İngiltere’de, Ortaçağlar boyunca, tacirlerin çoğunluğunu yün ticareti yapan Merchants of Stample oluşturuyordu. Yün ticareti uzun zamandan beri ülkedeki ticaretin en büyük ve en karlı kısmıydı. İngiltere Kralı’nın özellikle de ilgilendiği buydu; çünkü vergi gelirlerinin büyük bir kısmı yün ve koyun postundan gelmekteydi. Dahası, gelir beklentisi ile borç para talep ettiklerinde gittikleri yer de yün tacirleriydi. Yün tüccarı ülkenin en zengin tüccarıydı.
Kazancının iyi olmasını isteyen tacir iki şey yapmalı ve en yoğun dikkatini bu ikisine vermelidir: Yününü bir İngiliz yetiştiriciden almalıdır ve onu yabancı bir müşteriye satmalıdır. İngiltere’nin en iyi yünlerinin bir kısmı Cotswolds’dan gelir ve bir Staple tacirinin pazarlık etme ayrıcalığı vardır; büyük yaz yün mahsulünden mi istersin, yoksa sonbahar koyun kesimlerinden kalan postlardan mı?

Tacir Betson’ın üzerine alınması gereken bir diğer iş de yününün çuvallanıp Calais’e gönderilmesiydi. Burada kendini kraliyet ve şirket tarafından yapılmış düzenlemelerin ağına düşmüş halde bulur; ticari malın tavsifi ve paketlenmesindeki hilelere karşın daima kendini kollamak zorundadır.
Betson için burada yapılacak yeterince iş vardı. Öncelikle, yünler indirildiğinde kraliyet memurları tarafından düzgün damgalanmış mı teftiş edilmeliydi. Sonra memurların mahir istifçileri balyaları inceler, paketler ve mühürlerdi. Şişkin sarplerleri arasındaki niteliksiz yünün farkında olan tacirler için bu gergin bir süreçti.
Calais’deki muhasebe ofisi, panayırlar, taşra pazarları derken Thomas Betson elindeki yünü ve postları tüketirdi. Ancak işi bununla bitmezdi. Şimdi sıra müşterilerinden, Flaman tüccardan paraları tahsil edip İngiltere’deki alacaklılarına, Costwolds yün satıcılarına ödeme yapmak gibi netameli bir işteydi. Staplerler için yün ödemelerini zamanında yapmaları alışılagelmiş bir durumdu ve kural altı ayda ödenmesiydi.
İngiltere ve Hollanda arasındaki tahsilatlarını sonuca ulaştırmak için staplerler muhteşem bankacılık imkanlarını ve kredi araçlarını (kambiyo senetlerini ve benzerlerini) kullanırlardı. Ki bu araçlar, ticareti mali işlemlerle birleştiren İtalyan ve İspanyol tacirleri ile İngiliz kumaş tacirleri tarafından onların kullanımına sunulmuştu.

Hiç yorum yok: