29 Haziran 2016 Çarşamba

Devlet Planlama Teşkilatı Üzerine

   İÇİNDEKİLER
GİRİŞ
KALKINMA ANLAYIŞI: KAPİTALİZMİN PLANLANMASI
  -Yeni Sömürgecilik ve Kalkınma
  -Kalkınma Kavramının Gerileyişi  

TÜRKİYE’DE KALKINMANIN KONUSU, SORUNLARI VE AKTÖRLERİ
  -Erken Cumhuriyet ve Kalkınamama Mirası
  -1929 Buhranı ve Korumacı Devlet Dönemi    
  -Savaş Yılları ve Politikalar
  -İkinci Serbest Ekonomi Dönemi
ve Dünya Ekonomisine Eklemlenme Çabaları
1960’LI YILLAR VE DEVLET PLANLAMA TEŞKİLATI
  -İthal İkameci Sermaye Birikiminin Kurumsallaşması: Devlet Planlama Teşkilatı  
  -DPT: Kamuda Yeni Bir Tarz ve İlk Planlar
-1980 SONRASI: YENİ DÜNYA DÜZENİ VE DPT
    
SONUÇ

























GİRİŞ


     Nitelikleri ne olursa olsun devletlerin güvenlikten sonra gelen problemleri kalkınma konusudur. Bu çalışmada Türkiye tarihinde bu amacın taşıyıcısı olarak ortaya çıkan Devlet Planlama Teşkilatı incelenecektir.
     Ülkelerin tarihsel gelişmişlik düzeyleri söz konusu problem olan kalkınma sürecini büyük oranda etkilemiştir. Kapitalistleşme süreçlerini erken tamamlayan devletler sektörler arası bir denge sağlamış, kaynak üretim ve dağıtım ilişkilerini şekillendirmiştir. Kalkınmanın ekonomik yönünün yanında toplumsal nitelikleri de bünyesinde barındırdığını unutmamalıyız.
     Şüphesiz ki kalkınma problemi sadece devletler ve bürokrasisiyle alakalı bir konu değildir. Toplumsal dinamikler; mülkiyet ilişkileri, sivil toplum, özel sektörün piyasadaki paydası, devlete atfedilen rol kalkınma sürecinin büyük oranda belirleyicisi olmuştur. Örneğin, İngiltere’de kalkınma sürecinde devlet mefhumunun tarihselliği Fransa veya Türkiye’ye oranla daha etkisiz daha sönük kalmıştır.
     Tarihsel sebeplere bağlı olarak, I. Dünya Savaşı sonrası yeni kurulan Türkiye devletine bu konuda büyük görev düşmektedir. Kuruluşunun ardından 1929 Ekonomik Kriziyle bir darbe daha alan Türkiye, düşük kişi başı gelire, yetersiz sermaye  birikimine, az gelişmiş altyapı imkanlarına ve büyük oranda tarımsal üretime sahipti.
     Türkiye, İzmir’de düzenlenen I. Türkiye İktisat Kongresinde kapitalist blok içinde yer aldığını gösteren bir takım kararlar alarak, özel teşebbüsün destekleneceği ilke edinilmiştir. Fakat ekonomik krizin sonuçlarına  dünya devletlerinin çözüm olarak uyguladığı Keynesçi politikalar kalkınma süreçlerinde belirleyici olmuştur. Türkiye’de de uygulanan bu politikalarla devlet harcamaları artmış, ulusal boyutta sanayileşme çabalarına girişilmiştir. Böylece özel sektörün yetersizliği nedeniyle devlet eliyle sanayileşmeye gidilmiştir. Bu dönemde gerçekleştirilen harcamalar ve planlar belirli usul ve şekillere bağlı olmadığı, kurumsal bir çalışma ürününden çok hükümet programı olarak hayat buldukları için bu dönem planlı bir kalkınma programından uzaktır.
     1960 sonrası dönemde kalkınma problemiyle alakalı örgütlenen Devlet Planlama Teşkilatını güvence altına alan anayasa yapıcıların iradeleri, 1961 Anayasası madde 41 ve 129’da düzenlenmiştir. Buna göre ‘’ İktisadî, sosyal ve kültürel kalkınmayı demokratik yollarla gerçekleştirmek; bu maksatla, milli tasarrufu arttırmak, yatırımları toplum yararının gerektirdiği öncelikleri yöneltmek ve kalkınma plânlarını yapmak Devletin ödevidir.’’ Ayrıca bunu gerçekleştirecek olan Devlet Planlama Teşkilatı da 1961 Anayasasında düzenlenmiştir.
     Bu noktadan sonra kalkınmanın bizzat Başbakana bağlı merkezi bir kurum eliyle yürütülmesi ve belirli usul ve uygulamalarla düzenlenmesi söz konusu olmuştur. Türkiye’nin kapitalistleşme ve modernleşme evrelerini geç tamamlayan bir devlet olması ve merkezi örgütlenmenin toplumla girdiği ilişkilerin yoğunluğu kamu harcamalarına dair belli aralıklarla planlamaya gidilmesini gerektirmiştir.
     Sonuç olarak, kendisine has özellikleri sebebiyle 30 Eylül 1960’da 91 sayılı kanunla Devlet Planlama Teşkilatı 2011 yılında Kalkınma Bakanlığına dönüşesiye kadar Türkiye’nin sosyal ve ekonomik alanında belirleyici rol üstlenmiştir.

KALKINMA ANLAYIŞI: KAPİTALİZMİN PLANLANMASI
  -Yeni Sömürgecilik ve Kalkınma    
İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik ve siyasal alanda hegemonyasını gerçekleştiren devlet ABD’ydi. Karşısında ise sosyalist üretim mekanizmasını temsil eden SSCB yer almaktaydı. Kalkınma anlayışı bu şekilde örgütlenmiş, iki kutuplu bir dünyada ortaya çıkmıştır. Bu dünya düzeninin bir diğer aktörüyse sömürgeciliğin tasfiyesinden sonra ekonomik olmasa da siyasal bağımsızlığını, bayrak bağımsızlığını sağlamış az gelişmiş ülkeler (AGÜ) di. Kapitalistleşme sürecini tamamlamış ülkelerin kalkınma kavramını hem yönetsel hem bilimsel alanın merkezine konumlandırması, hem kapitalizmin yeni bir görünümünü hem de yeni ulus devletlerin dünya ekonomisinde konumlanmasını sağlamıştır. Bu bağlamda kalkınma kelimesinin yaygınlaşması ve bunun İkinci Dünya Savaş sonrası döneme tekabül etmesi bir rastlantı değildir.
     İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde kalkınma kavramı, yeni dönemin eşitsiz ilişkilerini ve hiyerarşiyi meşrulaştıran bir kavram olarak ortaya çıktı. Bu yüzden ideolojik işlevi mirasına konduğu kavramın aynısıydı. Bu sefer insanlığın tamamını kapsar hale gelmişti. Bu gün kalkınma sosyal ve ideolojik etkinliği tarihte görülmemiş bir efsaneye dönüşmüş durumdadır.(Başkaya, 1994: 20) Burada kalkınma kavramının ideolojik olarak Batı kapitalist blok tarafından dönüştürme ve kendine benzetme amacı güden bir işlev gördüğünü vurgulamalıyız. Batı bunu yaparken önce kendisini gelişmiş model ülke olarak merkeze oturtmakta, çevresindeki ülkelere de bu kategoriye girmek için yol haritaları sunmaktadır. Bu yol haritalarına maruz kalan ülkeler sömürgeciliğin tasfiyesi sonrası kurulan ulus devletler ve kapitalistleşme sürecini tamamlayamamış az gelişmiş ülkelerdir. O halde, Batı dışındaki her şey irrasyonel, akıl dışı, geri, gerici ve bilim karşıtıdır! Ve bu aşamadan sonra, herhangi bir düşüncenin bilimsel sayılması, rasyonel sayılması vb. Batı kökenli olmasıyla özdeş sayılmıştır.(Başkaya, 1994: 21)
     Bahsettiğimiz yıllara her ne kadar sömürgeciliğin tasfiyesi desek de gelişmiş ülkeler ile yeni ulus devletler arasındaki ilişkilerin yeniden tanımlanması, sömürgecilik sonrası kurulan devletler için bir çeşit ‘’sömürgeciliğin içselleştirilmesi’’(Başkaya, 1994: 21) durumu yaratmıştır. Dünya ekonomik sisteminde ekonomik olarak hiçbir ağırlığı olmayan ve hammadde üretici bu devletler, Batı kapitalist blok tarafından artık şiddet ve zorla, askeri müdahaleyle değil bir çeşit rıza ile yönetilmekteydi. İkinci Dünya Savaşı sonrası yıllar, doğrudan sömürgeciliğin tasfiye edildiği yıllar oldu. Aslında söz konusu olan, sömürgeciliğin tasfiyesinden çok, doğrudan sömürgecilikten yeni sömürgeciliğe geçiş süreciydi. O zamana kadar tarihin nesnesi olan sömürge toplumları, “bağımsızlıkla” birlikte tarihin öznesi durumuna gelemediler.(Başkaya,1994: 30)
     İkinci Dünya Savaşı sonrası kalkınma anlayışı hukuksal olarak eşit görünen ama ekonomik sebeplerin temellendirdiği eşit olmayan devletler arasındaki ilişkileri tanımladı. Bunun sonucu olarak da, yeni “bağımsızlığa” kavuşan ülkeler eskisinden daha çok uluslararası pazarın etkisi altına girdiler ve eşitsiz ticaret, yatırım vb. ilişkileri daha da derinleşerek devam etti. “Eski olan durum yeni bir görüntü altında, yeniymiş gibi göründü.’’ (Başkaya, 1994: 31)
     Kalkınma anlayışının Batı kapitalist blok tarafından şekillendirilmesi, içeriğinin de ekonomik gelişmişlik verileriyle belirlenmesini beraberinde getirmiştir. Üretilen mal ve hizmetin niteliğini yok sayarak meta değerleriyle ortaya çıkan raporlarda ülkelerin gelişmişlik düzeyini GSMH belirlemekteydi. Bir kere kalkınmışlık söz konusu olduğunda, kavramın içeriği esas itibariyle ekonomik niteliktedir. Sosyal, kültürel, kurumsal, vb. gibi veçheler kavramın içeriğine dahil edilmiyor, ikinci olarak, ekonomik olan da pazar ilişkilerine dahil olan olarak kabul ediliyor. Parasal bir varlığı olmayan hiçbir şey ekonomik değer taşımıyor. Öte yandan ekonomik gelişmişlik düzeyi de kişi başına GSMH ile ölçülüyor. Dünya Bankası yıllık raporlarında ülkeleri gelişmişlik düzeylerine göre sıralamaya tabi tutarken, GSMH’yi esas alıyor. Kişi başına daha yüksek GSMH düzeyindeki bir ülke, sıralamada kendinden sonra gelene göre “daha iyi durumda”, daha müreffeh sayılıyor.(Başkaya, 1994: 38) Bunun sonucu olarak da çok uzun süre önce sanayileşme sürecini tamamlamış Avrupa ve ABD kalkınmışlık temelinde dünya ekonomik ve siyasal düzeninde başat güç olmaktaydı.
     Kalkınmanın temel sorunu kapitalist üretim açısından zayıf kalmış ve sanayi üretimine sahip olmayan ülkelerin hızlı bir sanayileşme süreciyle bu üretime sahip olmasıdır. AGÜ’de 1950-75 döneminde gözlenen hızlı büyüme dünya ticaretindeki hızlı genişleme ve sanayileşmiş ülkelerdeki hızlı büyümeyle aynı döneme rastlamıştır. Özellikle 1980’li yılların başlarından itibaren, daraltıcı politikalar, sanayileşmiş ülkelerde durgunluğa ve korumacı önlemlerin yaygınlaşmasına  yol açmış ve AGÜ ihracatını olumsuz yönde etkilemiştir.(Şenses, 2001: 96) Fakat görüldüğü gibi kalkınmanın bu ekonomik yönü AGÜ’lerin sistem içinde bağımlılığını arttırmıştır.
     Kalkınma anlayışının dünya gündeminde hızlı ve etkili oluşunda akademilerin de payı büyüktür. İktisadi gücü elinde bulunduran kapitalist Batı bloğu tarafından belirlenen ve izlenen akademik çalışmalar az gelişmiş ülkelerin hemen hemen hepsinde faaliyet göstermiştir. Az gelişmiş ülkelerin en köklü ve saygın fakültelerinde ‘’amme idaresi kürsüleri’’ kurulmuştur. Yine hemen hemen aynı tarihlerde, 1950-55 yılları arasında dünyanın belirlenen birkaç bölgesel merkezinde birbirinin aynısı tüzüklere ve yapılara sahip ‘’amme idaresi enstitüleri’’ kurulmuştur. (Güler, 2005: 37) Çalışmamızın olgusu olan Devlet Planlama Teşkilatı’nın bu faaliyetlerin ardından ortaya çıkması bir tesadüf değildir.
     Görüldüğü üzere İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan düzende ekonomik güç büyük oranda değiştirici niteliğe sahip olmuş ve dünyada pazarı, ihracatı ve ithalatıyla tek tip bir kapitalist devlet anlayışı oluşmuştur demek mümkün. Kalkınma iktisadı da bu amaç uğruna hem büyük devletler için güvenilir ve düzenli pazar alanları oluşturmuş hem de yeni kurulan ulus devletleri Sovyetler Birliğin’den uzaklaştırmaya yaramıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası sistem, gelişmiş ülke devletlerinin azgelişmiş ülke devletlerine dış yardımları ile doğrudan yatırımlara dayalı sermaye ihracı için gerekli altyapıyı oluşturmaktı.(Güler, 2005: 84) Türkiye’nin de arasında bulunduğu Marshall Yardımı alan ülkeler bu kategoriye girmekteydi.
     Borç ilişkisi üzerine kurulu olan bu düzen 1970’lerde patlak veren krizlerle birlikte değişmeye başlamıştır. Yeni dünya düzenin bir öncekinden farkı, düzenleyici asli unsurlarının şu ya da bu devletin yanı sıra ve -belki de devletten çok- doğrudan sermayenin kendisi olmasıdır.(Güler, 2005: 85)
    
  -Kalkınma Kavramının Gerileyişi
    
Daha önce de bahsettiğimiz gibi kalkınma kavramı etrafında kurulan yeni sömürü ilişkileri, yeni kurulan ulus devletler için büyük olumsuzluk içermekteydi. Öyle ki, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Üçüncü Dünya ülkeleri her bir dolarlık ‘’zenginleştiklerinde’’, sanayileşmiş ülkeler 268 dolarlık zenginleşmişlerdi.(Aktaran Başkaya, 1994: 40)
     Batı tipi bir ulus-devlet oluşturmaya yönelen yeni ba­ğımsızlığa kavuşan ülkelerin, aradan geçen sürede gerçek anlamda bir ulus-devlet oluşturmaktan da uzak oldukları görüldü. Gerçekten söz konusu olan ulus-devlet değil, bir çeşit ‘’hayalet” ya da “içi boş kabuk” tu. Güçlü bir ekonomik temele dayanmayan, kendi kendine işlerliği olan ve ekonominin değişik sektörleri arasında uygun bir eklenmenin mevcut olmadığı koşullarda, Batı tipi bir ulus-devlet oluşturmak mümkün görünmüyordu. Zaten Batıdaki ulus-devletler de özel tarihsel koşulların ürünü olarak ortaya çıkmışlardı.(Başkaya, 1994: 41) Bu noktada kavramın taşıyıcılığını üstlenen Üçüncü Dünya ülkelerinin eksiklikleri öne çıkmaktadır.
     Ayrıca, gelişme süreci, ilk baştaki iyimser beklentileri boşa çıkaracak kapsam ve dozda diğer bazı olumsuzluklar da sergilemiştir. Örneğin, yoksulluğun ortadan kaldırılamamış olması, ve kitle halinde ölümlere yol açan kıtlıklar gelişme sürecinin (ve dolayısıyla Gelişme İktisadı’nın) giderek daha ayrıntılı olarak sorgulanmasına neden olmuştur. Daha önemlisi, kıtlıkların gıda arzındaki tıkanıklıklardan çok, ülke içindeki bölgesel, etnik ve sınıf kavgalarından kaynaklandığına ilişkin gözlemler yalnız Üçüncü Dünya’yı oluşturan ülkeler arasında değil, bu ülkeler içinde de birlikteliğin sağlanamamış olduğunu göstermiş ve Gelişme İktisadı’nın ortaya çıkış ve varlık nedenine önemli bir darbe vurmuştur. (Şenses, 2001: 109)
     Gelişme İktisadı’nın bir diğer önemli eksikliği, kısa dönem sorunları göz ardı etmesinden kaynaklanmıştır. Örneğin, 1950-75 dönemindeki gelişme performansını ayrıntılı olarak değerlendiren önemli bir çalışma (Aktaran Şenses, 2001: 111) kısa dönem sorunlara hemen hemen hiç yer ayırmamıştır. Bu durum bir ölçüde, 1970’li yılların başına kadar bu sorunların (belki Latin Amerika dışında) ön planda olmamasını yansıtmışsa da, 1970’li yıllarda başlayan dış şokların körüklediği kısa dönem istikrarsızlık had safhaya varınca, Gelişme İktisadı hazırlıksız yakalanmıştır.(Şenses, 2001: 111)
     Ayrıca, 1970’lerden sonra devlete verilen görev ve rollerdeki değişim de kalkınma anlayışını geriye götürmüştür. Devlet müdahalelerinin, planlamanın ‘’lanetlendiği’’ koşullarda, elbette bilinçli sanayileşme, planlama, kalkınma programları da gözden düşecekti. Artık, bu aşamadan sonra, önemli olan ekonomiye bilinçli bir müdahale değil, kapitalizmin uluslararası düzeydeki işleyişine pasif bir biçimde uyum sağlamaktı... Piyasa güçlerine, piyasanın otomatik ve özdüzenleyiciliğine bel bağlandığı koşullarda, başlangıçtaki gibi bir “kalkınma” retoriği de söz konusu olamazdı.(Başkaya, 1994:43)
     Bir diğer önemli etken bu dönemde sermayenin küreselleşme adı altında uluslararası alanda hakimiyet kurması ve çok uluslu şirketlerin dünya sermayesinde başat güç haline gelmesidir. Çok uluslu şirketlerin büyük bir güce ulaştığı koşullarda bu olgu sadece azgelişmiş ülkelerde değil, sanayileşmiş ülkelerde de devletin yapısını ve işlevini sarsıcı sonuçlar doğuracaktı. “Globalleşme” süreci daha önceki dönemde ortaya çıkmış olan devletin konumunu da ciddi bir biçimde sarstı. Zaten güçsüz olan ve sağlam bir ekonomik temele dayanmayan azgelişmiş ülke devletleri, yeni dönemde çokuluslu şirketlerin yeni stratejisine uyum sağlamak, bu amaçla da “laissez-faire”ci sloganlara sarılma tercihi yaptılar.(Başkaya, 1994:43)
     Görüldüğü üzere Türkiye’de kalkınma konusu ve planlamanın aktif konu haline gelmesi dünyadaki konjonktürel değişimle paralellik göstermiştir. Devlet Planlama Teşkilatı merkezi planlama aracılığıyla kalkınma amacını güden bir kurum olarak karşımıza tesadüfen çıkmamıştır. Detaylarına ilerleyen konularda değinilecektir.

TÜRKİYE’DE KALKINMANIN KONUSU,SORUNLARI VE AKTÖRLERİ
  -Erken Cumhuriyet ve Kalkınamama Mirası  
     İmparatorluğun,20. Yüzyılın başlarında kapitalist üretim örgütlenmesine yönelişi fakat bazı engellerle birlikte yarı-sömürge statüsüyle dışa bağımlılığı söz konusudur.(Boratav, 2004: 22) Bu engeller İmparatorluğun tarihselliğinden kaynaklanmaktaydı. Özellikle kapitülasyonlar ve ilkel kalmış üretim ilişkileri kapitalistleşme sürecinin önünde duran engellerdendi. Ulusal nitelikte bir kapitalizme yönelişin karşısına çıkan belki de en çetin nesnel engel, Türk burjuvazisinin cılızlığından kaynaklanmaktaydı.(Boratav, 2004: 23) Ayrıca, kapitalist üretimin ihtiyaç duyduğu hukuk düzeni ve bürokratik örgütlenmenin istikrarlı ve objektif olmasından ziyade İmparatorluk bu alanlarda keyfiyete dayanan patrimonyal ilişkiler ağına sahipti.
     Osmanlı burjuvazisinin sanayide değil dış ticarette gelişmiş olması, buna bağlı olarak komprador bir özellik taşıması ve büyük ölçüde gayri müslim unsurlardan oluşuyor olması, ulusal nitelikli bir burjuva devrimini sürüklemesi için elverişli değildi.(Boratav, 2004: 24) Bir başka deyişle,20. Yüzyıl başlarındaki Osmanlı toplumunun koşullarında, sanayi tabanlı bir ulusal kapitalizmin ve sanayi burjuvazisinin değil, dışa bağımlı bir piyasa ekonomisinin ve bir ticaret burjuvazisinin varlığı söz konusudur.(Boratav, 2004: 26) Bu sebepledir ki 1929 Buhranına kadar olan sürede gerçekleştirilecek politikaların büyük bir bölümü bu yerli ve milli burjuva sınıfını oluşturmaya yönelik olacaktır.
     1923 yılına kadar olan dönem tarihselliğinin sonucu olarak toplumsal ve ekonomik alanda kapitalizmin ortaya çıkması bünyesinde birçok olumsuz özellik barındırmaktaydı. Bu dönemde, 1914-1922 yıllarının getirdiği tüm yıkıma rağmen, savaş yıllarının bitiminde Anadolu ekonomisi savaş öncesine kıyasla daha bütünleşmiş, daha ulusal bir nitelik kazanmış bulunmaktaydı.(Boratav, 2004: 32)
     Bahsettiğimiz dönemi daha iyi anlayabilmek için:
     1)Tarımsal üretimde küçümsenmeyecek artışlar olmuştur.
     2)Sanayide de 1908 sonrasında belirgin bir gelişme gözlenmektedir. 1915 yılında yapılan sayıma göre var olan sınai işletmelerin sayısı 255’ti ve bunların 72’si 1908 sonrasında kurulmuştu. Fakat sanayi kesiminin üretimi büyük oranda gıda ve dokuma sanayiinden kaynaklanmaktaydı. Ayrıca toplam işçi sayısının %71’i bu iki sektörde örgütlenmişti.
     Kısacası, Osmanlı ekonomisinin tarım merkezli olduğu ve sınai üretimden görüleceği üzere sınai tüketimin aslında ithalat aracılığıyla karşılandığı görülmektedir. Bu dönemde cılız bir sanayi yapısının doğal sonucu olarak işçi sınıfının kentli nüfusun küçük bir bölümünü oluşturduğu da gözden kaçırılmalıdır.(Boratav, 2004: 36)
     Türkiye’de kalkınma sorununu ve gerekliliğini anlamak adına ve sonraki yıllarda gerçekleştirilen politikalar için çalışmamıza bu çerçevede bir temel oluşturmamız büyük önem taşımaktadır.
     1923 yılı Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışı ve bıraktığı iktisadi, toplumsal ve siyasal olguların yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetinde nasıl karşılık bulacaklarını simgeleyen bir yıldır. Siyasal anlamda yeni kurulan devletin sonuçları şüphesiz ki görünür biçimdedir. Lakin iktisadi olarak 1923 yılında başlayan değişim dönemi kesin bir kopuştan ziyade 1929 a kadar dönemselleştirebileceğimiz bir geçiş aşamasıdır. Bu dönemde daha önce bahsettiğimiz kapitalistleşmenin engellerinden olan burjuva sınıfının eksikliği ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Devlet desteğiyle yerli sermayedar ‘’yetiştirme’’ girişimlerinin en etkili ve yaygın yöntemlerinin başında devlet tekellerinin imtiyazlı özel şahıs ve şirketlerce işletilmesi gelir.(Boratav, 2004: 40)
     İzmir İktisat Kongeresi’nde Türkiye’nin kapitalist blok içerisinde yer alacağının dışında devletin piyasadaki konumu ve yabancı sermayeye dair kararlar alınmıştır. Yabancı sermayeye dönük uygulamada yerli sermaye ile ortaklık halinde gelen yabancı yatırımların öncelikle desteklenmesi gözetilmiştir. Ortaklığın yabancı unsuru sermayeyi sağlamakla; ortaklığın yerli unsuru, siyasi iktidarla yakınlık derecesine göre nüfuzunu kullanarak gerekli kolaylıkları elde etmekle yükümlüydüler.(Boratav, 2004: 42) Bu kararı da yerli bir burjuva sınıfı oluşturma çabasının bir parçası olarak ele almalıyız. Zira yabancı sermayedara tanınan öncelikte yerli öğesinin varlığı üretim süreciyle birlikte yerli burjuvaziyi de yaratma çabasını göstermektedir.
     1923-1929 arası dönem Boratav’a göre ‘’açık ekonomi koşullarında yeniden inşa’’ yıllarıdır. Bu yıllarda ithalat ve ihracatın milli gelir içinde kapladığı paylar, sonraki elli yıl boyunca aşılmamış ve bu anlamda bu dönem Cumhuriyet tarihinin ‘’dışa açık’’ bir dönemi olma özelliğini kazanmıştır.(Boratav, 2004 :50) Fakat bu noktada dış ticaret etkinliklerinin niteliği ham madde ihracına ve sınai tüketim malı ithalatına dayanmaktaydı.
     Türkiye’nin tarım merkezli ekonomisinin gelişiminde savaş sonrası, Anadolu’nun erkek nüfusunun yeniden toprağa dönmesine imkan veren barış koşulları en önemli rolü oynamakla birlikte, tarıma dönük olumlu politikaların fiyat ve vergi değişkenleri yoluyla çiftçiler lehine kaynak yaratan sonuçları belirleyici olmuştur.(Boratav, 2004: 51) Özellikle aşar vergisinin kaldırılması bu dönemin önemli gelişmelerindendir.
Ekonominin yeniden inşaa sürecinde bu bağlamda temel olarak tarım sektörü kullanılmış ve dönemin genel özelliklerini etkilemiştir.
     Sanayinin gelişme hızı da bu dönem içinde yıllık %10.2 gibi küçümsenmeyecek bir ortalamaya ulaşmaktadır. Ancak, 1920’li yıllarda sanayi, milli gelirin öncü bir sektörü olabilecek boyutlar taşımıyordu; dönem ortalaması olarak GSMH içindeki payı sadece %11’i oluşturmaktaydı. Gerçekleşen yüksek büyüme hızı, dinamik bir sanayileşme temposunu değil, yukarıda da değindiğimiz gibi, bir yeniden inşa sürecini yansıtmaktadır.(Boratav, 2004: 51)
     Boratav’a göre gerçekleştirilen köklü devrimlerin halk yığınları saflarında ciddi bir meşruiyet sorunu yaratmamış olmasında, bu dönemde milli gelirde sağlanan reel gelir artışlarının bütün sosyal sınıf ve tabakalara yayılmasıyla alakalıdır.(Boratav, 2004: 57) Dönemin ekonomi politiğini ifade etmek çalışmamız açısından önem taşımaktadır. İktisadi ve siyasi hayatın birbirleriyle olan etkileşiminin ve uyumunun toplum için büyük önem teşkil etmesinin yanında söz konusu yıllarda toplumsal ve hukuksal hayatta olan topyekün değişimlerden bağımsız olarak bu çalışmayı yürütmek mümkün gözükmemektedir. Kalkınmanın öznesi olarak tek bir kategoriyi ele almak analizimizi sığ yapacaktır. Kalkınmak şüphesiz ki toplumla alakalı olmasından kaynaklı olarak topluma dair her alanda bu gelişim sağlanmalıdır. Cumhuriyet ile birlikte eğitim alanında, sosyal hayatta ve hukuk düzeninde yapılan devrimler şimdiye kadar verdiğimiz bilgilerden uzak ve bağımsız düşünülmemelidir. Kalkınma, Türkiye devletinin karşısında görmek istediği yurttaş profilinden, tarım alanındaki gelişmeye kadar uzanan bir kavramın karşılığıdır.
     Çalışmamızın bütünlüğü açısından buraya kadar anlattığımız dönemin bir paragrafta toplanması gerekirse;1908 sonrasında İttihatçıların ve 1923 İzmir İktisat Kongeresi’nden sonra Kemalistlerin modern bir kapitalist ekonominin oluşması için öngördükleri ana mekanizma, devletin bireyleri zenginleştirecek ortamı ve desteği sağlaması; böylece oluşacak (ve kısmen siyasi kadrolardan kaynaklanacak) yeni burjuvazinin yabancı sermayeyle (‘’eşit koşullarda’’) işbirliği ve ortaklık ilişkileri içine girerek gelişmeyi ve sanayileşmeyi gerçekleştirmesiydi. Sanayileşmeyi kolaylaştıracak ‘’ölçülü ve ılımlı’’ bir korumacı rejim yeğlenmekteydi; ancak 1908-1929 yıllarının uluslararası konjonktüründen ve Türkiye’nin özel durumundan doğan nesnel sınırlamalar Türkiye ekonomisinin dünya ekonomisiyle esas olarak bir ‘’serbest ticaret-açık kapı’’ ortamı içinde eklemlenmesi sonucunu veriyordu. (Boratav, 2004: 61)
  -1929 Buhranı ve Korumacı Devlet Dönemi    
     1929 Buhranı Türk iktisat hayatının gündemine korumacılık görevini sağlayan devlet rolünü getirmiştir. Buhrana kadar olan dönemde devletin iktisadi hayatta rol almamasından bahsetmiyoruz. Devlet söz konusu yıllarda kamu harcamalarıyla gıda ve dokuma alanında sanayileşme çalışmalarını başlatmıştır, kriz sonrasında ithal ikameci yatırımlarla birlikte ilk fabrikalaşma hamlelerine sistemli olarak girişilmiştir. Devletin son derece aktif olduğu üretim çalışmaları Türkiye’de kapitalistleşmenin bir modeli olarak yaşanmıştır. Bir başka deyişle dönemin kendisine has şartlarında sermaye birikimi bizzat devlet eliyle sağlanmıştır. Kısacası, devlet yatırımcı, işletmeci ve denetleyici bir unsur olarak iktisadi hayatın gelişimine ve işleyişine büyük ölçüde egemen oluyordu.(Boratav, 2004: 65)
     Bu dönemde yabancı sermayeye karşı izlenen politikaların değişimi dikkate değerdir.1930’lu yıllar ayrıca bir millileştirme sürecini de içerir. Bu bilgiyle birlikte kamu kuruluşlarının büyük oranda piyasa hakimiyetini sağlaması Türkiye’nin buhrana karşı gösterdiği refleksin merkezini oluşturur.
     Devletçi politikaların en belirleyici yönü, tarım dışındaki üretken alanlarda devletin asli yatırımcı ve üretici unsur olarak ortaya çıkmasıdır. Devletin demir ve deniz yollarında, millileştirmelerden sonra belediye hizmetlerinde ve enerjide egemenliği bu dönemde kesinleşti. Sanayi ve maden sektörlerinde ise devlet işletmeleri, yatırımların ve üretimin büyük bölümünün yapıldığı sürükleyici kesim olarak belirdi. Devletin bu alanlardaki faaliyet ve yatırımlarının 1934 yılından itibaren Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı içinde programlandığını görüyoruz. Bugünkü planlama anlayışına uyan bir çerçeve içinde yer almamasına rağmen bu plan, Sovyet planlamasından sonra dünyadaki ilk planlama deneyimlerinden birini temsil eder. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’ndaki yatırım projelerinin, bazı aksamalara rağmen 1938’de gerçekleşmiş olduğu kabul edilmiş ve yeni plan çalışmalarına başlanmış; ancak savaş ortamında bu çalışmalar kesintiye uğramıştır.(Boratav, 2004: 70) Krize karşı gösterilen reflekslerden birisi de bu planlama çalışmasıdır.
     1930-1939 arası dönem daha önce de belirttiğimiz gibi sanayileşme çalışmalarının bir devlet programı haline gelmesini sağlayan yıllardır. Fakat üretimin niteliğini belirtmekte fayda var. Türkiye bu yıllarda un, şeker ve dokuma merkezli bir üretime sahipti. Sanayi kesiminin gelişimi bu doğrultuda sağlanıyordu. Boratav’ a göre ; bu doğrultuda bir zorunlu ilk adım atılmadan herhangi bir sanayileşme sürecinin başlayabilmesi esasen söz konusu değildir. Üstelik yatırım malı ve ara mal üreten modern sanayi kollarının ilk kuruluş yılları da devletçilik dönemi içindedir. Metalurji, özellikle demir-çelik, kağıt ve kimya sanayi kollarında ilk modern tesisler bu yıllarda kurulmuş; inşaat malzemesi ve çimento üretiminde büyük sıçramalar gerçekleştirilmiştir. Makine ve teçhizat yatırımlarındaki ortalama yıllık artış hızı %10 dolaylarındadır.(Boratav,2004: 71)
     Bu dönemde tek parti iktidarının ve siyasi kadroların birlikte hareket etmesinin sonucu olan bu politikalar Cumhuriyet tarihinin temelini oluşturmaktadır. İktisadi hayatın, toplumdan soyut bir şekilde ele alınması düşünülemez. Çözüm olarak uygulanan sanayileşme politikaları, iktidar kaygısına sahip olmayan bir tek parti eliyle gerçekleştirilmiştir. Ayrıca bu değişimlerin toplum üzerinde dönüşümlere yol açacak ve işçi sınıfının da planlara dahil edilmesini gündeme getirecektir.
  -Savaş Yılları ve Politikalar
     1940’lı yıllara gelindiğinde ise gündemde, Türkiye’nin kriz döneminde uyguladığı içe dönük politikaların sonucu olarak düşen ithalat ve İkinci Dünya Savaşı sebebiyle iş gücünün askere alınmasıyla düşen iç üretim bulunmaktadır.
     İktisadi gelişme göstergeleri bakımından bir kesinti ve gerileme dönemi olarak değerlendirilebilecek olan 1940-1945 yılları, 1946’da Türkiye’yi iktisat politikaları, dünya içindeki konumu ve siyasi yapısı bakımından tamamen farklı bir gelişme doğrultusunda yöneltecek yeni güç dengelerinin kurulmasına yol açan önemli bir ‘’kuluçka dönemi’’ olarak da görülebilir.(Boratav,2004:83)
     Devletin bu dönemde piyasa üzerindeki hakimiyeti sıkı bir hal almış bulunuyordu. Savaş döneminde Refik Saydam ve Şükrü Saraçoğlu hükümetleri görev yapmışlardı. Hükümetlerin temel problemleri büyük kentlerin beslenmesi, ısıtılması ve giydirilmesi bu problemin sınırı ise halk yığınlarının tahammüllerinin aşmamasıydı. Refik Saydam hükümetinin uygulamaları arasında tarım ürünlerine düşük fiyatla el koyma, çalışma sürelerinin uzatılması ve ücretlerin sınırlandırılması ile Milli Koruma Kanunu yer almaktaydı. Asker ucuza beslenmiş ve giydirilmiş; kentli nüfus ise gelir sınırları fazla zorlanmadan ekmek ve kömür sağlayabilmiştir. Şükrü Saraçoğlu hükümetiyse bu denetimleri kaldırma yada gevşetme yoluna gitti. Hükümet politikaları sonrasında savaş zenginleri kesimi ortaya çıktı. Ayrıca toplumsal açıdan Cumhuriyet tarihinin en büyük olaylarından birisi olan Varlık Vergisi bu dönemde ortaya çıkmıştır.(Boratav,2004:83,84,85)
     Varlık Vergisi, temel olarak öncelerini de içine alacak şekilde bu savaş zenginleri kesimini de içine alan ticaret burjuvazisini vergilendirmeyi amaçlamıştır. Fakat verginin tahsil biçimi yeni tartışmalara sebep olacaktı ve uygulandığı kesim büyük oranda gayri müslimlerden oluşmaktaydı. Bu nedenle hükümetin amaçladığı ile sonuçlanan arasında büyük bir sapma söz konusu olmuş, bu vergi iktisadi hayatla sınırlı kalmayıp toplumsal birçok soruna sebep olmuştur.
     İthalatın, dolayısıyla hammadde, ara malı ve yatırım malı biçimindeki üretim girdilerinin daralması ve faal nüfusun önemli bir bölümünün silah altına alınması sonunda 1940-1945 dönemi, tüm üretken sektörlerin ve milli gelirin daraldığı yıllar olarak ortaya çıkmaktadır.(Boratav,2004:86)
-Savaş yıllarının getirdiği kıtlık, ekonominin içinde bulunduğu zor durum, savaş zenginlerinin gelirlerini ellerinden almak için uygulanan adaletsiz vergi politikaları iktidardaki CHP için halk ile bir daha kapanması zor bir uçurum yaratmıştır.
  -İkinci Serbest Ekonomi Dönemi ve Dünya Ekonomisine Eklemlenme Çabaları   
     1946 yılı, siyasal hayattaki çok partili düzen denemesi ve onun getirisi olan popülist siyasetçiler ile birlikte Türkiye’nin alışık olmadığı bir görünüm çizmekteydi.1946 yılına salt iktisadi bakımdan da bir dönüm noktası niteliği kazandıran özellik, on altı yıldır kesintisiz  olarak izlenen kapalı, korumacı, dış dengeye dayalı ve içe dönük iktisat politikalarının adım adım gevşetildiği; ithalatın serbestleştirilerek büyük ölçüde artırıldığı; dış açıkların kronikleşmeye başladığı; dolayısıyla dış yardım, kredi ve yabancı sermaye yatırımlarıyla ayakta duran bir ekonomik yapının yerleşmesi olmuştur.(Boratav,2004:94)
    Sonda söyleyeceğimiz şeyi başta söyleyecek olursak,1923-1929 yıllarının serbest ticaretçi açık ekonomi özelliklerini farklı bir ortamda yeniden gündeme getiren 1946-1953 dönemini, ‘’dünya ekonomisiyle farklı bir eklemlenme denemesi’’ olarak nitelendirmemiz yanlış olmayacaktır.(Boratav,2004:95)
     Bu dönemden itibaren Türkiye’nin gündemi dış yardımlar ve krediler ile belirlenmeye başlanmıştır. Fakat Boratav’ a göre ‘’savaş sonuna 250 milyon dolarlık, yani 1946 ithalat hacminin iki mislinden daha fazla  bir döviz rezerviyle ve 1946 yılında da 100 milyon dolara yakın bir dış ticaret fazlası veren Türkiye’nin, hiçbir ekonomik mantığa dayanmadığı halde yoğun bir dış yardım arama çabasına girmesi, önce Truman Doktrini, sonra da Marshall Planı çerçevesi içinde yardım almaya başlaması’’ nın hem CHP hem DP iktidarlarında uygulanması ilginçtir. Bu durumu bahsettiğimiz dünya sistemine eklemlenme girişiminin somut sonucu olarak ele alabiliriz. Ayrıca görüldüğü üzere ekonomik hayattaki rolü açısından devlet için bir gerileme söz konusudur.1947 yılında özel teşebbüsün rolünün ve tarım ulaştırma, enerji sektörlerine verilen önceliğin arttığı, uygulanmasa da ekonomik bakışa ilişkin bir fikir sahibi olabileceğimiz, Türkiye Kalkınma Planı iktidar tarafından hazırlatılmıştır.(Boratav,2004:98)
     Bu gelişmeler, Türkiye’nin, uluslararası kapitalizmin savaş sonunda kurulan üst organlarına üye olması ve ülkenin Batılı (ve özellikle Amerikalı) uzman ve danışmanların sürekli bir uğrak yeri haline gelmesiyle birlikte gerçekleşmiştir. Türkiye, IMF, Dünya Bankası ve Avrupa İktisadi İşbirliği Örgütü’ne 1947’de,NATO’ya 1952’de üye olmuştur.1946 Nisanında Missouri zırhlısının İstanbul’u ziyaretiyle Türkiye-Amerika yakınlaşması, gösterişli bir biçimde, Türk kamuoyuna da benimsetildi. Bu yakınlaşma, Türkiye’nin 1950 yılında Kore Savaşına katılma kararı ile pekişecektir. Çoğu Amerikalı olan ve sistemli bir biçimde devletçi korumacı politikalara son verilmesini, Türkiye üzerindeki inceleme, öneri ve raporları ile telkin eden yabancı danışmanlar, iktisat politikalarının biçimlenmesinde rol oynayan dışsal etkenlerin arasında sayılabilir. Belli bir süre sonra, Amerikan kurumlarında ve üniversitelerinde ‘’yetiştirilen’’ Türk uzmanlar, aynı doğrultudaki önerilen hararetli savunucuları ve uygulayacıları olarak Türkiye Cumhuriyeti kamu yönetimine de egemen olacaklardı.(Boratav,2004:101)
     Türkiye’nin bu dönemde izlediği politikalar dünya kapitalizmine bir hammadde sağlayıcısı olarak bütünleşme eğilimini göstermektedir. Dönem boyunca tarımın ortalama büyüme hızı %13.2’yi bulmuş ve %9.2’lik sınai büyüme hızını belirgin bir biçimde aşmıştır. Tarım kesiminin milli hasıla içindeki payı 1946-47 ortalaması olarak %42.0 iken, 1952-53’te bu oran %45.2’ye çıkmıştır. Aynı yıllar için sanayi sektörünün payı ise %15.2’den %13.5’e düşmüştür. Bu gelişme biçimi, bu dönemin dünya ekonomisi ile hammaddeci ihtisaslaşmaya dayanan bütünleşme eğiliminin bir yansımasıdır.(Boratav,2004:101)
     1946-53 dönemindeki tarım merkezli hızlı büyüme, ithalatın artması ve pazar ekonomisinin buna bağlı olarak genişlemesi halk tabakalarının yaşam standartlarına yansımış ve mülkiyet ilişkilerini güçlendirmiştir. Ayrıca dünya ekonomisine entegre olma yolunda izlenen politikalar dış yardımların önemini arttırmış Türkiye’nin güçlü kapitalistleşme sürecini erken tamamlamış ülkelerine bağımlı olmasına sebep olmuştur. Bu doğrultuda da Türkiye dünya ekonomisinde açık pazar, ucuz iş gücü ve hammadde sağlayıcısı olarak konumlanmıştır.
     Söz konusu yılların halk tabakalarına yansıması Boratav’a göre: ’’tüm sosyal grupların mutlak durumlarının ve yaşam koşullarının düzeldiği, reel gelirlerinin arttığı; buna karşılık ücretli-maaşlı grupların göreli durumlarının gerilediği; genel olarak mülk gelirlerinin ve özellikle ticaret sermayesinin milli hasıladan paylarının arttığı; geniş köylü kitlelerinin ise fiyat hareketleri nedeniyle bozulan bölüşüm ilişkilerini, üretim dinamizmi içinde fazlasıyla telafi edebilecekleri’’ şeklinde gerçekleşmiştir.
     Sermaye birikimi açısından bu yılların ticaret sermayesine dönük gelişim sağladığını saptamak önemlidir. Zira 1954 yılından itibaren dış ekonomiye dönük getirilen sınırlamalar iki dönüşüme işaret etmektedir: İçe dönük birikim süreci yani ithal ikameci yaklaşım ve söz konusu ticaret burjuvazisinin, sanayi burjuvazisine dönüşmesi. İnceleme nesnemiz olan Devlet Planlama Teşkilatı’nın en önemli yönlerinden birisi işte bu birikim sürecinin kurumsallaşmasının sonucu olmasıdır.
     Ülke içindeki ticari sermayenin, sanayi sermayesine dönüşüm süreci çerçevesinde,1950’lerin ortalarından itibaren fiili olarak yürütülen korumacı politikaların kurumsallaştırılmasına dönük çabaların, 1958 krizi sonrasında hızlandığı görülmektedir. Bu dönemde daha çok uluslararası kurumlardan gelen öneriler çerçevesinde , içe dönük birikim modelinin genel çerçevesini hazırlamak üzere düşünülen Koordinasyon Bakanlığı kurulmuştur.27 Mayıs 1960’ta yapılan askeri müdahaleden sonra ise , bu döneme kadar fiili olarak uygulanan içe dönük/ithal ikameci birikim modeli, Devlet Planlama Teşkilatı’nın(DPT) kuruluşuyla ‘’resmi’’ olarak uygulanmaya başlamıştır.(Aktaran Akçay,2007:52)
     Çalışmamızın bu bölümünde Türkiye’nin, ekonomik gelişme sürecini, ekonomi politikalarını ve kaçınılmaz olarak siyasi ilişkilerini, özel mülkiyet ve gelişim sürecini ve son olarak da dünya ekonomisine eklemlenmesini ele aldık.

1960’LI YILLAR VE DEVLET PLANLAMA TEŞKİLATI
     Devlet Planlama Teşkilatı, ulusal çapta merkezi bir planlama örgütüdür. Ortaya çıktığı dönemdeki Türkiye’nin ve uluslararası alanın özelliklerini çalışmamızın bu kısmına kadar anlatmaya çalıştık. Şimdi çalışmamızın nesnesi Devlet Planlama Teşkilatı’na ve geçirdiği değişimlere eğileceğiz. Fakat bu noktada ulusal planlamayı tanımlamamız çalışmamız için faydalı olacaktır. Ulusal planlama, öngörülen bir süre içerisinde ulaşılmak üzere ulusal ve uluslararası düzlemde ekonomik, siyasi ya da toplumsal hedefleri belirleme ve ulusal kaynakları bu hedefler doğrultusunda harekete geçirme eylemidir. Ulusal planlamanın içeriğini, eğitim, sağlık, insan gücü, sosyal güvenlik, kentleşme, spor, kültür gibi toplumsal; çevre, doğal kaynaklar, ulaşım, enerji, teknoloji gibi fiziksel ya da teknik; üretim, tüketim, gelir dağılımı gibi ekonomik konular oluşturabilir.(Sezen, 1994: 20)
      
  -İthal İkameci Sermaye Birikiminin Kurumsallaşması: Devlet Planlama Teşkilatı  
     Önceki bölümde DPT’nin ithal ikameci politikalar çerçevesinde kurulduğunu söylemiştik. Peki Türkiye’yi ithal ikameci politikalara yönlendiren şey neydi? Bunun için 1958 yılına bakmak gerekmektedir. Bu yılların önemi Türkiye’nin dış yardım yani kredi ve borç kaynaklarının tükenmiş olmasıdır.
  ‘’1958 krizine gelene kadar geçen sürede 1950’lerin başında uygulanan dış ticaretin serbestleştirilmesi politikası sonucunda ,ithalat patlaması yaşanmış ve dövize olan ihtiyaç artmıştır. O dönemde Türkiye’nin döviz kazanma imkanları da oldukça sınırlıdır. İhraç malları birkaç tarım ürününden ibaretken, herhangi bir sanayi malı ihraç edilememektedir. Başka bir değişle ihracat yolu ile döviz kazanılamamaktadır. Her ne kadar 1954 yılından itibaren ithalatta kısıtlamalara gidilerek, dış denge kurulmaya çalışılsa da bu politikada başarılı olunamamıştır. Bu nedenle özellikle 1950’lerin sonlarına doğru, dış yardım ya da borç gittikçe önemli hale gelmeye başlamıştır. Bu sürecin sonunda ise ,yeni borçlar alabilmek için uluslararası kurumların taleplerine uyum sağlanması gerekmektedir.’’
    
Buna göre her ne kadar içe dönük sermaye birikimini amaç edinse de DPT büyük oranda dış aktörler tarafından planlama hakkındaki önerileri doğrultusunda oluşturulmuştur. Daha önce de bahsettiğimiz Koordinasyon Bakanlığı OEEC’nin Türkiye hakkındaki raporunda yer alması ve görevlerinin tanımlanması dış aktörlerin ne kadar etkili olduğuna örnek verilebilir. Fakat bu salt şekilde öneriyi gerçekleştirme ilişkisi değil içe dönük birikim modelinin de ihtiyaçlarının karşılanması amacı güden bir uygulamadır.
     Uluslararası kurumların rapor faaliyetleri ve önerilerinin ne kadar önemli ve yaptırım gücü yüksek olduğunu anlamak için planlamanın ilk adımlarının, serbest ekonomiyi savunan ve planlamayı devletçi bir anlayışın yansıması olarak gören Demokrat Parti iktidarı yıllarında başladığını unutmamak gerekir.
     DPT’nin oluşumunda görüldüğü üzere karmaşık ilişkiler söz konusudur. Sonuç olarak ekonomik sorunlara çözüm bulmak isteyen askeri rejim,20 Haziran 1960’da açıklanan Bakanlar Kurulu kararıyla devlet harcamalarını planlı şekilde yapacak merkezi bir örgütlenme olan DPT’yi kurmuşlardır.
     91 sayılı yasaya göre DPT aşağıdaki görevleri yerine getirmekle yükümlüdür:
     1.’’Memleketin tabii, beşeri ve iktisadi her türlü kaynak imkanlarını tam bir şekilde tespit ederek takip edecek iktisadi ve sosyal politikayı ve hedefleri tayinde Hükümete yardımcı olmak;
     2.Muhtelif Bakanlıkların iktisadi politikayı ilgilendiren faaliyetlerinde koordinasyonu temin etmek için tavsiyelerde bulunmak ve bu hususlarda müşavirlik yapmak;
     3.Hükümetçe kabul edilen hedefleri gerçekleştirecek uzun ve kısa vadeli planlar hazırlamak;
     4.Planların başarı ile uygulanabilmesi için ilgili daire ve müesseselerle mahalli idarelerin kuruluş ve işleyişlerinin ıslahı hususunda tavsiyelerde bulunmak;
     5.Planın uygulanmasını takip etmek, değerlendirmek ve gerekli hallerde planda değişiklikler yapmak;
     6.Özel sektörün faaliyetlerini planın hedef ve gayelerine uygun bir şekilde teşvik ve tanzim edecek tedbirleri tavsiye etmek’’(Aktaran Akçay, 2007:77)
     Kuruluş kanununda verilen yetkilere bakıldığında, DPT’nin siyasal iktidarların alacağı temel kararlar doğrultusunda onlara ‘’yardımcı olan’’, ‘’tavsiyelerde bulunan’’, ve ‘’müşavirlik yapan’’ bir kurum olduğu görülmektedir.
     Ayrıca DPT’ye, gelecek iktidarların baskılarından ve faaliyetlerinden korumak adına anayasal statü sağlanmıştır.1961 Anayasası 129.maddeye göre:
‘’İktisadi, sosyal ve kültürel kalkınma plana bağlanır. Kalkınma bu plana göre gerçekleşir.
 Devlet Planlama Teşkilatının kuruluş ve görevleri, planın hazırlanmasında, yürürlüğe konmasında, uygulanmasında ve değiştirilmesinde gözetilecek esaslar ve planın bütünlüğünü bozacak değişikliklerin önlenmesini sağlayacak tedbirler özel kanunla düzenlenir.’’

     91 sayılı yasaya göre DPT’nin, YPK ve Merkez Teşkilatı olmak üzere iki ana organı vardır. Merkez Teşkilatının alt birimlerinde ise İktisadi Planlama Dairesi, Sosyal Planlama Dairesi ve Koordinasyon Dairesi yer almaktadır. Söz konusu yasaya göre İktisadi Planlama Dairesi kısa ve uzun vadeli genel ve bölgesel planları yapmakla, Sosyal Planlama Dairesi sosyal problemlerin çözümlenmesi için kısa ve uzun vadeli planlar hazırlamakla ve Koordinasyon Dairesi de planın uygulanması sırasında gerekli koordinasyonu sağlamakla görevlendirilmiştir.(Akçay, 2007:78)
     91 sayılı yasaya göre DPT’nin sahip olduğu bir diğer temel organ Yüksek Planlama Kurulu(YPK)’dur. Buna göre YPK ‘’iktisadi ve sosyal politika hedeflerinin tayininde Bakanlar Kuruluna yardımcı olmak ve hazırlanacak planları Bakanlar Kuruluna sunulmadan önce, tayin edilen hedeflere uygunluk ve kifayet derecesi bakımından incelemek’’ ile görevlendirilmiştir. YPK, bileşimi Başbakan (veya Başbakan Yardımcısı) ve Bakanlar Kurulundan seçilen üç Bakan ile DPT Müsteşarı ve üç daire başkanından oluşmaktadır. Yani YPK bu bileşenleriyle yarı teknik, yarı siyasi bir organ olarak tasarlanmıştır.(Akçay,2007:78)
     DPT’nin Türk idare sistemindeki yerine bakıldığında ise, Başbakanlığa bağlı bir Müsteşarlık olarak örgütlendiği görülmektedir. DPT’nin kuruluş kanununda, kalkınma planının hükümetin ekonomik ve sosyal politikasını yansıtacağı ve bunun yürütülmesinden de Bakanlar Kurulu’nun ve Başbakanın sorumlu olduğu gerekçesiyle, DPT’nin herhangi bir bakanlığa bağlı olarak kurulmasından kaçınıldığı ifade edilmiştir.(Aktaran Akçay,2007:81)
     DPT’nin Başbakanlığa bağlı Müsteşarlık olarak örgütlenmesi hükümetlerin altında etkisiz kalma veya hükümetlerin güdümünde faaliyet gerçekleştirme tehlikelerini barındırmaktadır. Fakat YPK kendisine özgün yapısıyla ekonomik ve sosyal politikalarda DPT’nin önemini korumuştur.
     DPT ile birlikte kamu bürokrasisine de yeni bir işlerlik, davranış kalıbı getirilmiştir. DPT öncesinde, kamu bürokrasisinin planlı çalışma tarzına alışık olmayışı ve devlet dairelerinin, planlama için çok önemli olan koordinasyonu güç kılan şekillerde örgütlenmesi ile kayıt geleneğinin eksik olması anlayışı hakimdi. Ayrıca DPT’nin üstlendiği görevlerin öncesinde kendi yetki alanları içinde olması sebebiyle DPT’ye karşı tavır takınan bürokratik örgütlenmeler söz konusu olmuştur. Bürokrasi içerisindeki bu çatışma bazı aksaklıklara yol açmıştır. Örneğin DPT’nin istediği bilgileri vermeme, raporları sağlamama gibi tutumlar sergilenmiştir.(Akçay,2007:86-87) Bu doğrultuda planlama alışkanlığını sağlamak adına bu problemler odağında, geçiş dönemi niteliğinde bir 1962 programı hazırlanmıştır.
 
  -DPT: Kamuda Yeni Bir Tarz ve İlk Planlar
     Teşkilat 1962 programından sonra hızla I. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın (BBYKP) hazırlanmasına başlamıştır. Buna göre; Belirlenen plan hedef ve stratejisinin amacı ‘’hürriyet düzeni içinde kalkınma, yüksek ve devamlı reel gelir artışı ve bunun sonucu olarak istihlak artışı, fertler arasında adil gelir dağılışı ve bölgeler arasında dengeli kalkınma’’ olarak tespit edilmiştir.(Aktaran Akçay,2007:88)
     BBYKP’nın bir diğer önemli konusu tarımsal reformları barındırmasıdır. Bu durum o dönemde mecliste ciddi bir toprak ağası topluluğunun plancılarla siyasetçiler arasında bir uzlaşmaya sebep olmuştur. Planların hukuksal geçerlilik kazanması için 91 sayılı yasa gereği Meclis tarafından onaylanması gerektiğinden söz konusu planın ve sonraki planların hem yapılma hem de uygulanma süreçlerindeki sıkıntıların ilki bu sebeple gerçekleşmiş YPK’nın bürokrasi kanadının istifasıyla sonuçlanmıştır.(Akçay,2007:88-89)
     Plancıların istifa nedenleri olarak gösterilen planın finansmanı meselesi aslında Türkiye’nin 1960’lı yıllardaki toplumsal yapısı açısından kritik bir konudur .Bu noktada DPT tarımsal kesimin vergilendirilmesini savunurken; hükümet çalışan kesimlerin vergilendirilmesini hedefleyen dolaysız vergileri ön plana çıkarmaktadır. Buradaki ihtilaf, aslında yaşanan sınıfsal bir çatışmanın ürünüdür.(Akçay,2007:95) Buna göre devlet aygıtının vergi toplama yetkisi ve gücünün toplumsal ilişkilerden bağımsız düşünülemeyeceğini başka bir deyişle DPT’nin tam da bu toplumsal ilişkilerin somut görünümü olarak konumlandığını görebiliriz.
     DPT’nin siyasilerin işine gelmeyecek raporları sonucunda birçok istifa yaşadığını tahmin etmek zor değildir. Çalışmamızda müsteşarların dönemleri ayrı ayrı ele alınmayacak bütünsellik oluşturulmaya çalışılacaktır.
  1965 koalisyonu
     Adalet Partisi’nin (AP) ağırlıkta olduğu bir koalisyon söz konusudur. AP’nin ekonomik yaklaşımında, yeni gelişen ve özel kesimin o dönem güncel olan tüm talepleri görülmektedir. AP’nin planlamaya ve DPT’ye bakışı da bu çerçevede anlamlı hale gelmektedir. Buna göre AP Genel Başkanı olduktan sonra Demirel, ‘’planlı bir şekilde kalkınılacaktır. Ancak plan, çelik bir ceket olmamalıdır’’ diyerek planı kendi ilkeleri doğrultusunda değiştireceklerini ifade etmiştir.(Akçay,2007:116) Ayrıca ‘’devlet bünyesi içindeki dairelerle hükümet arasında itilaf söz konusu olamaz. Hükümet emir verir daire onu yerine getirir.’’ diyerek DPT’ye karşı olan tutumunu da belirtmiştir.(Akçay,2007:117) DPT’nin bu süreç boyunca yıpratıldığını, etkisinin azaldığını gözlemleyebiliriz. Öyle ki 1966 yılına gelindiğinde gerçekleşen birçok istifanın sebepleri şu şekilde sıralanmıştır:
     1.’’Politikacıların getirdikleri herhangi bir konuya itiraz edilmemekte, ancak plancıların isteklerini yerine getirmek için herhangi bir çaba gösterilmemektedir.
     2.Hükümet herhangi bir konuda Planlamadan yazılı rapor kabul etmemektedir.
     3.Planlamadan ayrılmak isteyenlere herhangi bir güçlük çıkarılmamakta, bunların yerine yeterli bilgi sahip oldukları şüpheli kişiler tayin edilmektedir.
     4.Plancılar arasında bir çeşit ‘’uyutma’’ olarak nitelendirilen bu politika sonunda DPT içinde çalışma heyecanı, yaratıcı hava kalmamıştır.’’(Aktaran Akçay,2007:123)
     Plancıların şikayetlerinden anlaşıldığı üzere, kurum kurulduğu dönemdeki etkinliğinden ve verimliliğinden çok uzaklaşmış, siyasetçilerin atama, görmezden gelme, uygulamama gibi araçlarla etkisizleştirilmiştir. Bu sürecin sonucu olarak, DPT ‘’kamu yönetimi içindeki etkinliğini büyük ölçüde kaybetmiş, kanunların kendisine yüklemiş oldukları sorumlulukları, toplumun kendisinden beklediği nitelikte yerine getiremeyecek’’ bir kurum haline getirilmiştir.(Aktaran Akçay,2007:124)
Turgut Özal dönemi
     31 Ocak 1967 tarihine gelindiğinde ise, 28 Şubat 1966’dan beri devam eden 11 aylık süreç (DPT’de vekaleten süren yönetim) sonuçlanmış ve Turgut Özal DPT Müsteşarı olarak atanmıştır. Özal’ın Müsteşarlığı döneminde, DPT ile siyasal iktidar arasında önceki dönemlerde görülen uyuşmazlıklara, hatta istifalara kadar varan tartışmalara rastlanmamış ve Özal,21 Nisan 1971’e dek sürecek bu dört yıllık dönemde görevine devam etmiştir.(Akçay, 2007:125)
     Dönemin DPT açısından önemli değişiklikler içerdiğini söylemeliyiz. İlk olarak AP iktidarında hazırlanan Kalkınma Planının Uygulanması Esaslarına Dair Kanun, sanayiyi teşvik uygulamalarını yürütmek üzere önce Başbakanlığa bağlı olarak kurulan Yatırımları ve İhracatı Geliştirme ve Teşvik Bürosu daha sonra DPT’ye bağlanmıştır. Bu düzenleme dışında, planın uygulanması kanunu ile yapılan ikinci değişiklik sonucunda DPT’nin bünyesine yeni bir organ daha dahil edilmiştir. Buna göre yapılan düzenleme ile, 18 Ocak 1954’te kurulan Yabancı Sermayeyi Teşvik Komitesi lağvedilerek, bundan sonra yabancı sermayeyi teşvik görevi DPT’ye verilmiştir.(Aktaran Akçay,2007:126) Yasa ile birlikte DPT’nin özel sektöre destek olma misyonu güçlendirilmiş bir tür kaynak aktarım kanalı görevi görmesi sağlanmıştır.
     AP hükümetinin planın uygulaması yasasını savunan görüşlere ve toplumsal kesimlere bakıldığında, bu yasadan kimlerin yararlanacağı daha da açık hale gelmektedir. Bir başka değişle, bu yasayla getirilen teşvik uygulamaları ile kamu kaynaklarından oluşturulan fonlar özel kesime tahsis edilmekte; vergi indirimleri, yatırım kolaylıkları ve teşvikleri gibi yollarla özel sektöre kaynak aktarılmaktadır. Bu sürecin DPT’ye etkileri ise , olumsuz olmuş ve DPT’nin kurumsal yapısı ciddi bir deformasyona uğramıştır. Buna göre DPT, yabancı sermaye ve teşvik için ayrılan fonları organize eden, yatırımlar için getirilen vergi kolaylıkları ve gümrük muafiyetleri ile ilgili konuları düzenleyen bir kurum haline gelmiştir. Bu işlevleri yerine getirmek için DPT bünyesinde kurulan Teşvik ve Uygulama Dairesi’nin görevi ise özel kesim için ‘’teşvik belgesi’’ vermektir. Teşvik belgesi alan özel girişimci ise türlü borç alma olanaklarından ve pek çok vergi bağışıklığından yararlanmaktadır.(Aktaran Akçay,2007:127)
     DPT’nin uzun vadeli plan yapma yetkisinin ve teknik görevlerinin bu şekilde eksiltildiğini görüyoruz. Söz konusu yasa ile birlikte DPT kağıt işleriyle uğraşan, kısa dönemli projeleri merkezine alan özel sektör destekçisi bir kurum haline gelmiştir.
     Özal’ın Müsteşarlığı döneminde görülen bir diğer önemli gelişme de, DPT’nin personel politikasında meydana gelen değişikliktir. Buna göre DPT’nin kuruluş dönemi için personel sayısı olarak dar olan ancak etkinliği ve niteliği yüksek bir kurum öngörülmüşken, bu yapı özellikle 1968’de Teşvik ve Uygulama Dairesinin kurulması ile birlikte değişmeye başlamıştır. Bu sürecin en önemli nedenlerinden biri özellikle 1965 yılından sonra uygulanmaya başlayan, personel alımında yapılan objektif kriterlerle oluşturulmuş sınav sisteminin gevşetilmesidir.Personel alımında yapılan sınav sisteminin gevşetilmesi süreci, 1968 yılına gelindiğinde gittikçe hızlanmış ve bu dönemde alınan personel için yazılı sınav uygulaması dahi yapılmamıştır.(Akçay,2007:129)
     Bu dönemde DPT personel politikasında yaşanan bir başka değişim de kadrolu çalışanların sayısının hızla azalması ve sözleşmeli personel istihdamının artmasıdır. Buna göre ‘’1960’da %100 olan toplam plancıların içindeki kadrolu plancıların oranı 1964’te %45’e, 1969 yılında ise %9.7’ye düşmüştür.(Aktaran Akçay, 2007:129) DPT’de personel politikası olarak sözleşmeli istihdamın tercih edilmesi ve sözleşmeli personeli sözlü sınavlarla işe alınması, sonuçta DPT’deki eski plancılar ile yeni işe alınanlar arasında bir uyumsuzluğun yaşanmasına sebep olmuştur.(Akçay,2007:130)
     12 Mart 1971 ile başlayan ve 1973’ kadar süren ara dönemde DPT’nin ve yapmış olduğu planların etkisi, hem süregelen kurumsal deformasyon hem de Meclis’in parçalı ve istikrarsız yapısından ötürü sekteye uğramıştır. Söz konusu dönemde DPT’nin gündeminde Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı bulunmaktadır. –ÜBYKP, siyasal istikrarsızlığın yaşandığı ve askeri müdahalenin ardından kurulan hükümetlerin sürekliliğinin olmadığı bir atmosferde hazırlanmıştır.12 Mart müdahalesinden sonraki üç teknokrat ağırlıklı hükümet gören bu plan son haliyle Meclis görüşmelerinde de AP tarafından şiddetle eleştirilmiş, DPT için zor zamanlar yaşanmıştır.(Akçay,2007:133-134)
     AP’nin eleştirileri ile birlikte planda yapılan önemli değişiklikler şunlardır:
     1.’’Stratejik madenlerin kamu tekeline alınacağını öngören plan hükmü AP ve Demokratik Parti (DP) oylarıyla plandan çıkarılmıştır.
     2.Petro-Kimya komplekslerinin sadece devlet tekelinde tutulmasını öngören plan hükmü de değiştirilmiş, bu sektör de özel sektöre açık tutulmuştur.
     3.Deniz Yolları yolcu taşımacılığını da Denizcilik Bankası yanında özel sektörün de yapması sağlayan değişiklik önergesi de yine AP ve DP oylarıyla kabul edilmiştir.’’(Aktaran Akçay,2007:135)
     DPT’nin kanunlarda tanımlanan görev ve yetkilerinin, siyasi partilerin mikro ölçekte ve seçim odaklı politikalarıyla nasıl dönüştüğünü görmek çalışmamız açısından son derece önemlidir.
     Coşkun Ürünlü, DPT’nin bu değişimine ‘’planlamanın kış uykusu’’ benzetmesiyle şu çıkarımı yapmıştır; ’’Kalkınma planları, kamu yararı gözetilerek değil ‘’yatırımları piyasa güçlerine göre yöneltmenin en iyi olduğuna dair doğmalara sahip kişilerin iradesi altında’’ hazırlanmıştır.’’ Bu noktada DPT’nin karar mekanizmalarından gitgide uzaklaştığını görebiliriz.
-DPT’nin siyasal iktidarın emirlerini yerine getiren bu yapısı 1978’de Bilsay Kuruç’un, CHP’nin kurduğu hükümet döneminde DPT Müsteşarı olmasına kadar sürmüştür. Kuruç’un DPT Müsteşarlığı dönemindeki en önemli gelişme, yaşanan ekonomik krizden nasıl çıkılacağına ilişkin çözüm yollarının tartışılması sırasında hükümet ile DPT arasında ortaya çıkan gerginliktir. Buna göre 1978 yılına gelindiğinde, içe yönelik birikim modelinin temel unsurlarından biri olan ve ithal ikamesinin gerçekleştirilmesini sağlayan döviz rezervleri tükenmiş ve sistemin sürdürülebilmesi için dış borç bulunması zorunlu hale gelmiştir. Bu durumda dış borç bulunabilmesinin tek yolu da IMF ile anlaşılması olarak belirmiştir. DPT ile hükümet arasında yaşanan gerginliğin temel sebebi bu noktada düğümlenmektedir. Dönemin İktisadi Planlama Dairesi Başkanı Oktar Türel, IMF ile ilgili şöyle bir değerlendirme yapmıştır:
    ‘’IMF emperyalist bir kuruluştur… IMF gerçekte gelişmiş ülkelerin çıkarlarını koruyor. Gelişmekte olan ülkelerin çıkarları ile IMF kararları çelişiyor. IMF gelişmekte olan ülkeleri fakirlik çemberinde tutan bir kuruluştur. Onun için dikkatli olmak zorundayız. Bunlar da yetmiyor, az gelişmiş ülkelere dürüst davranmıyorlar. Ülkelere sürekli politik gerekçeler ileri sürüyorlar. Ama, bunu gayet kurnaz bir biçimde yapıyorlar, teknik işlemler sırasında sürekli politik gerekçeler ileri sürüyorlar ve teknik işlemler gerçekleştirilirken, politik isteklerini de aynen kabul ettirmeye çalışıyorlar.’’ (aktaran, Akçay,2007:146)
     Kuruç’un döneminde DPT ile hükümet arasında IMF konusunda yaşanan fikir ayrılığının dışında farklı konularda da anlaşmazlıklar olmuştur. Bu anlaşmazlıklardan biri hükümetin uçak, tren ve demiryolu ulaşımına zam yapması girişimi üzerine yaşanmıştır. Buna göre DPT, yapılmak istenen bu zamlara ‘’karayolunu özendirdiği gerekçesi ile’’ karşı çıkmıştır (Aktaran, Akçay, 2007:147). Hükümet ile DPT arasında tartışma yaratan bir başka konu ise, enflasyonun dizginlenmesi için işçi ücretlerinin dondurulması girişimidir. Buna göre DPT, ‘’fiyat artışları, işçi ücretlerinin yüksekliğinden değil, işverenlerin kar oranlarının yüksekliğinden kaynaklanıyor’’ görüşünü savunarak bu girişime karşı çıkmıştır (Aktaran, Akçay, 2007).
     Ayrıca Bilsay Kuruç döneminde gerçekleştirilen Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı, Dünya Bankası ve IMF tarafından şiddetle eleştirilmiş, bu örgütler planda yer alan yatırımların ertelenip, Türkiye’nin ihracat ürünlerine ağırlık vermesi gerektiğini, ağır sanayi planlarını iptal etmesini istemişlerdir. IMF ve Dünya Bankası’nın Türkiye üzerindeki etkisi gelecek dönemlerde giderek artacaktır.
     2 Aralık 1979’a gelindiğinde, hükümet AP’nin elindeydi ve DPT’de büyük bir kadro değişikliği gerçekleşmişti. Bİlsay Kuruç görevden alınarak, Turgut Özal ikinci kez DPT Müsteşarı olmuştur. Bu dönemin şüphesiz ki en önemli olayı 24 Ocak Kararlarıdır. Dünya Bankası ve IMF’nin raporlarında piyasa ekonomisinin Türkiye’de gereği gibi işleyememesi, yabancı sermayenin ülkede iş yapabilmesinin kısıtlandığına dair veriler yer almaktaydı. Özellikle popülist siyaset araçlarının yaygın olduğu bu yıllar dolaylı olarak yüksek kamu harcamaları ve yatırımlarını gerekli kılmaktaydı. Piyasa ekonomisini savunan AP bile bu kamu harcamalarını kısıtlamaya yanaşmamaktaydı.
     Döviz sıkıntılarından ötürü hükümetin bu raporların yaptırımlarına uymaktan başka bir yol kalmamıştı. 24 Ocak günü oldukça uzun ve tartışmalı geçen bir Bakanlar Kurulu toplantısında istikrar paketi görüşülmüş ve paketin içerdiği önlemler yasalaşmıştır. Buna göre ‘’ekonomiyi yeniden canlandırmak, ihracatı teşvik, döviz gelirlerini arttırmak, üretimi ve yatırımları hızlandırmak’’ (Aktaran, Akçay,2007:159) amacıyla hazırlanan 24 Ocak kararları çerçevesinde, açıklanan bazı önlemler şunlardır:
     1.Hizmetin daha rasyonel bir şekilde yürütülmesi ve işlemlere çabukluk kazandırılması amacıyla çeşitli Bakanlık ve kuruluşlara dağıtılmış bulunan görev ve yetkilerin bir merkezden yürütülmesinin daha yararlı olacağı düşünülerek Başbakanlık bünyesinde ‘Yabancı Sermaye Dairesi’ kurulması kararlaştırılmıştır.
     2.Teşvik tedbirlerini bir merkezden yürütmek, gerekli koordinasyon ve çabukluğu sağlamak amacıyla, Ticaret ve Sanayi ve Teknoloji Bakanlıkları bünyelerinde bulunan Teşvik ve Uygulama Genel Müdürlüklerinin bütün görev ve yetkileriyle birlikte, Başbakanlık bünyesinde ‘’Teşvik ve Uygulama Dairesi’’ kurulması kararlaştırılmıştır.
     3.Başbakanlık Müsteşarının başkanlığında, ekonomi ile ilgili bürokrasinin katılacağı ‘’Para ve Kredi Kurulu’’ kurulmuştur.
     4.Yabancı sermayeye kolaylık sağlanmıştır.
     5.KİT’ler tarafından üretilen ‘’Temel Mal ve Hizmetlerin’’ kapsamı daraltılmış ve bu mal ve hizmetlerinin fiyatlarının tespit edilmesinde ilgili teşekküller serbest bırakılmıştır.(Akçay,2007:159-160)
     Ekonomiyle ilgili karar mekanizmalarının yürütme tekeline geçtiği açıktır. DPT’nin ve hatta bazı bakanlıkların ekonomiye ilişkin görevleri direk Başbakanlık bünyesindeki dairelerle, yani bizzat hükümet eliyle görülmeye başlanmıştır.
     Özetlemek gerekirse 24 Ocak kararlarının arifesinde gerçekleştirilen kadro değişiklikleriyle birlikte ekonomide köklü değişimleri ifade eden reformların karşısında herhangi bir muhalefet istenmemiştir.
     24 Ocak Kararları gibi ekonominin tümünü belirleyen kararların alınma sürecinde ise, DPT’den hemen hemen  hiç yararlanılmamış ve DPT’nin kuruluş yasasında tarif edilen, hükümetin ekonomik kararları almasında ona müşavirlik yapması işlevi tamamen askıya alınmıştır. Bu anlamıyla 24 Ocak Kararlarının alınış tarzı, kararların içeriğinin getirdiği etkilerin dışında, ekonomiyle ilgili kamu bürokrasisinin işleyişinde ve de 1960’lardan beri kurulmaya çalışılan planlama mekanizmasında köklü değişiklikler yaratan bir sürecin başlangıcı olmuştur.(Akçay,2007:162)

  -1980 SONRASI: YENİ DÜNYA DÜZENİ VE DPT
    
     DPT’nin 1980’den sonra görülen ilk değişen yönü, siyasal iktidarla ilişkilerin genellikle uyum içerisinde gitmesidir. Bunda İkinci Özal Müsteşarlığı döneminde yapılan atamaların büyük payı vardır.
     1980 sonrasında DPT ile ilgili birçok hukuki düzenleme yapılmıştır. Ancak DPT’nin hukuki yapısı ile ilgili olarak yapılan değişikliklerde, iki dönüm noktası dikkat çekmektedir. Bunlardan ilki, 24 Ocak kararları ile başlayıp 1991 yılına dek süren, dışa dönük/ihracata dayalı birikim modelinin kurulması sürecinde, DPT’nin planlama yerine, ihracatı teşvik fonksiyonunun öne çıktığı ve bu yönde hukuki değişikliklerin yapıldığı dönemdir. İkincisi ise,1994 yılında yapılan ve özellikle teşvik ve yabancı sermaye ile ilgili birimlerin Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’na (HDTM) bağlanmasından sonra, DPT’nin kaynak tahsis mekanizmalarındaki etkinliğinin sınırlandığı ve kurumun, daha çok yapısal uyum sürecine izleme ile görevlendirildiği değişikliklerdir.(Akçay, 2007:165)
     Bu dönemde DPT ile ilgili en önemli değişim şüphesiz ki 1982 Anayasası ile gerçekleşmiştir.1982 Anayasası, 1961 Anayasasında olduğu gibi kalkınmanın ‘’ekonomik, sosyal ve kültürel’’ yönden planlanmasını bir devlet görevi olarak saymaktadır. Ancak 1961 Anayasasında bu görev, Anayasanın ‘’devletin temel görevleri’’ bölümünde yer alırken, 1982 Anayasasında ‘’ekonomik hükümler’’ bölümünde bulunmaktadır.(Aktaran Akçay,2007:167) 1982 Anayasasında DPT ile ilgili yapılan bir başka değişiklik ise, kurumun anayasallık statüsüyle ilgilidir. Buna göre 1961 Anayasasında, kalkınma planlamasını yapacak kurum olarak, doğrudan DPT’nin ismi yer alırken, 1982 Anayasasında ‘’… bu amaçla gerekli teşkilatı kurmak Devletin görevidir’’ (Aktaran Akçay,2007:167) ifadesine yer verilmiş, böylece kalkınma planlamasının yapılmasından sorumlu olacak kurum açıkça belirtilmemiştir. Daha açık bir ifadeyle 1982 Anayasasında planlama yapacak kurumun belirtilmemesi ile, 1960-1980 döneminde DPT’nin etkinliğinin önemli dayanaklarından biri olan ‘’anayasallık’’ statüsü ortadan kaldırılmıştır.(Akçay,2007:167)
     1983 yılında hükümet etme yetkisi ve görevi Turgut Özal’ın Anavatan Partisindeydi (ANAP). Bu hükümetin çıkardığı 223 sayılı KHK ile DPT’nin değiştirilen görevleri şunlardır:
     1. 91 sayılı kanunun ikinci maddesinde belirtilen, ‘’Memleketin tabi, beşeri ve iktisadi her türlü kaynak ve imkanını tam bir şekilde tespit ederek takip edilecek iktisadi ve sosyal politikayı ve hedefleri tayinde Hükümete yardımcı olmak’’ hükmü, 223 sayılı KHK ile ‘’… Hükümete müşavirlik yapmak’’ şeklinde değiştirilmiştir.
     2. 91 sayılı kanunun ikinci maddesinde belirtilen, ‘’Planların başarı ile uygulanabilmesi için ilgili daire ve müesseselerle mahalli kuruluş ve işleyişlerin ıslahı hususunda tavsiyelerde bulunmak’’ hükmü 223 sayılı KHK ile ‘’… görüş ve tekliflerde bulunmak’’ şeklinde değiştirilmiştir.
     Ana hizmet birimleri ile ilgili yapılan değişiklikler:
     1. Planlama, koordinasyon ve uygulama ile ilgili üç Müsteşar Yardımcılığı kurulmuştur.
     2. Var olan yedi ana hizmet birimine, ‘’Serbest Bölgeler Başkanlığı’’ eklenmiştir.
     3. DPT’ye görevi ile ilgili uluslararası ekonomik kuruluşlar ile ilişkisi göstermesi için, ‘’yurtdışı teşkilatı’’ kurna izin verilmiştir.(Akçay,2007:168)
     YPK ile ilgili düzenleme:
 91 sayılı kanuna göre dört plancı ve dört kabine üyesinden oluşan teknik-politik nitelikle olan YPK, yapılan düzenleme ile büyük ölçüde siyasi bir kurula dönüşmüştür. YPK’nın yeni halinde; Başbakan, Başbakan Yardımcısı, Maliye ve Gümrük, Tarım Orman ve Köy İşleri, Sanayi ve Ticaret, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanları ile DPT Müsteşarı yer almaktadır. Yani siyasetçi/plancı dengesi 6/1 olarak değiştirilmiştir.
     Daha sonraları, çıkarılan 3701 sayılı Yasa, 437 sayılı KHK ve 470 sayılı KHK ile DPT’nin hem yetkileri hem de örgütlenmesi değişikliklere uğramıştır. Bu değişikliklerin amacı genel itibariyle hükümetlerin DPT’yi belirleme güçlerini arttırmaktır. Örneğin 470 Sayılı KHK ile YPK’daki politikacı/plancı dengesi 12/1 oranına getirilmiştir.(Akçay,2007:170-171)
     1994 yılında çıkarılan 540 sayılı KHK ile Müsteşar Yardımcıları üzerinde önemli yetkiler Başbakan’a verilmiştir. Yapılan bu düzenleme, 1980 sonrasında zaten yeterince siyasal iktidarın iradesi doğrultusunda hareket eden DPT’nin, siyasallaştırılması konusunda gelinen son noktayı ifade etmektedir.(Akçay, 2007:172)
     DPT ile ilgili, 1980 sonrasında yapılan hukuki düzenlemelere genel olarak bakıldığında, 1980’ler boyunca teşvik, yabancı sermaye ve serbest bölgeler dairelerinin kurumun içinde olması nedeniyle, hükümetlerin ekonomi politikalarının uygulanması noktasında işlevinin sürdüğü görülmektedir. Ancak özellikle 1994 yılında yapılan son düzenleme ile, kurumun daha çok, piyasa sisteminin işlerliğinin sağlanması için belirsizlikleri giderme ve yapısal uyum politikalarını takip etmekle görevlendirdiği söylenebilir. Bu dönemde gözlenen bir diğer olgu ise, yapılan hukuki düzenlemelerle YPK’daki siyasetçi/plancı dengesinin sürekli plancılar aleyhine bozulması ve sonunda YPK’nın tamamen siyasallaşmış bir yapıya kavuşmasıdır.(Akçay, 2007:175)

SONUÇ

     Bu çalışma Türkiye’nin kapitalistleşme sürecinde DPT’nin bulunduğu konumu ortaya çıkarmak amacını taşımaktadır. Ekonominin dünya kapitalizmine eklemlenme süreci izlenilen politika ve verilerle sunulmuştur.
     DPT’nin ise kuruluşundan sonra salt olarak bu amaca hizmet etmediğini makro ölçekte, sosyal değerleri barındıran planları gerçekleştirdiğini görüyoruz. Kapitalistleşme sürecini erken tamamlayan devletlerin, az gelişmiş ülkelere sundukları reçete, 1945-1980 arası dönemde ekonomik gelişmenin beraberinde kültürel ve toplumsal kalkınmayı da getireceği yönündedir. Çalışmamızda da belirttiğimiz gibi DPT’nin kuruluş süreci iç talep ve ihtiyaçlarla anlaşılamaz. Dünyadaki reform hareketleriyle birlikte düşünmeliyiz.
     DPT’nin kuruluşundan sonra sermaye birikim sürecindeki yeri ve işlevi iki yönlü incelenebilir. Birincisi sermaye açısından, 1960’lı yıllarda planlamanın var olan sosyo-ekonomik sistemi değiştireceğini sanarak çekingen davranan özel sektör, ilerleyen süreçte hiç de böyle bir sonucun ortaya çıkmadığını, aksine, planlamanın var olan sistemi pekiştirdiğini görerek 1970’lerin sonlarında şiddetlenen krize kadar planlama uygulamalarını benimsemişlerdir. Bu bağlamda sermaye sınıfının DPT’ye yüklediği misyon, özel sektörün teşvik uygulamaları ile desteklenmesi ve korunan bir iç pazarda kendi gelişimlerinin garanti edilmesi olarak değerlendirilebilir. Neticede planlama ve uygulamalarının objektif sonuçlarına bakıldığında, planlı dönem boyunca sermaye sınıfının önemli birikim olanaklarına sahip olduğu ve bu çerçevede de, DPT’nin bir aktör olarak üzerine düşen görevleri yerine getirdiği görülmektedir. 1980 sonrasında ise, sermaye açısından DPT’nin aktörlük misyonu sürmektedir. Özellikle 1980’lerin başında uygulanan yoğun ihracat teşviklerinin DPT aracılığıyla dağıtılması, ülkeye girecek yabancı sermaye için gerekli izinlerin DPT tarafından verilmesi gibi etkenler, özel sektör açısından DPT’nin önemini sürdürmektedir.(Akçay, 2007:187)
     DPT’nin ikinci yönü ise kamusal alanla ilgili ilişkileriyle anlaşılabilir. DPT’nin kurulduğu dönemden itibaren, ekonomi yönetimi ile ilgili kararların alınması için gerekli verileri sağlaması ve hükümetlere müşavirlik yapması anlamında, önemli bir aktör olduğu görülmektedir. 1960-1980 arası dönemde, DPT’nin üst yönetimi ile siyasal iktidarlar arasında çıkan sürtüşmelerde ise, DPT’nin ekonomi yönetimindeki etkinliğinin ve politikacı ile plancı teknisyenler arasındaki sınırlamanın belirlenmesi, temel meseledir. Bir başka deyişle, DPT’nin üst yönetim kademelerinde görülen hızlı sirkülasyon, kurum üzerinde siyasal iktidarların kontrol yeteneğini gösterdiği oranda, DPT’nin siyasallaşmasına neden olmuştur.(Akçay, 2007:187)
     Toparlayacak olursak, DPT 1960’lı yılların ithal ikameci birikim modelinin kurumsallaşması işlevini görmüştür. 1980’lerden itibaren idari reform hareketlerinin tekrar dünya gündemine gelmesi ve neo-liberal politikaların yükselişiyle DPT kamunun, özellikle KİT’lerin, piyasalaştırılması ve özel sektöre kaynak aktarımı rolünü üstlenmiştir. Devlet aygıtının bu politikalarla dönüşümü bizzat DPT eliyle gerçekleştirilmiştir. DPT serüveni ne kanunların ne de ilk plancıların istedikleri şekilde hareket etmiştir.
         



























KAYNAKÇA
         
Akçay, Ümit (2007), Kapitalizmi Planlamak Türkiye'de Planlama ve DPT'nin Dönüşümü, İstanbul: Sosyal Araştırmalar Vakfı, s. 33-188
           Başkaya, Fikret (1994), Kalkınma İktisadının Yükselişi ve Düşüşü, Ankara: İmge Kitabevi, s. 1-40
           Boratav, Korkut (2011), Türkiye İktisat Tarihi 1908-2009, Ankara: İmge Kitabevi, s. 13-145                 
         
           Güler, Birgül Ayman (2005), Yeni Sağ ve Devletin Değişimi, Ankara: İmge Kitabevi, s. 25-83
           Kansu, Günal (2004), Planlı Yıllar: Anılarla DPT’nin Öyküsü, İş Bankası Kültür Yayınları
           Sezen, Seriye (1999), Devletçilikten Özelleştirmeye Türkiye’de Planlama, TODAİE, Ankara, s. 6-47
           Şenses, Fikret (2001), Kalkınma İktisadı, İletişim Yayınları, İstanbul, s. 93-114
           Övgün, Barış (2011), Türk Kamu Yönetiminde Yeni Bir Örgütlenme: Kalkınma Bakanlığı, A.Ü. SBF YAYINLARI, s. 263-281
         
           Övgün, Barış (2012),Devlet ve Planlama, Ankara: Siyasal Kitabevi, s. 232-287
        
         <http://www.kalkinma.gov.tr/Pages/index.aspx>

Bürokrasinin Evrimi Üzerine Bir Çalışma

İÇİNDEKİLER

GİRİŞ

BÜROKRASİNİN TARİHİ

FARKLI YAKLAŞIMLAR

YENİ DÜNYA DÜZENİ

BÜROKRASİNİN EVRİMİ

SONUÇ

KAYNAKÇA






















 GİRİŞ

                Bürokrasi kavramının içeriği ve tarihçesine dair çeşitli veriler bulunmaktadır. Fakat bu çalışmada incelenecek konu ve yürütülecek tartışma kapsamında modern bürokrasi örgütlenmesi ve evrimi ele alınacaktır.
               
                İnsanlık tarihi, insan ihtiyaçların değişimi ve bu ihtiyaçlara yanıt bulacak örgütlenme kabiliyetiyle şekillenmiştir. Egemen gücün,toplumla olan ilişkilerini yürütebilmesi gereği toplumsal hayata nüfuz edecek kurumlar ve kişiler daima var olmuştur. Bu bağlamda bu çalışmanın amacı, içinde yaşadığımız düzenden ayrı ele alınamayacak olan bu ilişkileri değerlendirip yeni bir çerçeve sunmaktır. Başka bir deyişle gündelik hayatımızda birçok şekilde bize nüfuz eden bu örgütlenmenin parçalarına dair bilgi sahibi olmak, bu parçaların geçirdikleri değişimi anlamak yaşadığımız dünya ve ona etki eden anlayışlar hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlayacaktır.

                Bürokrasi kurumu, siyaset bilimi alanında önemli bir yer işgal etmektedir. Birçok düşünürün üzerine tartışması bu kurumun önemini kanıtlar niteliktedir. Bürokrasiye dair yaklaşımlar çalışmamız açısından önemlidir zira bu kurum,normal olarak egemen gücün topluma karşı olan duruşunu bünyesinde barındırmaktadır.

                Modern bürokratik örgütlenmenin, devletin işlevlerindeki değişimden etkilenmesi ve kendini revize etmesi ise son dönemlerin konusudur. 20.yy birçok toplumsal ve ekonomik krizin ürünüdür. Bu krizler de toplumsal ve ekonomik çatışmaların tezahürü olan devlet örgütlenmesinin hareket alanını sağlayan bürokrasiyi etkilemiş ve şekillendirmiştir. Çalışmamın bir bölümü de bu alandaki tartışmalara yönelik olacaktır.

                Bürokrasi anlayışındaki asıl değişim neoliberal politikaların dünya üzerinde uygulanmaya başlamasına denk düşer. Küreselleşme ve serbest kapitalizmin ihtiyaçlarına yönelik, bürokrasi de kendisine yeni bir davranış kalıbı oluşturmak zorunda kalmıştır. Bu değişimler ve tartışmalar çalışmanın asıl amacını oluşturacaktır.

                Neoliberal düşüncenin, devlet politikalarına girmesi sonucu olarak devlet aygıtı küçülecek, kapitalist üretim ilişkilerinin ve piyasa aktörlerinin güvenliğini sağlayacaktı. Bu da kaçınılmaz olarak bürokratik örgütlenmenin niteliğini etkiledi. Piyasa aktörlerinin küreselleşme arzusu ucuz hammadde ve iş gücüne ulaşımını kolaylaştıracak, gümrük duvarlarını zayıflatacak ve şüphesiz ki pazar alanında serbest hareketliğini sağlayacak adımların atılmasını şart kılacaktır. Bürokrasi işte bu yeni dünya düzeninde kendisini revize etme durumunda kalmıştır.      

                Sonuç olarak, bu çalışma modern devletin toplumsal ve ekonomik hayata değen örgütlenmesinin, değişen dünya düzenine karşı gösterdiği refleksleri ve bu düzende yerini yeniden şekillendirişini ele alacaktır.


BÜROKRASİNİN TARİHİ
                 Modern anlamdaki bürokrasi terimine giren teşkilatların büyük bir kısmını sanayi inkılabıyla birlikte gelişen siyasi, ekonomik ve sosyal şartların meydana getirmiş oldukları yeni müesseselerdir. (Abadan, 1959: 15) Çalışmamızın merkezinde işte bu örgütün özellikleri ve geçirdiği dönüşümler ele alınacaktır.
                 Fakat inceleme objemiz olan modern bürokrasiye geçmeden önce dünya tarihindeki bilinen örgütlenme kabiliyetlerine bakmakta fayda var. Her dönemde buyuran ve buyuranın emrinin meşruluğunu pekiştiren dayanaklar olmuştur. İlksel toplumlarda, bu meşruluğu sağlayan şey büyük oranda savaş kabiliyetiydi. Fakat daha sonraları yerleşik düzeni benimseyen aile ve kabileler için toplum düzeninin görevlerini ifa etmekle vazifelendirilen memurun, dini bir hüviyetle karşımıza çıktığını görürüz. Hatta denilebilir ki bu toplumlarda uzun zaman bazı makamlardan beklenilen işlerin başarılması ancak bu makamı işgal edene tanınan doğa üstü, mistik, dini otorite ile sağlanmıştır. (Abadan, 1959: 16)
                 Buyurma gücüne sahip egemenin güçlü  bir örgüte sahip olması ise Eski Mısır döneminde gerçekleşmiştir. Eski Mısır'ın çok gelişmiş sayılan idari bünyesi, bir yandan hükümdarlara izafe edilen ilahi menşe ve kudretten, öte yandan memlekette hüküm süren tabii veya ayni ekonomiden kaynak almaktadır. (Aktaran Abadan, 1959: 16) Nil nehriyle alakalı hesaplamalar ve etrafındaki üretim faaliyetlerinin düzenlenmesi ve özellikle vergi işlemleri için hükümdara bağlı çalışan bu örgüt adeta kanunlaşmış gibi katı bir hale gelmiştir.(Aktaran Abadan, 1959: 17) Weber'e göre Eski Mısır patrimonyal bürokratik özellik gösteren ilk devlet tipidir.Patrimonyal bürokrasinin bir diğer büyük örneği olarak da Çin devlet örgütlenmesinden bahsetmek gereklidir. Çin bürokrasisi, büyük bir nüfus ve toprak parçasının düzenlenmesi,savunma ve bayındırlık işlerine duyulan ihtiyaç çevresinde dini veya metafiziksel bir nitelikten ziyade siyasi ve rasyonel bir özellik göstermektedir. Toplumsal alanın ihtiyaçlarını karşılayacak olan örgüte girişi sınavla düzenlemesi bakımından da ayrı bir özgüllüğe sahiptir. Ayrıca eski Çin’de idarenin bağımsız bir bilim olduğu tarzındaki kanaati çeşitli bilginlerin yazılarında yer almış bulunuyor. (Abadan, 1959: 19)
                 Son olarak geleneksel bürokrasi alanında Orta Çağ ilişkilerini araştırmamıza dahil edeceğiz. Bu dönemde Roma İmparatorluğunun çöküşüyle imparatorluğun başarısının sebepleri arasında gösterilen sıkı ve düzenli bürokratik örgütlenmeler de çözülme göstermiştir. Feodal beylerin ihtiyaç duyduğu askeri ve idari örgütlenme genel bürokratik örgütlenmenin büyük kısmını oluşturuyordu. Bir diğer önemli husus ise kiliseydi. Latince bilen ve bünyesinde barındırdığı hiyerarşik yapı sayesinde idari işlere vakıf olan ruhban sınıfı krallar ve imparatorlar tarafından devlet işlerinde görevlendirilmiştir. Öyle ki kilise örgütlenmesi hala günümüzde hiyerarşik yapısını olduğu gibi devam ettirerek varlığını korumaktadır.
                 Modern bürokratik örgütlenmeye kadar insanoğlunun örgütlenme kabiliyeti kabaca bu şekilde ilerlemiştir. Toplumların ve coğrafyanın farklılıkları doğal olarak gereksinmelerini de birbirinden ayrı kılmıştır. Bürokrasi örgütlenmeleri de bu ihtiyaçlar ve özgüllükler çevresinde şekillenerek ilerleme göstermiştir.
                 Bu noktada modern idare cihazı olan bürokrasinin ortaya çıkmasında etkili olan sebepleri ortaya koymakta fayda var. Orta Çağ’ın sonuna doğru kamu hayatının çeşitli kesimlerinde cereyan eden siyasi, ekonomik ve sosyal olaylar, modern anlamda devletin idari cihazını ortaya çıkaran zemini hazırlamıştır. Bu sosyal oluşların başında büyük şehirlerin kuruluşu, krali nüfuzun mutlakıyetçi bir mahiyette bürünmesi, daimi gelir kaynağı olarak vergi sistemlerinin değişmesi, para ekonomisinin yayılışı, feodalizm rejiminin başlıca özelliği olan serfliğin ilgası, milli ülke devletinin gelişmesi, ordu teşkilatının genişlemesi ve matbaanın icadı gibi çığır açan olayları zikredebiliriz. (Abadan, 1959: 34)

                 Bürokrasinin kökleşmesinde önemli bir rol oynayan diğer faktör de aristokratik zümrelerdir. Zira merkeziyetçi otoritelerini gittikçe kuvvetlendirmeye çalışan krallar, iktidarı ele geçirmeye çalışan aristokrasi mensuplarına karşı tayin, azil ve iş görme sahası kendi iradelerine bağlı memur sınıfını en emin set olarak görmüşlerdir. Kralın etrafını kuşatan bu memurlar sınıfı ise gittikçe artan idari faaliyetlerini zamanla verimlilik, sürat ve fayda esasına dayatmak suretiyle gayri şahsi bir müessese haline gelmişlerdir. (Aktaran Abadan, 1959: 36)
                 Şu halde denilebilir ki bürokrasinin meydana gelişinde kapitalist esasa dayanan bir ekonomik sistemi, ona bağlı olan sosyal kümeleşme ve şehirleşme ve bunun neticesinde ortaya çıkaran rasyonelleşme, ihtisaslaşma ve teşkilatlanma alanındaki idari görevleri en önemli rolü oynamışlardır. (Aktaran Abadan, 1959: 36)
                 Toplumsal hayattaki bu değişimler bürokrasiyi doğal olarak etkilemiştir. Bürokrasi sınıfı her ne kadar ayrıcalıklı bir kesim olarak görülse de içinden doğduğu topluma organik bağlarla bağlıdır. Orta Çağ’ın sonuna tekabül eden bu dönemin yeni kuralları ve uğraşları modern idare cihazının yani inceleme objemizin ortaya çıkışını hazırlayan faktörlerdir.
                 Devlet, toplumsal hayattaki ekonomik ve politik çatışmaların tezahürü olarak var olmuştur ve bu özelliği gereği sürekli bir dönüşüm ve değişim içerisindedir. Bu bağlamda incelendiğinde bürokrasinin de bu değişimlere kayıtsız kalması mümkün değildir. Burjuvazinin, ticaretin zenginleşme yöntemi olmasıyla birlikte güçlenerek yönetime ortak olması kapitalist üretim ilişkilerini devletin alanına sokmuştur. Toplumsal hayat içerisinde bile sayısız köklü değişikliğin gerçekleşmesi söz konusu olmuştur.
                 Bu süreçte modern idare cihazını anlamak adına incelenmesi gereken bir diğer olgu ise kameralizmdir. Prusya'da ‘Cameralia’ adını taşıyan bağımsız kürsülerin kurulması uzun zamandır varlığını sürdüren Prusya bürokrasisinin işleyişini bağımsız bir ilim branşı olarak gelişmesini sağlamıştır. Kameralizm, 16. ve 18. yy arasında merkantilizmin iktisadi refahı devlet eliyle gerçekleştirme gayesini bilimsel olarak destekleyen sosyal ve ekonomik ilimler toplamını ifade eder. (Aktaran Abadan, 1959: 42) Yani kameralizm, mutlakıyetçi monarşinin az önce ele aldığımız yeniliklere kayıtsız kalmayan devlet idaresinin bizzat kendi eliyle ekonomik yönden toplumsal refahı gerçekleştirmeye çalışmasının bir sonucudur. Bu şekilde devletin idari işleri sistemleşip bir bilim konusu haline gelmiştir.
                 Kameralistlerin esas gayeleri maddi refahı arttırmaya ve dolayısıyla bugünkü manası amme sevk ve idaresini hedef tutan bilgiyi geliştirmeye çalışmaları ve bu yoldan bürokrasiyi daha tesirli bir hale getirmeleridir. (Abadan, 1959:  43)
                 Modern bürokratik örgütlenme için anlamamız gereken bir diğer olgu ise kapitalist üretim ilişkileridir. Çalışmamızın bu kısmına kadar bürokratik örgütlenme ve toplumsal çatışmaların birbirlerine olan etkileriyle paralel şekilde ilerledik. Fransız İhtilali'nin politik sebeplerinden birisi de güçlenen burjuva sınıfının, aristokrasi  ve ruhban sınıfla eşit duruma gelme çabasıdır.
        ‘’Fransız İhtilali’nin devir açan fikri mahsullerinden ‘İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi’,modern amme hukukunun en mühim esaslarından biri olan siyasi hürriyetleri sağlamakla kalmamış,aynı zamanda burjuvaziye vasıtalı olarak ekonomik gayelerin gerçekleştirilmesinde de en geniş bir serbesti tanınmıştır. (Aktaran Abadan,1959: 46) Kapitalizmin ihtiyaç duyduğu mekanizmalar için geleneklere ve keyfiyete dayanan patrimonyal hükümdarlık sistemi büyük bir engeldi. Zira kapitalizmin gelişmesi her şeyden önce idare ve hukuk düzeninin objektiflik, güvenlik, istikrar ve önceden hesaplanabilirlik karakterine bağlıdır. (Aktaran Abadan, 1959: 47)
                Şüphesiz  18. Yüzyılda gerçekleşen sosyal dönüşümler ardında politik amaçlar da taşımaktaydı. Modern idare aygıtının ortaya çıkışıyla bu dönüşümlerin gerçekleşmesinin aynı döneme tekabül etmesi ise tesadüften çok uzaktadır. Kapitalist üretim ilişkilerinin hakimiyetiyle toplumun ihtiyaçlarına karşılık verecek olan bürokratik örgütlenme bu şekilde tarihsel olarak birlikte hareket etmiştir diyebiliriz.
                 Bu bölümde modern idare aygıtı öncesi örgütlenme şekli ve özellikleri tarihsel olarak ele alınmıştır. Yönetenle yönetilen arasındaki bağı kuran bürokrasi kadrosunun tarihsel olarak farklı ihtiyaçlara farklı şekillerde karşılık verdiği görülmüştür. Kural diyebileceğimiz bu genel ilke tarihi seyrinde ilerleyen yüzyıllarda da aynı şekilde gerçekleşmiştir. Kapitalist üretim ilişkileri ve güçlü burjuva sınıfının isteklerine karşılık verecek olan modern idare aygıtı da bu şekilde ortaya çıkmıştır diyebiliriz.

FARKLI YAKLAŞIMLAR             
                 Bürokrasi etimolojik olarak incelendiğinde, ’bureau’ ve ‘cratie’ sözcüklerinden oluştuğu görülür. Büroların iktidarı olarak çevirebileceğimiz bu örgütlenmenin bu tarz bir kavramsallaştırmada kullanılmasıyla vurgulanmak istenen, memurların toplum üzerinde giderek artan etkisi ve egemenliğidir. (Eryılmaz, 2008: 6)
                 Çalışmamızın bu bölümünde bürokrasi kavramının anlamını daha da netleştirmeye ve bu kuruma olan yaklaşımları başka kavramlarla ilişkilendirerek ilerleyeceğiz.
                 Bürokrasi, yönetsel, siyasal ve sosyal yönleri olan geniş bir kavramdır. Bürokrasinin farklı anlamları, devletin, toplumun ve kamu-özel örgütlerin geçirdiği aşamaları ifade ettiği kadar, onların yapılarını ve performanslarını, işleyişini ve örgütsel hayatın değişik yönlerini de anlatmaktadır. (Eryılmaz, 2008: 6) Bürokratik örgütlenmenin, toplumsal yaşamın diğer kategorileriyle de alakalı olması ve bize o ülke hakkında bilgi kapılarını aralaması bu örgütün bünyesinde barındırdığı bu çok yönlülükte gizlidir.
                 Bürokrasi konusundaki değişik anlamlar bu sosyal örgüt biçiminin özelliklerini tanımlamadaki farklı yaklaşımlardan kaynaklanır.
                 Yapısal özellikleri bağlamında bürokrasi hiyerarşik ilişkilerin hakim olduğu, profesyonel iş bölümü ve uzmanlaşmaya dayanan bir örgüttür. Weber’e göre bürokrasi, diğer örgüt biçimlerine göre teknik üstünlükleri olan rasyonel ve dolayısıyla verimli-etkin bir örgüt biçimidir. Weber'den sonra da birçok düşünürün üzerinde düşünce birliğine vardığı bürokratik örgütlenmenin yapısal özellikleri şu şekilde sıralanabilir. (Aktaran Eryılmaz, 2008: 8)
                s İyi tanımlanmış bir otorite hiyerarşisi,
                s Fonksiyonel uzmanlığa dayalı bir iş bölümü,
                s Her pozisyonun haklarını ve görevlerini tanımlayan bir kurallar sistemi,
                s İş hareketlerini belirten bir prosedür sistemi,
                s Çalışanlar arasındaki ilişkilerde gayri şahsilik,
                s Personel seçiminin ve terfiinin teknik ehliyete dayanması.

                 Bürokratik örgütlenmenin rasyonelliği ve üstünlüğü uzmanlık, hiyerarşi, liyakat usulü gözetmesi ve gayri şahsilik üzerinde temellenir. Peter Blau’ya göre bürokrasi, yalnızca devlet daireleri ve askeri kuruluşlarla sınırlı değildir; aynı zamanda özel işletmelerde, sendikalarda, kiliselerde, üniversitelerde ve hatta beysbol kulübünde de bürokratik örgütlenme bulunmaktadır. (Aktaran Eryılmaz, 2008: 8)

                 Bürokrasi, tarihi olarak yönetsel gelişmeyi ifade etmekle kalmamış, keyfiliği önlemek, kanun önünde eşitliği sağlamak ve demokratik karar sürecine bağlılık gibi hususlarla demokratik ideallerin gerçekleşmesini sağlamıştır. Bürokrasi, aynı zamanda karmaşık görevlerin yürütülmesinde etkinliği sağlamayı mümkün hale getirdiği için modern toplumların gelişmesine önemli katkılarda bulunmuştur. (Aktaran Eryılmaz, 2008: 8)
                 Bürokratik örgütlenme, davranışsal olarak ise objektiflik, kesinlik ve doğruluk yönlerinin yanı sıra katı, kırtasiyecilik faaliyeti ve ağır işleyen bir organizasyon şeklinde değerlendirmelere sahiptir.
                 Hareket alanı kurallarla beliren bürokratik yapıların, çoğu kez kurallarla işlemediği, toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak olan çalışanın/memurun kararlarında sosyal ve siyasi etmenlerin önemli olduğu, yine bu çalışanların kendi alanlarına giren konuda değerlendirmeler yaptıkları örgütün davranışsal olumsuzluklarına dairdir. Eleştirel görüşlerin birçoğu memurların görev bilinçlerini kaybedip kurumun bekasını gözettiklerini de içerir. Bu noktada şüphesiz ki toplumsal ve kültürel farklılıklar ve bu yapıya mensup kişilerin davranışsal nitelikleri önemlidir. Bu eleştiriler, örgütün teşkilatlanmasıyla da memur kaynaklı da olabilirler. Bu sebepledir ki her eleştirinin bahsedilen örgüt ve hizmet yönünden sorumlu olduğu toplumun beklentileriyle ve dinamikleriyle ele alınması gereklidir.
                 Bürokrasinin, ilişkili olduğu bir diğer kavram da demokrasidir. Rasyonel şekilde örgütlenmiş bir bürokratik organizasyon liyakat usulüyle göreve gelmiş, hizmet sunduğu toplum bireylerine eşit mesafede duran faaliyetler gösterir. Fakat liberal teori bürokratik örgütlenme biçiminin demokrasi ilkelerine zarar verdiği eleştirisinde bulunmuştur.
                 Liberal bakış açısına göre bürokrasi, kapitalizme engel olduğu kadar, demokrasi için de tehlikelidir. Çünkü, siyasal olarak bürokrasi, memurlar tarafından yönetimdir ve seçilmiş temsilcileri vasıtasıyla halkın yönetimi demek olan demokrasinin karşısında yer alır. (Aktaran Eryılmaz, 2008: 35)
                 Bürokrasinin niteliğine dair güçlü eleştiriler K. Marx tarafından da yükselmiştir. Literatüre fazla girmeden Marx’ın bürokrasiye nasıl yaklaştığını ele alacağız. Marx’a göre devlet bir üst yapı kurumudur ve hakim sınıfın egemenliğini yansıtır. Bu bağlamda bürokratik örgütlenme de bu egemenliğin kuruluşunda rol oynayacaktır.
                 Bürokrasinin kapitalist bir toplumda gerçek görevi, sınıf ayrımını ve egemenliğini güçlendiren ve devam ettiren bir düzeni bütün topluma empoze etmekten ibarettir. Bürokrasinin bir diğer görevi de kendini genel çıkarların savunucusu ve onun hizmetkarı gibi göstererek, sömürenle sömürülen arasında bir sınıfın egemenliğine dayalı düzenin gerçek yönünü gizlemektir. (Eryılmaz, 2008: 23)
                Ayrıca Marx’ın yabancılaşma sürecinde bürokrasinin de payı vardır. Marx’a göre bürokrasi, halkın çoğunluğunun esrarengiz ve kendilerinden uzak bir varlık olarak hissettikleri zulmedici özerk bir güç haline gelir. Halkın hayatını düzenlemekle beraber, onların denetiminden ve idarakinden uzaktır. O bir çeşit ilahtır ve kişi onun karşısında kendini yardımsız ve şaşkın bir halde hisseder. (Eryılmaz, 2008: 26)
                Modern idare aygıtına dair gerçekleşen bu yaklaşımlar ve yapılan eleştiriler çalışma nesnemizin niteliğini ve bağlamını daha netleştirmektedir. Bu noktada bürokratik niteliğe daha hakim olmak adına Weber’in bürokrasi teorisi üzerinde duracağız.

                Weber’in Bürokrasi Teorisi
                Weber, bürokratik örgütün yapısını ve işlemlerini analiz ederken ortaya koyduğu bürokrasi modelini ‘’ideal tip’’ olarak kavramlaştırmıştır. Burada ideal kavramı arzulanan,iyi,üstün anlamında değil bir kalıp çerçeve sunmak amacı ile kullanılmıştır. Mevcut örgütler bu ideal tipe yaklaştıkları ölçüde bürokratiktir.
                Weber,bürokrasinin şu yapısal ve işlevsel özelliklerine dikkat çekmiştir. (Eryılmaz, 2014: 269)
                 a) Yasalarla düzenlenmiş yetki alanı: Weber’e göre yasalara bağlı kamu yönetimindeki bürokratik otorite, görevlerin düzenliliği ve sürekliliği ile birlikte yetkilerin kullanılması sistematik hükümler aracılığıyla sağlanır.
                 b) Görev hiyerarşisi ve otoritenin kademelenmesi: Hiyerarşik düzen, örgütlenmenin  genel işleyişini düzenler. Ast-üst ilişkisiyle hem örgüt içi denetim sağlanır hem de hizmetin alıcısı toplumun, örgütlenmede yer alan alt birimlerin eylem ve davranışlarına karşı üst makamlara başvurma imkanını sağlar.
                c) Yönetimin yazılı belgelere dayandırılması.
                d) Yetki ve görevlerde uzmanlaşma: Modern toplumların şekillenmesinde iş bölümünün artışı dolayısıyla da uzmanlaşma önemli yer teşkil etmektedir.
                e) Kurallara bağlılık ve biçimsellik: Belirli olaylar karşısında karar alınırken, önceden düzenlenmiş soyut ve genel kurallara göre hareket edilir. Bu kurallar düzeni, görevlilerin keyfi davranışlarına engel olmak için konulmuştur. Bürokrasi bu resmi kurallar doğrultusunda işler.
                f) Gayrişahsilik: Görevlilerin rasyonel davranmasını anlatır. Resmi işlerde kişisel düşünceleri bir tarafa bırakmak tarafsızlık için olduğu kadar verimlilik bakımından da önemlidir.
                g) Kamu ve özel hayatın ayrışması: İdari personelin özel yaşamı ile meslek hayatı birbirinden ayrı işlenir. Bürokratik örgüt,personelin kişiliğinden ayrı bir varlık olarak şekillenir.
                Weber, teorisinde örgütlenmenin genel yapısının yanında, en ufak birimi olan memuriyete dair de ilkeler geliştirmiştir. Yasaya bağlı hareket etmesi, liyakat usulüyle göreve gelmesi ve kararlarında rasyonel davranması Weber’in yasal-ussal otorite tipini oluşturur. Ayrıca teoride genel kamu yararını gözetmesi de örgütün gücünün meşruluğunu pekiştirmektedir. Yani Weber’e göre bürokrasi, yasal otoritenin en gelişmiş biçimidir. (Eryılmaz, 2014: 276-277)
                Weber’in bürokrasi teorisine dair eleştiriler iki yönde şekillenmiştir.Birincisi,bürokratik örgütlenmenin uygulayaşındaki hatalar ve yanlışlıklar üzerinde gelişmiştir. Aslında olan,teorinin zıttı şekilde keyfiyete ve irrasyonel faaliyetlere dayanan bir organizasyon olmuştur. Diğer eleştiriler ise Weber’in bürokratik örgütlenmesinin çalışanlarından soyut mekanizmalarla şekillendiği yönündedir. Gerçekten de Weber teorisinde çalışanların duygu ve iç dünyalarının etkisini göz ardı etmiştir. Bürolarda çalışan görevliler çarkın vidaları gibi ele alınmıştır. (Eryılmaz, 2008: 66-67)
                Toparlayacak olursak, Marksistler ve Liberaller, bürokrasiye düşmanlık konusunda anlaşmış gibidirler. Marksistlerin bürokrasiye düşmanlığı, egemen sınıfın elinde ‘’baskıcı bir araç’’ olarak görülmesinden kaynaklandığı halde, Liberallerin bürokrasiye karşı oluşları ise onun özgürlükleri kısıtlayan ve piyasa ekonomisinin serbest olarak işlemesine engel olan yönüyle ilgilidir. Weber’e göre ise bürokrasi  ‘’verimli bir örgüt’’ biçimidir. (Eryılmaz, 2008: 70)


YENİ DÜNYA DÜZENİ
                20. Yüzyılın geçirdiği ekonomik krizlerin asıl sorusu devletin ekonomideki pozisyonu üzerinde şekillenmiştir. Seri üretimin ortaya çıkışı ve Fordist üretim biçimi 1920’lerin sonunda talebin arz karşısında yetersiz kalmasıyla krize sebep olmuştur. Krizin ardından devletin işlevi değişmiş kamu harcamalarının şişirilmesiyle kaynak dağılımı toplumun bütün kesimine yayılmıştır. Refah devletleri olarak bilinen bu dönem kapitalizmden sapma değil sosyal harcamaları kabul eden bir devlet rolünün ortaya çıkmasıdır.
                Özellikle Avrupa ülkelerinin savaş sonrası sosyoekonomik durumları kötüleşmiş savaşın yıkımı hayatın her alanını etkilemişti. Öte yandan Sovyetler Birliği modeli ve işçilerin sistem içerisindeki ağırlaşan rolü sermaye sahiplerinin de sosyal devlet anlayışına razı olmalarını kolaylaştırdı.
                Siyaset tartışmalarında devletin bu yeni konumlanışı özellikle liberal kuramda büyük ayrımlara yol açmıştı. Devletin kamu harcamalarıyla piyasaya olan etkisi klasik liberaller için piyasanın kısıtlanması sınırlanması anlamına geliyordu. Fakat sosyal refah liberalleri ise devletin kişinin kendisini gerçekleştirmesi için gerekli harcamaları yapmasını makul görmekteydiler. Bu harcamalar okul, hastane vb... şeklinde gerçekleşmeliydi.
                Çalışmamızın konusu olan bürokrasi olgusunun, 20. Yüzyılda yaşanan bu ekonomik ve toplumsal değişimlerden etkilenmemesi mümkün olmayacaktır. En başta devlet aygıtının toplumsal ve ekonomik alanda genişleme göstermesi ancak güçlü ve kalabalık bir örgütsel temel gerektirecektir.
                Devletin ekonomide ve toplumdaki bu belirleyici yönü 1970’li yıllarda yaşanan krizlere kadar devam etmiştir. Refah devleti politikalarını oluşturan Keynesçi iktisat politikaları fiyatların sürekli yükselmesine, sermaye sahibi sınıfın kârının azalışına ve ekonomik durgunluğa yol açmıştı. Başka bir deyişle sınırlı kaynağa ulaşımda, devletin para ekonomileriyle herkesi bu kaynaklara ulaşım konusunda beslemesi kapitalist üretim ilişkilerinin kendisiyle çatışan bir yöntemdi.
                Tıpkı 1929 buhranı gibi 1970’lerde yaşanan kriz de devletin kapitalist üretim ilişkilerinde nerede bulunması ve rolünün ne olması sorularını meydana getirmiştir. Günümüze etki eden kamu alanındaki değişimleri anlamak bu süreçleri çözümlemekten geçecektir.
                Bu krizlerin sonucu, reçete Refah devletine ve Keynesçi iktisat politikalarına çıkarılmıştı. Buna göre devletin özellikle piyasadaki etkinliği sonlanacak ve piyasa özgürlüğü sağlanacaktı. Minimal devlet içerisinde piyasanın hakimiyeti anlamını da barındırıyordu. İşte yeni dünya düzeni, kapitalist üretim ilişkilerinin sınır ötesi yayılmacılığını ve ihtiyaç duyduğu pazar alanlarının yaratılmasını yani küreselleşme olgusunu ortaya çıkaracaktı.
                Toparlayacak olursak, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından 1970’lere kadar uzanan dönemde “altın çağı” nı yaşayan dünya kapitalizmi, 1970’lerden itibaren düşen kâr oranlarıyla birlikte ekonomik ve toplumsal dengeleri derinden sarsan yeni bir bunalıma girmiştir. Kapitalist sistemin yaşadığı bu bunalım, neo-liberal ideolojiyi doğurmuştur. Böylece, gelişmiş kapitalist ülkelerde Keynesçi ekonomik politikalar ve refah devleti anlayışına, azgelişmiş ülkelerde ise ulusal kalkınmacı devlet politikalarına ve bunları uygulayan kurumlara karşı bir cephe açılmış; ve neoliberalizm, dünya çapında yeni bir siyasal ve ideolojik hegemonyanın kuruluşuna yönelmiştir. Kapitalist ilişkilerin dünya ölçeğinde giderek daha fazla belirleyici hale geldiği bu aşamada, devlet de bu değişime uygun bir yeniden yapılanma sürecine girmiştir. Bu yeniden yapılanma sürecinde ekonomik ilişkiler, siyasal ve ideolojik ilişkilerle desteklenmekte ve bu durumda devletin rolü de dönüşüme uğramaktadır. (Güzelsarı, 2004:1)
                Bu noktada devletin üstlendiği görevlerin azalması bürokratik örgütlenmenin de yeniden şekillenmesini doğurmuştur. Çalışmamızın bundan sonraki bölümünde bürokrasinin bu düzene gösterdiği refleksleri ve değişimleri ele alacağız.


  BÜROKRASİNİN EVRİMİ
                Hızlı ve devamlı bir değişim süreci içinde bulunduğumuz günümüzde köklü bir değişim sürecinden geçilmekte, çok yönlü değişimlerle beraber değişimin kendi yapısı da değişmekte, değişim sürekli ve ısrarlı bir hale gelerek normalleşmekte, standartlaşmakta ve günlük hayatın  bir parçası olmaktadır. (Aktaran Eşki, 2009: 492) Yaşadığımız çağın anahtar kelimelerinden birisi olan değişim, geleneksel bürokratik örgütlenme ilkelerine de nüfuz etmiştir. Kısa zamanda ortaya çıkan siyasal, teknolojik ve teknik değişimler devlet aygıtının da kendisini ve örgütlenmesini revize etmesine sebep olmuştur. Bahsettiğimiz değişimler sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçilmesi, postmodernist yaklaşımlar şeklinde ortaya konulabilir.
                Literatürde yeni kamu yönetimi anlayışı olarak ele alınan bu değişimler bürokrasiden bağımsız düşünülemez. Peki bu yeni anlayış bize ne anlatmaktadır?
                Yeni kamu  yönetimi anlayışı; devletin politik hedeflerine ulaşmakta sivil toplum ve özel kuruluşlarla hareket etmesini anlatır. Bu da kamuya dair olan ilkelerin içinin boşaltılması hatta tasfiye edilmesi anlamına gelecektir. Söz konusu durumda yönetsel erk piyasayı görüş alanına sokmuş, piyasayla uyumlu şekilde hareket etmeye başlamıştır. Bu da bürokratik örgütlenmede kameralar karşısında kârlılık, verimlilik ve büyümeden bahseden ‘’ceo’’laşmış devlet adamlarının ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
                Yeni kamu yönetimini anlamak için Bertam’a göre, yeni kamu yönetimi yeni, dinamik ve esnektir. Yeni kamu yönetiminin olduğu yerde bürokrasi ağırlığını kaybetmektedir. Çünkü bürokrasi standart, katı ve merkeziyetçidir, büyük ve değişmez bir bütündür, bağımsız hareket etme özgürlüğü sınırlıdır.
                Yeni dünya düzeninin en etkili otoritelerinden biri OECD yeni kamu yönetimi özelliklerini şöyle sıralamıştır. (Aktaran Çukurçayır,2001: 96)
                1. Hiyerarşik ve aşırı merkeziyetçi yapıların desentralize edilmesi ve kaynakların dağıtımının ve hizmet sunumunun vatandaşa yakın noktadan gerçekleşmesi, bu sayede müşteriler ve diğer çıkar gruplarının geribildirimine olarak sağlanması,
                2. Sonuçlara odaklanma,
                3. Daha ekonomik hizmet sunumu için hizmetin doğrudan kamu yönetimi eliyle sunumuna alternatifler aranması,
                4. Kamu kesimi tarafından direkt olarak sunulan hizmetlerde daha büyük ölçüde verimliliğe odaklanılması, kamu sektörü organizasyonları içinde ve arasında rekabete dayanan bir yapılanmanın gerçekleştirilmesi,
                5. Merkezin stratejik kapasitesinin,devletin evrimine öncülük etmesi ve karşılaşılan iç ve dış sorunlara esneklikle ve en az masrafla cevap verebilmesini sağlamak amacıyla güçlendirilmesi.
                Görüldüğü üzere kamuya dair yeni anlayışlar devletin içeriden kamu hizmetleri aracılığıyla piyasalaştırılması ve piyasanın beklentilerine göre esnek hareket kabiliyetine sahip olmasını içermektedir. Bu noktada unutmamakta fayda var, devlete dair biçilen bu roller kapitalizmin girdiği kriz etrafında şekillenmiştir. Yani son kertede her şey kapitalist üretim ilişkilerinin güvenliğini ve devamlılığını sağlamak, piyasayı hakim güç kılmak içindir.
                Bürokrasinin yeni dünya düzenine karşı tekrar ele alınmasının diğer bir boyutu postmodernist akımlar karşısındaki durumunda bellidir. Postmodernizm, bütünün karşısında bireye odaklanmak ister, modernitenin yarattığı bütün birleştiriciler karşısında bireyin özerkliğini savunur. Peki bürokrasiye post ekini getirerek ne sağlanmıştır. Bu noktada anlaşılacağı üzere devlet-yurttaş ilişkileri postmodernizmden sonra yurttaş eksenli ele alınmıştır.
                Peki postmodernizm yurttaş anlayışını nasıl ele almıştır? Postmodern kamu yönetimi ilkesine göre; yurttaşlık bir hukuksal statü olarak görülmemelidir. Onun için, yurttaşlık bireyin sahip olduğu haklar ve ödevlerle üyesi olduğu siyasal toplulukta siyasal sistemi etkileme kapasitesidir. "Yurttaş,bireysel çıkarını uzun erimli kamu yararına bağlı gören kamu ruhuna sahip kişidir. Kamu ruhu, adalet-katılma-müzakere içinde gerçekleştirilir. Yöneticiler yurttaşları yurttaş olarak görmelidir, seçmen, müvekkil, müşteri olarak değil." (Aktaran Ökten, 2012: 229)
                Postmodern kamu yönetimi, kamu yönetiminde bir paradigma değişikliği olmanın yanında postmodernizm ile koşut niteliktedir. Bu değişiklik,yönetimin arka plana itilmesi anlamına gelmemekle beraber, kapitalizmin ve halkın istemlerine daha iyi yanıt verebilecek nitelikte, daha esnek bir yönetim şekillenmesi söz konusudur. Postmodernizm, modernliğin temel belirleyicileri olan akılcılığı, bürokrasiyi, uzmanlaşmayı, merkeziyetçiliği, hiyerarşiyi, kimlik belirlemelerini, benimsememesi yönüyle, bu kavramları benimseyen modern devlet yapısını da reddeder. Postmodern devlet anlayışı devletin yerine bireyi öne çıkarmakta böylece belirsizliği, parçalılığı, kültürel çoğulculuğu desteklemektedir. Postmodernizm, yönetimi halka açarak katılıkları kırmayı ve sürekli değişen dünyaya ayak uydurmayı amaç edinmiştir. Bu açıdan bakıldığında, postmodern kamu yönetimi, temsili demokrasinin krizi ve radikal demokrasi anlayışlarının kamu yönetimindeki yansıması olarak görülebilir. (Aktaran Ökten,2012: 230)
                Postmodernizmin kamu yönetimine olan etkisini daha iyi anlamak için yukarıda bahsettiğimiz yeni kamu yönetimi,yönetişim gibi uygulamaları anlamamız gerekmektedir. Fakat postmodernizm genel anlamda bireyin karşısında yer alan her türlü örgütlenmeyi ve olguyu değiştirme gayretindedir. Örneğin, bürokrasinin birey üzerindeki belirleyiciliği ve hakimiyeti postmodernizmin inceleme alanıdır.
                Hasan Engin Şener’e göre, bürokrasinin yavaş, yüzeysel olması,kamu hizmeti görevlilerinin kasıntısı ve kendilerine kişisel avantajlar yaratması, genel çıkarın gözetilmemesi, esnek olmaması,farklılıklara izin vermemesi yönünden postmodernistlerin ortadan kaldırmak istedikleri bir yapıdır.
                Bu noktada yönetişim ve e-devlet uygulamaları postmodernist yaklaşımlara örnek olabilir. Bürokrasinin kamu yönetiminden tasfiyesini içeren bu uygulamalar yurttaşın yönetsel erk ile olan etkileşimini farklılaştıracaktır.
                Çalışmamızın önceki bölümlerinde bürokrasinin toplum ve toplumsal ilkelerle olan ilişkisini ele almıştık. Postbürokrasi olgusuna daha hakim olmak amacıyla demokrasiyle olan ilişkisine bakmakta fayda var.
                Bürokrasinin anti demokratik yönlerinin postbürokrasi ilkeleriyle ortadan kaldırılması amaçlanmıştır. En başta bürokratik örgütlenme ve personelin hesap verilebilirlik ve yurttaş odaklı hizmet ilkeleriyle gücünün sınırlandırılması, karar alma süreçlerine artık hizmetin alıcısı olan halkın da katılımının sağlanması söz konusunudur. Bu bağlamda postbürokratik örgütlenme süreci demokrasinin işlerlik alanını arttırarak gelişimini sağlamıştır.
                Postbürokratik örgütlenme tarzından anlatmak istediğimiz aslında büyük oranda geleneksel ilkeleri değiştirilmiş, kapitalist üretimin gelişimine ve dünyadaki gelişmelere ayak uydurabilen esnek ve dinamik yapılardır. Hamza Ateş’e göre postbürokratik örgütlenmenin belli başlı özelliklerden bahsedebiliriz. (Ateş,2008: 93-94)
                1. Örgüt şemasındaki emir-komuta zinciri ve katı hiyerarşik ilişkiler azaltılmakta, yönetim stili yukarıdan aşağıya değil aşağıdan yukarıya hareket etmelidir.
                2. Örgütün hareketleri, hiyerarşik üstlerin emirlerine değil bilgi ve tecrübeye dayalı olarak yapılmalıdır.
                3. Örgüt çalışanlarını ve programları, kesin sınırlarla belirtilmemiş, inisiyatif kullanma ve şartlaya daha iyi uyum sağlamak adına esnek yapıya sahip olmalıdır. Ayrıca bütçenin uzun süreler için belirlenmesi de örgüt yapısına ters olacaktır.
                4. Heckscher’e göre postbürokratik bir örgüt ‘örgütün bütününün başarısı için herkesin sorumluluk aldığı’ bir kurumdur. Bu da örgütte kuralların gevşetilmesi ve karar süreçlerinde ast-üst ilişkilerinden ziyade uzmanlık ve profesyonelliğin ön plana çıkması demektir.
                5. Personele ve çıktıya dair değerlendirmeler verimlilik ve kalite ilkeleriyle gerçekleştirilmelidir.
                Görüldüğü üzere, postbürokrasi üretilen mal ve hizmetin, üretim süreçlerini, zamanı ve mekanı, yetkilerin yeniden düzenlenmesini ve hizmetin kaynağına dair önemli değişiklikler içermektedir.
                Postbürokratik örgütlenmenin kamu sektöründe uygulanmasının sebebi olarak, bürokratik argümanların kamunun ihtiyaçlarını karşılayamaması (Hamza Ateş, Sayfa 98) olarak ele alınsa da kapitalist üretim ilişkileri göz önüne alındığında kamuya dönük mal ve hizmetlerin piyasadan bağışık kılınan yönlerinin zayıflaması ve aslında kamu sektörünün de piyasalaştırılması amacını taşıdığını söylemeliyiz.
                Çalışmamızın son kısmında postbürokratik örgütlenmeye dair yöneltilen eleştirilerden bahsedeceğiz.
                İlk olarak postbürokratik örgütlenmelerin geliştirdikleri değişiklik iddiası abartılıdır. (Aktaran Ateş, 2008: 100) Özellikle büyük örgütler, ister istemez bürokrasinin araçlarını kullanmak zorundadır, ancak küçük örgüt ve birimlerde postbürokratik uygulamalar mümkün olabilir. (Ateş, 2008: 100) Ayrıca Ateş'e göre devlet bürokrasisi gereklidir fakat bunun şartı ‘devleşmiş’, kırtasiyecilik faaliyeti gören ve aşırı kuralcı bir örgütlenme olmamasıdır.
                İkinci eleştiri ise postbürokrasinin uygulanma metoduna ilişkindir. Buna göre, postbürokratik söylemin ardında aslında gizli bir gündem vardır, o da gerek özel sektör gerekse kamu örgütlerinin halkın değil kapitalizmin ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırılmasıdır. (Ateş,2008: 101) Bu noktada kamu hizmeti anlayışıyla postbürokrasinin uygulanma yöntemleri birbiriyle çatışacaktır. Ayrıca postbürokrasi anlaşılacağı üzere amaca yönelik hareket eden, sonuçları önemseyen bir tutum sergilemektedir. Bu anlayış da devlet hizmetlerinin sosyal yönlerini zayıflatacaktır.
                Toparlayacak olursak, postbürokrasi yeni dünya düzenine ve beklentilere karşı bürokratik örgütlenmenin yetersiz kalmasını referans alarak ortaya çıkmış bir örgütlenmedir. Genel itibariyle bürokrasiden ayrıldığı yönleri, esnek örgüt yapısı, çalışanların ve örgütün inisiyatif kullanmasına izin vermesi, kurallara bağlılık yerine çıktıya ulaşmadaki yolların önemi ve performansa önem verme şeklinde sıralanabilir.

SONUÇ
                Çalışmamız, insanlık tarihinin değişmez iki olgusu yöneten ve yönetilen arasındaki mekanizma olan bürokratik örgütlenme üzerine tarihsel gelişim ve değişim süreci, bürokrasiye dair tutumlar ve güncel tartışma üzerine kurulmuştur.Tarihsel olarak bir ihtiyaca yönelik olarak ortaya çıkan bürokrasi değişen ekonomik ve toplumsal şartlara göre şekillenmiş ve bu yönüyle toplumla organik bir bağa sahip olmuştur.
                Çalışmamızın ilk bölümünde yer alan örgütler her ne kadar kamuya dair olanın, yönetimle alakalı olanın işini görmüşlerse de modern anlamda bürokrasi sanayi devrimi ile ortaya çıkan örgütlenmelerdir. Seri üretim çağına ayak uydurabilecek bürokratik yapılanmanın keyfiyetten uzak olması gerekmekteydi. Kapitalizm, arka planda kuralları belirlenmiş, öngörülebilir ve rasyonel olan bir örgüte ihtiyaç duymaktaydı. Bürokratik örgütlenme bu ihtiyaca cevap olarak düzenlenmiştir. Weber’in yasal-ussal otoritesi tam bu özellikler çerçevesinde şekillenen kamu personelini anlatmaktaydı.
                Bürokrasinin, siyaset bilimi düşünürleri ve sosyologların ilgisini çekmesi onun aslında toplumsal hayatta belirleyici yönüyle alakalıdır. Bu sebeple yönetme erkinin somutlaştığı ve topluma nüfuz eden eli olan bürokratik örgütlenme birçok tartışmaya konu olmuştur.
                Bilimsel ilerleme ve güncelin ihtiyacının değişmesi bu yüzden ilk aşamada yönetme tarzına dolayısıyla da bürokratik örgütlenmenin özüne etkide bulunmuştur. 20. Yüzyıl’ın yaşadığı savaşlar ve geçirdiği krizler devlet merkezli soruları gündeme getirmiştir. Devletin faaliyetinin değişim geçirmesinin hakim üretim tarzı olan kapitalizmin geçirdiği krizlerle üst üste gelmesi, ekonomi, toplum ve yönetim arasındaki kaçınılmaz değişikliklere yol açmıştır. Örneğin bürokrasi feodal dönemde vergi toplamak ve feodal beyin güvenliğini sağlamaktan ibaretken, modern devletin ortaya çıkışıyla modern idare aygıtının da görevleri ve öncelikleri değişim göstermiştir.
                20. Yüzyıl’ın geçirdiği son kriz Refah Devleti’nin kapitalizmin önceliklerine hizmet etmemesi sonucunda ortaya çıkmıştır. 1970’lerden sonraki dönemde devlet ve dolayısıyla bürokrasi, kısıtlayıcı, engelleyici ve gelişimi sınırlayıcı bir güç olarak görülmüştür. Piyasanın,devlet karşısında üstün konuma gelişi bürokratik örgütlenmenin çözülmesine yol açmıştır. Zira artık devletin faaliyetleri daralmış, hareket alanı küçülmüştür.
                Aynı şekilde felsefi alanda postmodern düşüncelerin ortaya çıkışı, modernitenin yücelttiği akla ve bir üst kurumda birleştirmeye, örneğin ulus devlet, karşı çıkarak bireyi ön plana çıkarması postbürokrasi anlayışını ortaya çıkarmıştır. Değişimin arka planını ve teorik altyapısını hazırlayan postbürokrasi , kamu yönetiminde yeni kamu yönetimi, yönetişim gibi uygulamalarla gözlemlenebilir. Yönetim ve örgütlenme tarzına yeni anlayışlar getiren postbürokrasi, daha esnek, kurallara bağlılık yerine amaca ulaşma, hiyerarşik düzenin yerini liderlik ve uzmanlaşmanın alması gibi özellikleriyle bürokrasiye karşı eleştirilerde bulunmuştur. Fakat bürokratik örgütlenmelerin sonlanacağını öngören postbürokrasinin bu tavrı gerçeklikten bir hayli uzaktır. Bürokrasinin aksayan ve çağdışı kalmış yönlerini tasfiye etmek çok daha gerçekçi olacaktır.








KAYNAKÇA

Abadan, Nermin (1959), Bürokrasi,Ankara: SBF Yayınları s. 7-78

Ateş,Hamza(2008), Kamu Yönetiminde Çağdaş Yaklaşımlar, Ankara: Seçkin Yayıncılık, s.83-107, 387-415

Çukurçayır, M.Akif (2001),Kamu Hizmeti Sunumunda Yeni Yöntemler,SÜ Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, Sayı 1-2, s. 90-106

Çelik, Nuriye (2015), Post-Bürokratik Kamu Yönetimi ve Demokrasi, İGÜSBD   Cilt 2,Sayı 2, s. 136-151

Eryılmaz, Bilal (2008), Bürokrasi ve Siyaset, İstanbul: Alfa Yayınları, s. 3-65

Eryılmaz, Bilal (2014), Kamu Yönetimi, İstanbul: Umuttepe Yayınları, s. 262-289

Eşki, Hülya (2009), Kamu Yönetiminde Değişim ve Yeni Yönetim Modelleri, SÜ Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, Sayı 17, s. 491-498

Fişek, Kurthan (2012), Yönetim,Ankara: Kilit Yayınları, s. 98-117

Güzelsarı, Selime (2004), Yeni Kamu İşletmeciliği ve Yönetişim Yaklaşımları, Ankara: AÜ SBF Yayınları, s. 1-20

Hasanoğlu, Mürteza (2002), Küreselleşmenin Devlet Yönetimine Etkileri, Türk İdare Dergisi, Sayı 434, s. 171-186

Ökten, Serkan (2012), Türkiye’de Postmodern Kamu Yönetimi Uygulamaları, Sosyal Bilimler Elektronik Dergisi, Sayı 5, s. 227-241

Övgün, Barış (2010),Devlet ve Planlama,Ankara:Siyasal Kitabevi, s. 37-90

Weber, Max (2013),Bürokrasi ve Otorite,Ankara:Adres Yayınları, s. 1-30