Ali
Fuad Başgil (1893-1967), Cumhuriyet döneminin kültür elitleri arasında müstesna
bir şahsiyettir. Türkiye'de Anayasa Hukuku alanında çalışan ilk nesil
akademisyenlerden biridir. Ali Fuat Başgil, 1893 yılında Samsun'un Çarşamba
ilçesinin Sarıcalı Mahallesi'nde doğdu. Ailesi Samsun'un varlıklı ve dindar
ailelerinden Bölükbaşıoğulları'dır. İlköğrenimini Çarşamba'da tamamladıktan
sonra orta öğrenimini tamamlamak üzere İstanbul'a gitti. Kısa bir süre sonra
Birinci Dünya Savaşı'nın çıkmasıyla orta öğrenimini yarıda bıraktı. Başgil, I.
Dünya Savaşı sırasında Kafkas Cephesi'nde yedek subay olarak görev yaptı.
Savaştan sonra lise eğitimini tamamlamak ve üniversite eğitimini almak üzere
Fransa'ya gitti. 1921 yılında Paris Buffone Lisesi'nden mezun oldu. Üniversite
eğitimini Grenoble Hukuk Fakültesi'nde tamamladı. Üniversite sonrası doktora
çalışmasını Lozan Konferansı'nda "Boğaz Meselesi, Başlangıcı, Gelişimi ve
Çözümü" konulu teziyle yaptı ve çalışmasını "Yeni Türk Devletlerinin
Kurucusu Gazi Mustafa Kemal"e ithaf etti. 1929 yılına kadar Fransa'da
Paris Siyasal Bilgiler Okulu ve Edebiyat Fakültesi'nden diploma almanın yanı
sıra, Lahey Uluslararası Hukuk Akademisi'nde dersler aldı. 1929 yılında
Fransa'da eğitimini tamamladıktan sonra "Hukuk Doktoru" olarak Türkiye'ye
döndü. Gençlik yıllarında Müderris Şevketi Efendi'den yararlandı. Şevketi
Efendi klasik medrese kökenli olmakla birlikte Robert Kolej'de eğitim görmüş,
eğitimini Avrupa'da sürdürmüş ve bazı Batı dillerini iyi derecede bilen bir
medrese mensubudur. Başgil, Türk Modernleşmesinin Batıcı çizgisini benimsemedi.
Ancak Batı karşıtı değildir. Pozitivist Batı'nın dışında maneviyatçı bir
Batı'nın da olduğunu savunur. Türk dili devrimini, laiklik politikasının
radikal uygulanmasını ve rejimin otoriter yapısını eleştiriyor. O sadece bir
bilim adamı değil. Günlük gazetelerde yayınlanan yazılarıyla da kamuoyunu
etkiliyor. Özellikle 27 Mayıs Darbesi sonrasında rejime yönelik eleştirileri
nedeniyle önce üniversiteden atıldı, bir süre sonra tutuklandı. Kendisi modern
epistemik topluluğun bir üyesidir ancak sindirimi zor bulmaktadır. Bir anayasa
hukukçusu olarak doktrinin kurucusudur. Türkiye'nin halk aydını oldu.
Başgil, Türkiye'ye döndükten sonra ilk olarak Milli Eğitim Bakanlığı Yükseköğretim Genel Müdür Yardımcılığı görevine atandı. 1930 yılında Ankara Hukuk Fakültesi'nde "Doçent" olarak göreve başladı. 1931 yılında "Roma Hukuku Profesörü" oldu. 1933 yılı sonuna kadar Hukuk Fakültesi'nde tarih derslerinin yanı sıra "Roma Hukuku" dersleri verdi. Gazi Eğitim Enstitüsü'nde. 1933 Üniversite Reformu'ndan sonra kurulan İstanbul Üniversitesi'ne "Teşkilat-ı Esasiyye Hukuku" derslerini vermek üzere transfer oldu. Aynı zamanda Devlet Mektebi'nde de ders verdi. 1937 yılında İstanbul İktisat ve Ticaret Yüksek Okulu Müdürü olarak atandı. 1937'de, yine İkinci Dünya Savaşı sırasında. Türk Tarih Kongresi'nde "Türk Milliyetçiliği: Doğuşu, Anlamı, Amacı ve Özellikleri" başlıklı bir bildiri sundu. Öte yandan aynı yıl Hatay'ın bağımsızlığı sürecinde Cenevre'de toplanan Milletler Cemiyeti Komisyonu'nda Türk heyetine hukuk danışmanlığı yaptı ve anayasa çalışmalarına katıldı. Bu görevi sırasında Başgil, Hatay Anayasasını yazdı ve Hatay'ın siyasi statüsünün belirlenmesine önemli katkılarda bulundu. Bu görevi sırasında Dernekler Birliği'nde de Türkiye'yi temsil etti. 1939'da "Ordinaryüs Profesör" unvanını aldı.
Türkiye'de
ilk kez "İş Hukuku" dersini verdi. 1938-1942 yılları arasında
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı olarak görev yaptı.1942 yılında
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Memuriyet Mektebi'nde kısa bir süre
"Şirket Teşkilatı Hukuku" dersleri verdi. Bu arada Anayasa Hukuku
Profesörü ve Sivil Mektep Müdürü olarak atandı.
1943
yılında Devlet Mektebi Müdürlüğü'nden istifa ederek İstanbul Üniversitesi Hukuk
Fakültesi kürsüsüne döndü. İstanbul'a döndükten sonra Anayasa Hukuku Bölümü'ne
atandı ve emekliliğine kadar bu görevi sürdürdü. Başgil, Çok Partili Hayata
geçişle birlikte bu dönemi eleştirmeye başladı. Eleştirileri özellikle laiklik,
anayasa ve seçimler etrafında şekillendi. Yeni dönemde liberal düşünceyi ve
demokrasi fikirlerini savunan Başgil, Ahmet Emin Yalman ve diğer arkadaşlarıyla
birlikte 1947 yılında İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ne dayanarak
"Özgür Fikirleri Yayma Derneği"ni kurdu. Dönemin iktidarını ve
anayasal yapısını eleştirse de siyaset kurumunun dışında kalmaya özen gösterdi.
Bu bağlamda Başgil, 1950 seçimleri öncesinde Refik Koraltan ve Celal Bayar'ın
Demokrat Parti'den milletvekili adayı olma tekliflerini reddetti. Başgil'e göre
siyaset aile, okul ve kışla dışında bırakılması gereken temel olgulardan
biriydi.
Başgil'e
göre siyaset aile, okul ve kışla dışında bırakılması gereken temel olgulardan
biriydi. Bu nedenle siyasetten uzak durmayı tercih etti. 1950'li yılların
başında özellikle din ve laiklik konularında yazılar yazdı ve laiklik ilkesinin
Anayasa'da yer almasını eleştirdi. IX. Kongre 24 Mayıs 1951'de Nice'te, 27
Mayıs 1951'de Monako'da yapıldı. Bakanlar Kurulu tarafından İdari Bilimler
Kongresi'nde Demokrat Parti Hükümetini temsil etmek üzere atandı. Demokrat
Parti Hükümeti döneminde siyasetin dışında kalmaya özen gösteren Başgil, bu
dönemde anayasa, demokrasi, laiklik ve genel olarak liberal düşünce üzerine
birçok yazı yazdı. Öte yandan bu dönemde DP hükümetinin muhalefete yaklaşımı ve
anayasa değişikliği konusunda da eleştirilerini dile getirdi. 27 Mayıs 1960
askeri müdahalesi gerçekleştiğinde Başgil, İstanbul Üniversitesi Hukuk
Fakültesi'nde çalışıyordu. Askeri müdahale öncesinde müdahaleyi engellemek için
Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes ile görüşmeler yaptı ancak
başarısız oldu. Başgil, 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi ve Milli Birlik
Komitesi'nin ilk etapta kardeş katliamını önlediğini düşünse de, kısa süre
sonra partiler arasında tarafsız kalamadığı ve yeni anayasal konulara ilişkin
düşüncelerini eleştirdi. Fikirleri nedeniyle kendisine yöneltilen eleştirilere
10 Ağustos 1960'ta Yeni Sabah gazetesindeki köşesinde cevap verdi ve uzun
yıllar yürüttüğü İstanbul Üniversitesi'ndeki görevinden istifa etti. Ancak bu
istifa üniversite yönetimi tarafından kabul edilmedi. Başgil, daha sonra Merkez
Yönetim Kurulu'nun 28 Ekim 1960 tarih ve 114 sayılı kararıyla 147 öğretim
üyesiyle birlikte üniversitedeki görevlerinden uzaklaştırıldı. Kısa bir süre
sonra Başgil üniversitedeki işine bir daha dönemezdi. Dönemi eleştirmeye devam
eden Başgil hakkında, Kurucu Meclis aleyhine hareket ettiği ve ulusal çıkarlara
aykırı davrandığı gerekçesiyle 161. maddeden dava açıldı. Daha sonra Başgil
tutuklanarak Balmumcu'ya gönderildi.
29
Mart 1961'de serbest bırakıldıktan kısa bir süre sonra tamamen beraat etti. 10
Nisan 1961'de İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü'ne yaptığı emeklilik başvurusu
sonuçlandı ve emekli oldu. Başgil, üniversiteden ayrıldıktan sonra 15 Ekim
1961'de yapılacak seçimlerde Adalet Partisi listesinden Samsun'a bağımsız aday
oldu ve seçimlerde Cumhuriyet Senatosu üyeliğine seçilerek siyasete girdi.
Yaklaşan
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Adalet Partisi ve Yeni Türkiye Partisi
milletvekillerinin teklifi üzerine 24 Ekim 1961'de Cumhurbaşkanlığı adaylık
beyannamesini imzaladı. Cemal Gürsel'e karşı aday istemeyen askeri yönetim, Ali
Fuat Başgil'e farklı kanallardan önerilerde bulunarak Başgil'den adaylığını
geri çekmesini istedi. Kısa bir süre sonra Başgil, karşılaştığı baskılar
nedeniyle Cemal Gürsel'e karşı cumhurbaşkanlığı adaylığından geri çekildi,
Cumhuriyetçi Senatörlük görevinden istifa etti ve Mart 1962'de Cenevre'ye
gitti. 10 Eylül 1962. Cenevre'de ayrıca Cenevre Üniversitesi'nin "Türk
Tarihi ve Dili Bölümü"nde çalıştı. Bu dönemde din, laiklik, Diyanet,
anayasa gibi konularda anılarını ve tecrübelerini kaleme aldı. 1965 yılında
yapılacak milletvekili seçimlerinde Adalet Partisi'nden İstanbul Milletvekili
adayı oldu. 1965 seçimlerinde milletvekili seçilen Başgil, Anayasa Komisyonu
başkanlığı yaptı. Hayatının sonuna kadar milletvekili olarak görevini sürdürdü.
17 Nisan 1967 tarihinde eşi Fatma Nüvide Hanım ile birlikte yaşadığı Kadıköy
Feneryolu Eflatun Caddesi üzerindeki evinde vefat etti. Günümüzde bu caddeye
"Ali Fuat Başgil Caddesi" adı verilmektedir ve Başgil'in mezarı,
Üsküdar Karacaahmet Mezarlığı Çiçekçi Durağı'nın karşısında yer almaktadır.
Kendini "Ben milliyetçiyim, maneviyatçıyım, özgürlükçüyüm, ilericiyim,
muhafazakarım" diye tanımlamaktadır. Bunu açıklayan Ali Fuat Başgil,
devlet düzeni ve rejimleri arasında ideal devlet rejiminin demokrasi olduğunu,
insan yaratımına ve doğasına en uygun olanın demokrasi olduğunu savundu. Ona
göre insanlar demokrasi içerisinde gelişme ve kendilerini kanıtlama fırsatına
sahip olacak ve bu ortamda "özgürlük, eşitlik ve adalet" gibi üç
manevi gıdaya sahip olacaklardır. Bu noktada devlet siyasi ve ekonomik olarak
adalet ve özgürlüğün sağlanmasından sorumludur.
Başgil'in
fikirleri arasında özellikle laiklik konusundaki düşünceleri öne çıktı. Laiklik
dinin ve devletin bağımsızlığıdır ve temelde modernleşmenin bir gereği olarak
özgürlüğü ifade eder. Bu noktada ona göre laiklik modernleşme açısından büyük
önem taşıyordu. Başgil'in genel olarak eserlerine bakıldığında çeşitli dergi,
gazete ve kitaplarda birçok fikir ve düşünce üzerine yazılar yazdığı
görülmektedir.
Muhafazakar
ve liberal fikirleriyle öne çıkan Başgil; 1935 yılında Siyasal Bilgiler
Dergisi, 1944 yılında Barış Dünyası dergisi, 1939, 1941, 1944, 1945 ve 1946
yıllarında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 1948-1949 yılları
arasında Hür Fikirler Dergisi, 1952 yılında İslam'ın Işığı ve Yeni Büyük Doğu.
1956'da Türk Hukuku, 1960'ta Türk Ruhu, 1950'de Türk Düşüncesi, 1958 ve 1959'da
İslam, 1959'da Dünya, 1959'da Türk Vatanı, 1960'da Hilal ve son olarak 1949,
1950, 1951. 1952, 1953'te Sebilürreşad dergilerinde yazdı. Bu dergilerde genel
olarak özgürlük, demokrasi, Türk anayasaları, seçim ve hükümetler, fikir
hayatı, din, laiklik ve komünizm gibi konuları ele aldı.
Başgil'in
yazdığı gazeteler; 1940, 1941, 1942, 1950, 1951 ve 1956'da Son Posta, 1945'te
Tasvir, 1958, 1963, 1964, 1965 ve 1966'da Yeni İstanbul, 1944, 1945 ve 1960,
1945, 1946, 1947'de nadiren Cumhuriyet, 1 948, 1948, 1949 ve 1950 yıllarında
Vatan'da, 27 Mayıs 1960'tan sonra ise Havadis, Son Havadis ve Yeni Sabah'ta
yazılar yazdı. Gazetelerde genel olarak Cumhuriyet ve temel ilkeleri, milli
egemenlik, demokrasi ve yönetimler, vatandaşlık gibi konuları ele aldı.
Başgil'in yazdığı eserlere bakıldığında; 1938 yılında "Klasik Bireysel
Haklar ve Özgürlükler Teorisi ve Çağdaş Devletçilik Sistemi"ni yayımladı.
1939 yılında İstanbul'da "Türk Temel Teşkilatı ve Siyasal Rejim"
başlıklı çalışmasını tamamladı.
1947
yılında demokrasi, anayasa ve özgürlük konularını ele aldığı "Hukukun Esas
Meselesi ve Kurumları" adlı eserini yayımladı. Dil meselesine değinen
"Türkçe Meselesi" başlıklı yazıda; 1949 yılında yeni neslin ahlak ve
edepten faydalanması, manevi yönünü öne çıkarması için öneri ve tavsiyelerin
yer aldığı "Gençlerle Başbaşa" adlı eserini yayımladı ve Milli Eğitim
Bakanlığı Temel Eserler listesine alındı. 1945 yılında Yeni Sabah gazetesinde
köşe yazısı olarak yayımlanan ve dinin özerkliği, din ve vicdan özgürlüğü ile
laikliği ele aldığı "Din ve Laiklik" adlı eserini 1954 yılında
yayımladı. 1960 yılında Başgil'in 1950 öncesi Vatan ve 27 Mayıs 1960 sonrası
Yeni Sabah gazetelerinde çıkan anayasa, demokrasi ve muhalefet üzerine yazıları toplanarak kitap olarak yayımlandı. Aynı
şekilde 1961'de Vatan ve Tasvir gazeteleri ile Hür Fikirler Mecmuası'nda
1950'den önce, 1950'den sonra Yeni İstanbul gazetesinde demokrasi, özgürlük ve
yurttaş haklarına ilişkin yazıları "Demokrasi Yolunda" başlıklı
eserde toplandı. 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesine giden süreci ve o günlerdeki
deneyimlerini ele alan Başgil, Fransızca olarak ilk baskısını 1963 yılında
"La Rêvolution Militaire de 1960 Turquie 'ses Origines" adıyla
Cenevre'de yayımladı."27 Mayıs İhtilali ve Sebepleri" adlı eserini
yayımlattı. Başgil ise 21 Temmuz - 10 Eylül 1962 tarihleri arasında Cenevre'den
Yeni İstanbul gazetesine gönderdiği yazılarını 1962 yılında "Anılar"
adlı kitapta topladı. Türkçe yazmasına rağmen eğitimini Fransa'da tamamladığı
için Fransızca da yayımladı. Fransızcanın yanı sıra Almanca ve Arapça da
konuşmaktadır.
Ülkeye
döndükten sonra Ankara'da Gazi Eğitim Enstitüsü'nde Medeniyet Tarihi dersinin
hocası olması da oldukça dikkat çekicidir ve bu durumun uzun sürmediğini tahmin
edilmektedir. Başgil'in bu görevi üstlenmesinin yersiz olduğunu ve bir boşluğu
doldurma ihtiyacına dayandığını söylemek yetersiz kalır. Başgil'in öğrencilik
yılları sadece hukuk eğitimi ve bu alanda uzmanlaşmadan ibaret değildir. Paris
Edebiyat Fakültesi'nin felsefe bölümüne gittiğini, oradan diploma aldığını,
Batı felsefesi, sosyoloji alanlarında dersler aldığını göz önünde bulundurursak
bu dersin içeriğini şekillendirecek formasyona sahip olduğunu düşünmek
mümkündür.
Başgil'in,
kariyerinin son yıllarında kendisine yapılan idari pozisyon teklifini, avukat
ve biraz da sosyolog olduğunu söyleyerek reddettiğini de belirtmek
gerekmektedir. Esasen özelde hukukçuların, genel olarak da hukukçuların
sosyoloji formasyonuna sahip olmaları, mesleğin icrası açısından faydalı
sonuçlar doğurmaktadır. Bu disiplin aynı zamanda yeni normların belirlenmesi,
mevcut normların gerekliliği veya gereksizliğinin belirlenmesi, toplumsal
değişim ve normlar arasındaki ilişkinin anlaşılması açısından mesleğin
uygulanmasına da katkı sağlamaktadır. Başgil'in kariyerindeki hizmetinin ve
şöhretinin ana kanalını hiç şüphesiz anayasa hukuku pratiği oluşturmaktadır.
Meslek adamı ve akademisyen olarak Türk anayasa hukuku geleneğinin ilk
döneminde öğretinin kurucularındandır. Kemal Gözler bu dönem için dört isimden
söz ediyor: Ali Fuad Başgil, Hüseyin Nail Kubalı, Bülent Nuri Esen, İlhan
Arsel. Cumhuriyetin modernleşmesini bu dört ismin karşılaştırmalı biyografileri
üzerinden okumak çok zengin sonuçlara varabilir.
Başgil'in
portresini sadece bilimsel bilgilerle çizmek mümkün değil. Burada bir dönem
nasıl olup da Türk toplumunun önemli bir kesiminin parçası haline geldiği
sorusu sorulabilir. Kişisel deneyimi, gazetenin 20. yüzyılın ortalarında bir
bilim insanının Türkiye çapında tanınmasına nasıl yardımcı olduğunu gösteriyor.
Başgil'in
bir iletişim aracı olarak gazeteler aracılığıyla okurla buluşması 1941 yılına
kadar uzanır. Çok ara sıra ortaya çıkan bu yazılar, 1945 yılında CHP
iktidarının dil politikalarına ilişkin bir dizi yazıyla eleştirel bir içerik
kazanır.
17
Mayıs 1950'den itibaren Yeni Sabah'ta yayımladığı 12 makale, onun en ünlü
kitabı Din ve Laiklik'in temelini oluşturur. Temmuz-Kasım 1960'ta Yeni Sabah'ta
başlayan, Aralık 1960'tan itibaren Son Havadis gazetesinde devam eden ve
1963-1966 yılları arasında Yeni İstanbul'la devam eden gazete yazılarının bir
kısmı askeri vesayet gölgesinde yayımlandı. Başgil, 27 Mayıs sonrası üniversite
tasfiyesinin (147'ler) mağdurları arasında yer alıyor. Gazete yazılarının bir
başka bölümünde, darbecilerin 1961 seçimleri sonrasında kurduğu yeni düzene
yönelik eleştiriler yer alıyor. 1961 genel seçimlerinden sonra daha sesli ve
eleştirel yazılar yazdı. Başgil'in İnönü'ye yönelik tutumu, Demokrat Parti'ye
yakın duruşu, 27 Mayıs rejimini benimsemeyi reddetmesi ve elbette Türk laiklik
deneyimini eleştiren söylemi statükoyu destekleyen çevrelerin tepkisini çekti.
Akis gibi muhalif medya kuruluşları onun hakkında geniş çaplı dezenformasyon
yarattı. Bu suçlamalara ve hakkındaki çirkin yayınlara rağmen 27 Mayıs
kararlarını kabul etmeyen geniş bir kesimin sözcüsü haline geldi.
Başgil,
1945 ve sonrasında, tek parti rejiminin baskıları kısmen hafiflettiği bir
dönemde, Cumhurbaşkanı İnönü, Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ve İstanbul
Üniversitesi Rektörü ile karşı karşıya geldi. Yazılarında farklı konulardaki
görüşleri hükümet politikalarıyla çeliştiği için yargılanmıştı ve yurt dışında
öğrenciydi. Görev yaptığı yıllarda tanıştığı CHP'li bakan arkadaşları sayesinde
onların müdahalesi sayesinde bir yaptırımdan kurtuldu. 27 Mayıs'tan sonra
çeşitli zamanlarda (1960) sıkıyönetim tarafından doğrudan tehdit edildi ve daha
sonra tutuklanarak 2 ay 18 gün tutuklu kaldı. Darbecilerin üniversite öğretim
üyelerinden (147'si) tasfiye edilmesinin ardından üniversiteden ihraç edildi.
Ölümünden
iki yıl önce (1965), 1961'de cuntanın çekilmesinden birkaç yıl sonra,
yurtdışında Fransızca olarak Türkiye'de Askeri Devrimin Kökenleri adıyla
yayımlanan kitabı nedeniyle Ağır Ceza Mahkemesi'nde tutuksuz yargılandı. Bazen
insanlar ihtiyat duygusuyla ya da konformizm nedeniyle susmayı tercih ettiğinde
geleceği görerek yazıyor, konuşuyor ve bu anlamda kendisine yakın olanların
ötesine geçiyordu. Sadece İnönü rejiminde değil, DP döneminde de gerektiğinde
sözünü esirgemeyecektir. DP'ye sempati duyan bir siyasetçidir, ancak muhalefet
yıllarında partiye katılma tekliflerini hiçbir zaman kabul etmedi.
Üniversiteden atılana kadar aktif siyasete girmiyor. Mayıs 1955'te İzmir Ticari
ve İktisadi İlimler Yüksek Okulu'nda Menderes Hükümeti'ne yönelik eleştirileri
içeren konferansı ve ertesi yıl İstanbul Üniversitesi'nde yaptığı konuşma
rejimin gidişatını konu alıyordu. Bu faaliyetleri nedeniyle sorgu hakimliğine
çağrıldı ve sorguya çekildi. Hatta bu vb. yayınları nedeniyle DP seçkinleri
içinde bir kesim ona yabancılaşmış, dışlanmıştı. Bu sürecin bir parçası olarak
İstanbul Üniversitesi Senatosu uyarıda bulunarak hakkında işlem başlattı.
Üç
çeyrek asırdan fazla bir süredir Cumhuriyetin uygulanmasında Türk laiklik
politikasının ana kalıbı, literatürde daha sonra "laiklik" veya
"dışlayıcı laiklik" olarak anılacak bir eksende şekillenmiştir.
Başgil, milattan sonra ilk çeyrek asırda dinin kamusal tezahürlerinden rahatsız
olan, kamusal alanda isteksizce din adamlarına yer veren, yenilerinin yetişmesi
ve nitelikli bir eğitim alması için hiçbir önlem almayan halk felsefesine karşı
çıktı. yeni devlet tecrübesini ve ihmallerini eleştirdi.
Rejimin,
dini yalnızca sıradan insanlara yakışan bir inanç biçimi olarak görme tercihine
katılmadı ve aydın gruplarla din arasındaki bağı koparma politikasını
sorguladı.
Esasen
CHP içinde Durkheim sosyolojisinden etkilenen bir grup, tek parti rejiminin
laiklik politikasına temkinli yaklaşmış ve bu grup 1945'ten sonra
eleştirilerini açıkça dile getirmiş, böylece Cumhuriyet'e geçiş sürecinde CHP
içinde bu konuda bir bölünme meydana gelmiştir. çok partili hayat Başgil
bunların ötesine geçerek dine sosyolojik bir ihtiyacın ötesinde önem vermiş ve
onu toplumun en yüksek değeri olarak ilan etmiştir.
Türkiye
20. yüzyılın ikinci çeyreğine kültürel Batılılaşmayı telkin eden bir kamusal
felsefeyle giriyor. Büyük kalabalıklar ayak uydurmakta zorlanıyor. Rejimin yeni
nesillerden beklentileri yüksek. Türk yükseköğretim sisteminde kıdemli bir
öğretim görevlisi, bazen de yükseköğretim kurumlarının yöneticisi olan Başgil,
sadece bilgisini paylaşan biri değil. Yeni nesillerin hem zihinsel hem de
ahlaki açıdan olgunlaşmasını sağlamaya çalışır. Devletçi ve devrimci bir
çizgide durmayı tercih ettiği 1945 öncesi dönemde bile mutlak Batılılaşma
taraftarı değildi. Türkiye'nin kendisinin olmasını istiyor. Batıyı iyi
tanıyordu.
Hayatının
hiçbir döneminde Batı karşıtı, gerici bir tavır sergilemedi. Ancak Batılılaşma
adına kamu politikalarındaki yanlış tercihleri eleştirir. Bu, hızlı Batılı
devrimcilerin Batılı vizyon eksikliğini ortaya koyuyor. Bunu yaparken kültürel
Batılılaşmaya tepki gösterenlere başka bir Batı'nın var olduğunu hatırlatıyor.
Batı'nın bilimi, teknolojisi, yöntemleri vb. gibi üstünlüklerinin ahlak ve
karakter terbiyesiyle de ilgili olduğunu düşünüyor. O, Batı'nın temelinde
maneviyatın olduğunu savunuyor. Devletin resmi tarih anlayışını
benimsememektedir. Ancak tarihin altın çağını yaratmaz, romantik değildir.
Gerçekçidir ve bugünün inşasına katılmaya ve geleceği kurmaya odaklanır.
Geçmişi unutma taraftarı değil. Geçmişe değil bugüne ve geleceğe odaklanır.
Ulusal
tarihin ve dilin tasfiye edilmesine ve kendi deyimiyle "öfkeli
milliyetçiliğin" (şovenizmin) oyuncağı haline getirilmesine karşı çıkıyor.
“Temiz milliyetçilik” milleti diniyle, diliyle, şeref ve kutsallarıyla tarihi
bir gerçeklik olarak kabul eder. O bir avangard değil. Hatta siyasette elitist
yönlerin olduğu bile söylenebilir. Ancak devletin siyasi mürebbiye rolünü
oynamasına hiç de meraklı değildi; Halkı küçümsemedi, küçümsemedi.
Avrupa'daki
uzun eğitim hayatı ve akademik kariyeri yabancılaşmaya neden olmadı. Dışlayıcı
politikalar nedeniyle manevi hayatını bırakın tamamlamak şöyle dursun, kolektif
olarak yaşamaktan mahrum bırakılan kitlelerin saygısını kazandı. Üniversite
kurumu rejimin ideolojik araçlarından biridir. Artık bu kurum içinde kamu
hukuku alanında faaliyet gösteren bir otoritenin eleştirileri özellikle
Batıcılar ve aşırı laikler tarafından öfkeyle karşılanıyor. Bunlardan birinde
Başgil'in "profesör" iken bunu yapmaya cesaret ettiği sürekli
hatırlatılıyor ve rejime yönelik bu tür eleştiriler yapabilmesini kabul
edilemez buluyor.
Sadece
onlar değil, tek parti rejimine meydan okuyan Batılı liberaller de laiklik
konusundaki görüşlerinden dolayı buna karşı tavır alacak, manevi-muhafazakâr
bir liberal görüşün kamusal alanda temsil edilmesine hoşgörü göstermeyecektir.
Başgil, Erken Cumhuriyet'in çalışkan, üretken ve cesur bir bireyidir. Ancak o,
"klasik İslam epistemik topluluğu" mensuplarına yok muamelesi
yapmamış, rejimin kısmi liberalleşmesiyle birlikte kendi fıtratına uygun olan
ve bundan istifade edenlere saygı ve yakınlık göstermiştir.
Hayatının
son yıllarında yaşadığı mağduriyetlere rağmen bir akademisyen, bir bilim insanı
ve özellikle bir kanaat önderi olarak Türkiye için bir hazine haline geldi.
Ali
Fuat Başgil, hayatı boyunca bilimin haysiyet ve haysiyetini korumayı bilen bir
kişidir, bir anayasa hukuku öğretmeni olarak bilimsel görüşlerini gerektiğinde
basın ve eserlerinde çekinmeden dile getirmiş, hatta bu uğurda hapse bile
girmiştir. . Başgil hem üniversite profesörü hem de siyasetçi olarak tanınıyor.
Bu iki durumu onun eğitim ve demokrasi kavramlarına özel önem vermesinin
sebebidir.
Toplumsal
ve siyasal hayatta demokrasi kavramını ön planda tutan Ali Fuat Başgil,
demokrasiyi maddiyattan maneviyata uzanan çizgide ele alıyor ve tanımlıyor:
“Demokrasi öncelikle belli bir yönetim ve yönetim sistemidir. İkincisi, bir
zihniyettir, bir yetişme tarzıdır, bir toplumsal bakış açısıdır, bir
atmosferdir, bir çevredir. Demokrasi, nihayet, insan varlığına ilişkin ahlaki
değer yargısına, yüksek bir yaşam ve mutluluk arzusuna uzanan bir idealdir.”
Siyaset felsefesi açısından bu tanım, bireyselliği esas alan klasik anlayıştan
farklılık göstermektedir. Klasik anlayışta bireyin hak ve özgürlükleri
toplumsal düzeyde zarara yol açsa dahi kutsallaştırılır.
Ali
Fuad Başgil, klasik demokrasi teorisinin üç öncülü olan 'özgürlük, eşitlik,
adalet' kavramlarının hayati öneme sahip olduğunu vurguluyor ancak daha da
önemlisi bu kavramları içselleştirecek bireylerin yetiştirilmesine dikkat
çekiyor. değerler olarak. Başgil'e göre özgürlük, eşitlik ve adalet, toplumsal
yaşamda kendini gerçekleştirmek isteyen bireye uygun ortamı sağlar.
Demokrasi,
bireyin davranış ve eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmesi koşuluyla özgürlüğünü
toplumsal mutluluğun temeli olarak kabul eder. Demokrasi özgürlükçüdür ama aynı
zamanda eşitlikçidir. Aslında eşitlik davası tarihte özgürlükten çok önce
başlamış ve demokratik düşüncelerin ilk çıkış noktasını oluşturmuştur. Burada
söz konusu olan eşitlik göreceli ve insani yani hukuki yani kanun önünde
eşitliktir. Demokrasinin üçüncü öncülüne gelince evet demokratik toplum düzeni
özgürlükçü ve eşitlikçidir. Demokratik rejim, 'adalet devletin temelidir'
gerçeğini toplumun temeline yerleştirmiştir. Demokrasi felsefesinde özgürlük ve
eşitlik başlı başına amaç değil, adaleti gerçekleştirmenin aracıdır. Diğer
taraftan özgürlük ve eşitlik varsa adalet de vardır.
İyilikten
yana; Özgürlük, eşitlik ve adaletin ötesinde en yüksek toplumsal erdemdir, peki
iyi insanların sayısını nasıl artıracağız? Başgil'e göre, 'Genç nesil bu
hakikatleri önce aile evinde, ebeveynlerinin davranışlarından edinecek, daha
sonra okuldaki öğretmenler bu eğitici (ahlaki) faaliyete öğretmeyi (bilgiyi)
ekleyerek süreci sürdüreceklerdir. 'Öğretimin hitap ettiği manevi yetenek
zekadır; Eğitim iradedir. Eğitimin amacı genç vatandaşa gelecekteki yaşamı için
gerekli ve faydalı (mesleki) bilgileri öğretmek ve ona maddi refaha giden
yolları göstermektir. Eğitimin amacı genç vatandaşlara ruh asaleti ve kendine
yetme zenginliği kazandırmak ve onlara mutluluk hazinesinin anahtarlarını
vermektir.
Başgil,
demokrasi-eğitim ilişkilerinde özellikle okul faktörüne odaklanıyor. Ona göre
günümüzde milletlerin hayatı, değeri ve medeni seviyesi, okulların ilmi ve
eğitim değeri ve seviyesi ile ölçülmektedir. Ve bugün bir ülkenin en büyük güç
kaynağı ne işçiler ne de çiftçilerdir; okulların dersliklerini ve koridorlarını
dolduran gençlik kitlesidir.
Başgil'e
göre ileri demokrasiye ulaşmak için nitelikli bir eğitim sistemine ihtiyaç vardır.
Bunu sadece okul sayısının arttırılmasıyla sağlanması mümkün değildir.
Her
şeyden önce 'Okulda, kalbi yalnızca gerçek sevgi ve vatan sevgisiyle atan
kişilik ve karaktere sahip öğretmenler ve yöneticiler bulunmalıdır, yani okul
özgür bir kurum olmalıdır... Ancak bu şartla okul, genç neslin ilham kaynağı,
ulusal varlığın güç ve destek kaynağı olmalıdır. Bu mümkün'. Başgil, okulun
devlet teşkilatı içerisinde özerkliğini savunuyor. Liberal-muhafazakar bir
düşünür olan Başgil, okullarda okutulan kitapların standartlaştırılmasına da
karşı çıkıyor. Baskı rejimlerinin kullandığı bu yöntem, sadece okullardaki
öğretmenler (öğretim üyeleri) ve yöneticiler üzerinde değil, fen bilimleri de
dahil olmak üzere tüm okul üzerinde baskı oluşturmaktadır. Böylece okul, eğitim
ve bilim merkezi olmaktan çıkıp propaganda aracı haline gelir. Okullarda baskı
rejimi kurulursa genç nesiller özgür eğitimden, eleştiri ve yargılama
yeteneğinden mahrum kalacak, dolayısıyla cahil, hoşgörüsüz ve bağnaz
yetişecekler. Kitapların standartlaştırılması siyasi olarak savunulamaz çünkü
her yeni hükümet kendi dünya görüşüne göre eğitim sistemine müdahale edecektir.
Ancak okulların ulusal ve laik olması gerekir. 'Milliyetçi okul, millet
gerçeğinin maddi ve nesnel unsurları olan ülkenin diline, tarihine,
edebiyatına, sanatına ve müziğine dayanan ve bu unsurlardan sızan milli şuurun
ışığıyla gençliği aydınlatan bir okuldur.
Dilin
değişmesi bir zorunluluksa bunun tarihsel ve sosyolojik nedenlerinin ortaya
konulması gerekir. Gerçekte böyle bir argüman yoktur. Başgil zamanla dile yeni
kelimelerin girmesine karşı değildir. Yeni kelimelerin dili bozacağı
düşüncesine de karşı çıkıyor. O sadece dilin kendi akışında değişmesinden
yanadır. Ona göre İngilizce, Fransızca, Almanca gibi aralarında geçişler
bulunan diller değerini kaybetmemiştir. Dilimizde var olan Farsça ve Arapça
kökenli kelimelerden dolayı değerini kaybetmesi mümkün değildir.