15 Ocak 2026 Perşembe

ALİ FUAT BAŞGİL ÜZERİNE KISA İNCELEME

Ali Fuad Başgil (1893-1967), Cumhuriyet döneminin kültür elitleri arasında müstesna bir şahsiyettir. Türkiye'de Anayasa Hukuku alanında çalışan ilk nesil akademisyenlerden biridir. Ali Fuat Başgil, 1893 yılında Samsun'un Çarşamba ilçesinin Sarıcalı Mahallesi'nde doğdu. Ailesi Samsun'un varlıklı ve dindar ailelerinden Bölükbaşıoğulları'dır. İlköğrenimini Çarşamba'da tamamladıktan sonra orta öğrenimini tamamlamak üzere İstanbul'a gitti. Kısa bir süre sonra Birinci Dünya Savaşı'nın çıkmasıyla orta öğrenimini yarıda bıraktı. Başgil, I. Dünya Savaşı sırasında Kafkas Cephesi'nde yedek subay olarak görev yaptı. Savaştan sonra lise eğitimini tamamlamak ve üniversite eğitimini almak üzere Fransa'ya gitti. 1921 yılında Paris Buffone Lisesi'nden mezun oldu. Üniversite eğitimini Grenoble Hukuk Fakültesi'nde tamamladı. Üniversite sonrası doktora çalışmasını Lozan Konferansı'nda "Boğaz Meselesi, Başlangıcı, Gelişimi ve Çözümü" konulu teziyle yaptı ve çalışmasını "Yeni Türk Devletlerinin Kurucusu Gazi Mustafa Kemal"e ithaf etti. 1929 yılına kadar Fransa'da Paris Siyasal Bilgiler Okulu ve Edebiyat Fakültesi'nden diploma almanın yanı sıra, Lahey Uluslararası Hukuk Akademisi'nde dersler aldı. 1929 yılında Fransa'da eğitimini tamamladıktan sonra "Hukuk Doktoru" olarak Türkiye'ye döndü. Gençlik yıllarında Müderris Şevketi Efendi'den yararlandı. Şevketi Efendi klasik medrese kökenli olmakla birlikte Robert Kolej'de eğitim görmüş, eğitimini Avrupa'da sürdürmüş ve bazı Batı dillerini iyi derecede bilen bir medrese mensubudur. Başgil, Türk Modernleşmesinin Batıcı çizgisini benimsemedi. Ancak Batı karşıtı değildir. Pozitivist Batı'nın dışında maneviyatçı bir Batı'nın da olduğunu savunur. Türk dili devrimini, laiklik politikasının radikal uygulanmasını ve rejimin otoriter yapısını eleştiriyor. O sadece bir bilim adamı değil. Günlük gazetelerde yayınlanan yazılarıyla da kamuoyunu etkiliyor. Özellikle 27 Mayıs Darbesi sonrasında rejime yönelik eleştirileri nedeniyle önce üniversiteden atıldı, bir süre sonra tutuklandı. Kendisi modern epistemik topluluğun bir üyesidir ancak sindirimi zor bulmaktadır. Bir anayasa hukukçusu olarak doktrinin kurucusudur. Türkiye'nin halk aydını oldu.

Başgil, Türkiye'ye döndükten sonra ilk olarak Milli Eğitim Bakanlığı Yükseköğretim Genel Müdür Yardımcılığı görevine atandı. 1930 yılında Ankara Hukuk Fakültesi'nde "Doçent" olarak göreve başladı. 1931 yılında "Roma Hukuku Profesörü" oldu. 1933 yılı sonuna kadar Hukuk Fakültesi'nde tarih derslerinin yanı sıra "Roma Hukuku" dersleri verdi. Gazi Eğitim Enstitüsü'nde. 1933 Üniversite Reformu'ndan sonra kurulan İstanbul Üniversitesi'ne "Teşkilat-ı Esasiyye Hukuku" derslerini vermek üzere transfer oldu. Aynı zamanda Devlet Mektebi'nde de ders verdi. 1937 yılında İstanbul İktisat ve Ticaret Yüksek Okulu Müdürü olarak atandı. 1937'de, yine İkinci Dünya Savaşı sırasında. Türk Tarih Kongresi'nde "Türk Milliyetçiliği: Doğuşu, Anlamı, Amacı ve Özellikleri" başlıklı bir bildiri sundu. Öte yandan aynı yıl Hatay'ın bağımsızlığı sürecinde Cenevre'de toplanan Milletler Cemiyeti Komisyonu'nda Türk heyetine hukuk danışmanlığı yaptı ve anayasa çalışmalarına katıldı. Bu görevi sırasında Başgil, Hatay Anayasasını yazdı ve Hatay'ın siyasi statüsünün belirlenmesine önemli katkılarda bulundu. Bu görevi sırasında Dernekler Birliği'nde de Türkiye'yi temsil etti. 1939'da "Ordinaryüs Profesör" unvanını aldı.

Türkiye'de ilk kez "İş Hukuku" dersini verdi. 1938-1942 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı olarak görev yaptı.1942 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Memuriyet Mektebi'nde kısa bir süre "Şirket Teşkilatı Hukuku" dersleri verdi. Bu arada Anayasa Hukuku Profesörü ve Sivil Mektep Müdürü olarak atandı.

1943 yılında Devlet Mektebi Müdürlüğü'nden istifa ederek İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi kürsüsüne döndü. İstanbul'a döndükten sonra Anayasa Hukuku Bölümü'ne atandı ve emekliliğine kadar bu görevi sürdürdü. Başgil, Çok Partili Hayata geçişle birlikte bu dönemi eleştirmeye başladı. Eleştirileri özellikle laiklik, anayasa ve seçimler etrafında şekillendi. Yeni dönemde liberal düşünceyi ve demokrasi fikirlerini savunan Başgil, Ahmet Emin Yalman ve diğer arkadaşlarıyla birlikte 1947 yılında İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ne dayanarak "Özgür Fikirleri Yayma Derneği"ni kurdu. Dönemin iktidarını ve anayasal yapısını eleştirse de siyaset kurumunun dışında kalmaya özen gösterdi. Bu bağlamda Başgil, 1950 seçimleri öncesinde Refik Koraltan ve Celal Bayar'ın Demokrat Parti'den milletvekili adayı olma tekliflerini reddetti. Başgil'e göre siyaset aile, okul ve kışla dışında bırakılması gereken temel olgulardan biriydi.

Başgil'e göre siyaset aile, okul ve kışla dışında bırakılması gereken temel olgulardan biriydi. Bu nedenle siyasetten uzak durmayı tercih etti. 1950'li yılların başında özellikle din ve laiklik konularında yazılar yazdı ve laiklik ilkesinin Anayasa'da yer almasını eleştirdi. IX. Kongre 24 Mayıs 1951'de Nice'te, 27 Mayıs 1951'de Monako'da yapıldı. Bakanlar Kurulu tarafından İdari Bilimler Kongresi'nde Demokrat Parti Hükümetini temsil etmek üzere atandı. Demokrat Parti Hükümeti döneminde siyasetin dışında kalmaya özen gösteren Başgil, bu dönemde anayasa, demokrasi, laiklik ve genel olarak liberal düşünce üzerine birçok yazı yazdı. Öte yandan bu dönemde DP hükümetinin muhalefete yaklaşımı ve anayasa değişikliği konusunda da eleştirilerini dile getirdi. 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi gerçekleştiğinde Başgil, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde çalışıyordu. Askeri müdahale öncesinde müdahaleyi engellemek için Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes ile görüşmeler yaptı ancak başarısız oldu. Başgil, 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi ve Milli Birlik Komitesi'nin ilk etapta kardeş katliamını önlediğini düşünse de, kısa süre sonra partiler arasında tarafsız kalamadığı ve yeni anayasal konulara ilişkin düşüncelerini eleştirdi. Fikirleri nedeniyle kendisine yöneltilen eleştirilere 10 Ağustos 1960'ta Yeni Sabah gazetesindeki köşesinde cevap verdi ve uzun yıllar yürüttüğü İstanbul Üniversitesi'ndeki görevinden istifa etti. Ancak bu istifa üniversite yönetimi tarafından kabul edilmedi. Başgil, daha sonra Merkez Yönetim Kurulu'nun 28 Ekim 1960 tarih ve 114 sayılı kararıyla 147 öğretim üyesiyle birlikte üniversitedeki görevlerinden uzaklaştırıldı. Kısa bir süre sonra Başgil üniversitedeki işine bir daha dönemezdi. Dönemi eleştirmeye devam eden Başgil hakkında, Kurucu Meclis aleyhine hareket ettiği ve ulusal çıkarlara aykırı davrandığı gerekçesiyle 161. maddeden dava açıldı. Daha sonra Başgil tutuklanarak Balmumcu'ya gönderildi.

29 Mart 1961'de serbest bırakıldıktan kısa bir süre sonra tamamen beraat etti. 10 Nisan 1961'de İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü'ne yaptığı emeklilik başvurusu sonuçlandı ve emekli oldu. Başgil, üniversiteden ayrıldıktan sonra 15 Ekim 1961'de yapılacak seçimlerde Adalet Partisi listesinden Samsun'a bağımsız aday oldu ve seçimlerde Cumhuriyet Senatosu üyeliğine seçilerek siyasete girdi.

Yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Adalet Partisi ve Yeni Türkiye Partisi milletvekillerinin teklifi üzerine 24 Ekim 1961'de Cumhurbaşkanlığı adaylık beyannamesini imzaladı. Cemal Gürsel'e karşı aday istemeyen askeri yönetim, Ali Fuat Başgil'e farklı kanallardan önerilerde bulunarak Başgil'den adaylığını geri çekmesini istedi. Kısa bir süre sonra Başgil, karşılaştığı baskılar nedeniyle Cemal Gürsel'e karşı cumhurbaşkanlığı adaylığından geri çekildi, Cumhuriyetçi Senatörlük görevinden istifa etti ve Mart 1962'de Cenevre'ye gitti. 10 Eylül 1962. Cenevre'de ayrıca Cenevre Üniversitesi'nin "Türk Tarihi ve Dili Bölümü"nde çalıştı. Bu dönemde din, laiklik, Diyanet, anayasa gibi konularda anılarını ve tecrübelerini kaleme aldı. 1965 yılında yapılacak milletvekili seçimlerinde Adalet Partisi'nden İstanbul Milletvekili adayı oldu. 1965 seçimlerinde milletvekili seçilen Başgil, Anayasa Komisyonu başkanlığı yaptı. Hayatının sonuna kadar milletvekili olarak görevini sürdürdü. 17 Nisan 1967 tarihinde eşi Fatma Nüvide Hanım ile birlikte yaşadığı Kadıköy Feneryolu Eflatun Caddesi üzerindeki evinde vefat etti. Günümüzde bu caddeye "Ali Fuat Başgil Caddesi" adı verilmektedir ve Başgil'in mezarı, Üsküdar Karacaahmet Mezarlığı Çiçekçi Durağı'nın karşısında yer almaktadır. Kendini "Ben milliyetçiyim, maneviyatçıyım, özgürlükçüyüm, ilericiyim, muhafazakarım" diye tanımlamaktadır. Bunu açıklayan Ali Fuat Başgil, devlet düzeni ve rejimleri arasında ideal devlet rejiminin demokrasi olduğunu, insan yaratımına ve doğasına en uygun olanın demokrasi olduğunu savundu. Ona göre insanlar demokrasi içerisinde gelişme ve kendilerini kanıtlama fırsatına sahip olacak ve bu ortamda "özgürlük, eşitlik ve adalet" gibi üç manevi gıdaya sahip olacaklardır. Bu noktada devlet siyasi ve ekonomik olarak adalet ve özgürlüğün sağlanmasından sorumludur.

Başgil'in fikirleri arasında özellikle laiklik konusundaki düşünceleri öne çıktı. Laiklik dinin ve devletin bağımsızlığıdır ve temelde modernleşmenin bir gereği olarak özgürlüğü ifade eder. Bu noktada ona göre laiklik modernleşme açısından büyük önem taşıyordu. Başgil'in genel olarak eserlerine bakıldığında çeşitli dergi, gazete ve kitaplarda birçok fikir ve düşünce üzerine yazılar yazdığı görülmektedir.

Muhafazakar ve liberal fikirleriyle öne çıkan Başgil; 1935 yılında Siyasal Bilgiler Dergisi, 1944 yılında Barış Dünyası dergisi, 1939, 1941, 1944, 1945 ve 1946 yıllarında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 1948-1949 yılları arasında Hür Fikirler Dergisi, 1952 yılında İslam'ın Işığı ve Yeni Büyük Doğu. 1956'da Türk Hukuku, 1960'ta Türk Ruhu, 1950'de Türk Düşüncesi, 1958 ve 1959'da İslam, 1959'da Dünya, 1959'da Türk Vatanı, 1960'da Hilal ve son olarak 1949, 1950, 1951. 1952, 1953'te Sebilürreşad dergilerinde yazdı. Bu dergilerde genel olarak özgürlük, demokrasi, Türk anayasaları, seçim ve hükümetler, fikir hayatı, din, laiklik ve komünizm gibi konuları ele aldı.

Başgil'in yazdığı gazeteler; 1940, 1941, 1942, 1950, 1951 ve 1956'da Son Posta, 1945'te Tasvir, 1958, 1963, 1964, 1965 ve 1966'da Yeni İstanbul, 1944, 1945 ve 1960, 1945, 1946, 1947'de nadiren Cumhuriyet, 1 948, 1948, 1949 ve 1950 yıllarında Vatan'da, 27 Mayıs 1960'tan sonra ise Havadis, Son Havadis ve Yeni Sabah'ta yazılar yazdı. Gazetelerde genel olarak Cumhuriyet ve temel ilkeleri, milli egemenlik, demokrasi ve yönetimler, vatandaşlık gibi konuları ele aldı. Başgil'in yazdığı eserlere bakıldığında; 1938 yılında "Klasik Bireysel Haklar ve Özgürlükler Teorisi ve Çağdaş Devletçilik Sistemi"ni yayımladı. 1939 yılında İstanbul'da "Türk Temel Teşkilatı ve Siyasal Rejim" başlıklı çalışmasını tamamladı.

1947 yılında demokrasi, anayasa ve özgürlük konularını ele aldığı "Hukukun Esas Meselesi ve Kurumları" adlı eserini yayımladı. Dil meselesine değinen "Türkçe Meselesi" başlıklı yazıda; 1949 yılında yeni neslin ahlak ve edepten faydalanması, manevi yönünü öne çıkarması için öneri ve tavsiyelerin yer aldığı "Gençlerle Başbaşa" adlı eserini yayımladı ve Milli Eğitim Bakanlığı Temel Eserler listesine alındı. 1945 yılında Yeni Sabah gazetesinde köşe yazısı olarak yayımlanan ve dinin özerkliği, din ve vicdan özgürlüğü ile laikliği ele aldığı "Din ve Laiklik" adlı eserini 1954 yılında yayımladı. 1960 yılında Başgil'in 1950 öncesi Vatan ve 27 Mayıs 1960 sonrası Yeni Sabah gazetelerinde çıkan anayasa, demokrasi ve muhalefet üzerine yazıları  toplanarak kitap olarak yayımlandı. Aynı şekilde 1961'de Vatan ve Tasvir gazeteleri ile Hür Fikirler Mecmuası'nda 1950'den önce, 1950'den sonra Yeni İstanbul gazetesinde demokrasi, özgürlük ve yurttaş haklarına ilişkin yazıları "Demokrasi Yolunda" başlıklı eserde toplandı. 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesine giden süreci ve o günlerdeki deneyimlerini ele alan Başgil, Fransızca olarak ilk baskısını 1963 yılında "La Rêvolution Militaire de 1960 Turquie 'ses Origines" adıyla Cenevre'de yayımladı."27 Mayıs İhtilali ve Sebepleri" adlı eserini yayımlattı. Başgil ise 21 Temmuz - 10 Eylül 1962 tarihleri arasında Cenevre'den Yeni İstanbul gazetesine gönderdiği yazılarını 1962 yılında "Anılar" adlı kitapta topladı. Türkçe yazmasına rağmen eğitimini Fransa'da tamamladığı için Fransızca da yayımladı. Fransızcanın yanı sıra Almanca ve Arapça da konuşmaktadır.

Ülkeye döndükten sonra Ankara'da Gazi Eğitim Enstitüsü'nde Medeniyet Tarihi dersinin hocası olması da oldukça dikkat çekicidir ve bu durumun uzun sürmediğini tahmin edilmektedir. Başgil'in bu görevi üstlenmesinin yersiz olduğunu ve bir boşluğu doldurma ihtiyacına dayandığını söylemek yetersiz kalır. Başgil'in öğrencilik yılları sadece hukuk eğitimi ve bu alanda uzmanlaşmadan ibaret değildir. Paris Edebiyat Fakültesi'nin felsefe bölümüne gittiğini, oradan diploma aldığını, Batı felsefesi, sosyoloji alanlarında dersler aldığını göz önünde bulundurursak bu dersin içeriğini şekillendirecek formasyona sahip olduğunu düşünmek mümkündür.

Başgil'in, kariyerinin son yıllarında kendisine yapılan idari pozisyon teklifini, avukat ve biraz da sosyolog olduğunu söyleyerek reddettiğini de belirtmek gerekmektedir. Esasen özelde hukukçuların, genel olarak da hukukçuların sosyoloji formasyonuna sahip olmaları, mesleğin icrası açısından faydalı sonuçlar doğurmaktadır. Bu disiplin aynı zamanda yeni normların belirlenmesi, mevcut normların gerekliliği veya gereksizliğinin belirlenmesi, toplumsal değişim ve normlar arasındaki ilişkinin anlaşılması açısından mesleğin uygulanmasına da katkı sağlamaktadır. Başgil'in kariyerindeki hizmetinin ve şöhretinin ana kanalını hiç şüphesiz anayasa hukuku pratiği oluşturmaktadır. Meslek adamı ve akademisyen olarak Türk anayasa hukuku geleneğinin ilk döneminde öğretinin kurucularındandır. Kemal Gözler bu dönem için dört isimden söz ediyor: Ali Fuad Başgil, Hüseyin Nail Kubalı, Bülent Nuri Esen, İlhan Arsel. Cumhuriyetin modernleşmesini bu dört ismin karşılaştırmalı biyografileri üzerinden okumak çok zengin sonuçlara varabilir.

Başgil'in portresini sadece bilimsel bilgilerle çizmek mümkün değil. Burada bir dönem nasıl olup da Türk toplumunun önemli bir kesiminin parçası haline geldiği sorusu sorulabilir. Kişisel deneyimi, gazetenin 20. yüzyılın ortalarında bir bilim insanının Türkiye çapında tanınmasına nasıl yardımcı olduğunu gösteriyor.

Başgil'in bir iletişim aracı olarak gazeteler aracılığıyla okurla buluşması 1941 yılına kadar uzanır. Çok ara sıra ortaya çıkan bu yazılar, 1945 yılında CHP iktidarının dil politikalarına ilişkin bir dizi yazıyla eleştirel bir içerik kazanır.

17 Mayıs 1950'den itibaren Yeni Sabah'ta yayımladığı 12 makale, onun en ünlü kitabı Din ve Laiklik'in temelini oluşturur. Temmuz-Kasım 1960'ta Yeni Sabah'ta başlayan, Aralık 1960'tan itibaren Son Havadis gazetesinde devam eden ve 1963-1966 yılları arasında Yeni İstanbul'la devam eden gazete yazılarının bir kısmı askeri vesayet gölgesinde yayımlandı. Başgil, 27 Mayıs sonrası üniversite tasfiyesinin (147'ler) mağdurları arasında yer alıyor. Gazete yazılarının bir başka bölümünde, darbecilerin 1961 seçimleri sonrasında kurduğu yeni düzene yönelik eleştiriler yer alıyor. 1961 genel seçimlerinden sonra daha sesli ve eleştirel yazılar yazdı. Başgil'in İnönü'ye yönelik tutumu, Demokrat Parti'ye yakın duruşu, 27 Mayıs rejimini benimsemeyi reddetmesi ve elbette Türk laiklik deneyimini eleştiren söylemi statükoyu destekleyen çevrelerin tepkisini çekti. Akis gibi muhalif medya kuruluşları onun hakkında geniş çaplı dezenformasyon yarattı. Bu suçlamalara ve hakkındaki çirkin yayınlara rağmen 27 Mayıs kararlarını kabul etmeyen geniş bir kesimin sözcüsü haline geldi.

Başgil, 1945 ve sonrasında, tek parti rejiminin baskıları kısmen hafiflettiği bir dönemde, Cumhurbaşkanı İnönü, Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ve İstanbul Üniversitesi Rektörü ile karşı karşıya geldi. Yazılarında farklı konulardaki görüşleri hükümet politikalarıyla çeliştiği için yargılanmıştı ve yurt dışında öğrenciydi. Görev yaptığı yıllarda tanıştığı CHP'li bakan arkadaşları sayesinde onların müdahalesi sayesinde bir yaptırımdan kurtuldu. 27 Mayıs'tan sonra çeşitli zamanlarda (1960) sıkıyönetim tarafından doğrudan tehdit edildi ve daha sonra tutuklanarak 2 ay 18 gün tutuklu kaldı. Darbecilerin üniversite öğretim üyelerinden (147'si) tasfiye edilmesinin ardından üniversiteden ihraç edildi.

Ölümünden iki yıl önce (1965), 1961'de cuntanın çekilmesinden birkaç yıl sonra, yurtdışında Fransızca olarak Türkiye'de Askeri Devrimin Kökenleri adıyla yayımlanan kitabı nedeniyle Ağır Ceza Mahkemesi'nde tutuksuz yargılandı. Bazen insanlar ihtiyat duygusuyla ya da konformizm nedeniyle susmayı tercih ettiğinde geleceği görerek yazıyor, konuşuyor ve bu anlamda kendisine yakın olanların ötesine geçiyordu. Sadece İnönü rejiminde değil, DP döneminde de gerektiğinde sözünü esirgemeyecektir. DP'ye sempati duyan bir siyasetçidir, ancak muhalefet yıllarında partiye katılma tekliflerini hiçbir zaman kabul etmedi. Üniversiteden atılana kadar aktif siyasete girmiyor. Mayıs 1955'te İzmir Ticari ve İktisadi İlimler Yüksek Okulu'nda Menderes Hükümeti'ne yönelik eleştirileri içeren konferansı ve ertesi yıl İstanbul Üniversitesi'nde yaptığı konuşma rejimin gidişatını konu alıyordu. Bu faaliyetleri nedeniyle sorgu hakimliğine çağrıldı ve sorguya çekildi. Hatta bu vb. yayınları nedeniyle DP seçkinleri içinde bir kesim ona yabancılaşmış, dışlanmıştı. Bu sürecin bir parçası olarak İstanbul Üniversitesi Senatosu uyarıda bulunarak hakkında işlem başlattı.

Üç çeyrek asırdan fazla bir süredir Cumhuriyetin uygulanmasında Türk laiklik politikasının ana kalıbı, literatürde daha sonra "laiklik" veya "dışlayıcı laiklik" olarak anılacak bir eksende şekillenmiştir. Başgil, milattan sonra ilk çeyrek asırda dinin kamusal tezahürlerinden rahatsız olan, kamusal alanda isteksizce din adamlarına yer veren, yenilerinin yetişmesi ve nitelikli bir eğitim alması için hiçbir önlem almayan halk felsefesine karşı çıktı. yeni devlet tecrübesini ve ihmallerini eleştirdi.

Rejimin, dini yalnızca sıradan insanlara yakışan bir inanç biçimi olarak görme tercihine katılmadı ve aydın gruplarla din arasındaki bağı koparma politikasını sorguladı.

Esasen CHP içinde Durkheim sosyolojisinden etkilenen bir grup, tek parti rejiminin laiklik politikasına temkinli yaklaşmış ve bu grup 1945'ten sonra eleştirilerini açıkça dile getirmiş, böylece Cumhuriyet'e geçiş sürecinde CHP içinde bu konuda bir bölünme meydana gelmiştir. çok partili hayat Başgil bunların ötesine geçerek dine sosyolojik bir ihtiyacın ötesinde önem vermiş ve onu toplumun en yüksek değeri olarak ilan etmiştir.

Türkiye 20. yüzyılın ikinci çeyreğine kültürel Batılılaşmayı telkin eden bir kamusal felsefeyle giriyor. Büyük kalabalıklar ayak uydurmakta zorlanıyor. Rejimin yeni nesillerden beklentileri yüksek. Türk yükseköğretim sisteminde kıdemli bir öğretim görevlisi, bazen de yükseköğretim kurumlarının yöneticisi olan Başgil, sadece bilgisini paylaşan biri değil. Yeni nesillerin hem zihinsel hem de ahlaki açıdan olgunlaşmasını sağlamaya çalışır. Devletçi ve devrimci bir çizgide durmayı tercih ettiği 1945 öncesi dönemde bile mutlak Batılılaşma taraftarı değildi. Türkiye'nin kendisinin olmasını istiyor. Batıyı iyi tanıyordu.

Hayatının hiçbir döneminde Batı karşıtı, gerici bir tavır sergilemedi. Ancak Batılılaşma adına kamu politikalarındaki yanlış tercihleri eleştirir. Bu, hızlı Batılı devrimcilerin Batılı vizyon eksikliğini ortaya koyuyor. Bunu yaparken kültürel Batılılaşmaya tepki gösterenlere başka bir Batı'nın var olduğunu hatırlatıyor. Batı'nın bilimi, teknolojisi, yöntemleri vb. gibi üstünlüklerinin ahlak ve karakter terbiyesiyle de ilgili olduğunu düşünüyor. O, Batı'nın temelinde maneviyatın olduğunu savunuyor. Devletin resmi tarih anlayışını benimsememektedir. Ancak tarihin altın çağını yaratmaz, romantik değildir. Gerçekçidir ve bugünün inşasına katılmaya ve geleceği kurmaya odaklanır. Geçmişi unutma taraftarı değil. Geçmişe değil bugüne ve geleceğe odaklanır.

Ulusal tarihin ve dilin tasfiye edilmesine ve kendi deyimiyle "öfkeli milliyetçiliğin" (şovenizmin) oyuncağı haline getirilmesine karşı çıkıyor. “Temiz milliyetçilik” milleti diniyle, diliyle, şeref ve kutsallarıyla tarihi bir gerçeklik olarak kabul eder. O bir avangard değil. Hatta siyasette elitist yönlerin olduğu bile söylenebilir. Ancak devletin siyasi mürebbiye rolünü oynamasına hiç de meraklı değildi; Halkı küçümsemedi, küçümsemedi.

Avrupa'daki uzun eğitim hayatı ve akademik kariyeri yabancılaşmaya neden olmadı. Dışlayıcı politikalar nedeniyle manevi hayatını bırakın tamamlamak şöyle dursun, kolektif olarak yaşamaktan mahrum bırakılan kitlelerin saygısını kazandı. Üniversite kurumu rejimin ideolojik araçlarından biridir. Artık bu kurum içinde kamu hukuku alanında faaliyet gösteren bir otoritenin eleştirileri özellikle Batıcılar ve aşırı laikler tarafından öfkeyle karşılanıyor. Bunlardan birinde Başgil'in "profesör" iken bunu yapmaya cesaret ettiği sürekli hatırlatılıyor ve rejime yönelik bu tür eleştiriler yapabilmesini kabul edilemez buluyor.

Sadece onlar değil, tek parti rejimine meydan okuyan Batılı liberaller de laiklik konusundaki görüşlerinden dolayı buna karşı tavır alacak, manevi-muhafazakâr bir liberal görüşün kamusal alanda temsil edilmesine hoşgörü göstermeyecektir. Başgil, Erken Cumhuriyet'in çalışkan, üretken ve cesur bir bireyidir. Ancak o, "klasik İslam epistemik topluluğu" mensuplarına yok muamelesi yapmamış, rejimin kısmi liberalleşmesiyle birlikte kendi fıtratına uygun olan ve bundan istifade edenlere saygı ve yakınlık göstermiştir.

Hayatının son yıllarında yaşadığı mağduriyetlere rağmen bir akademisyen, bir bilim insanı ve özellikle bir kanaat önderi olarak Türkiye için bir hazine haline geldi.

Ali Fuat Başgil, hayatı boyunca bilimin haysiyet ve haysiyetini korumayı bilen bir kişidir, bir anayasa hukuku öğretmeni olarak bilimsel görüşlerini gerektiğinde basın ve eserlerinde çekinmeden dile getirmiş, hatta bu uğurda hapse bile girmiştir. . Başgil hem üniversite profesörü hem de siyasetçi olarak tanınıyor. Bu iki durumu onun eğitim ve demokrasi kavramlarına özel önem vermesinin sebebidir.

Toplumsal ve siyasal hayatta demokrasi kavramını ön planda tutan Ali Fuat Başgil, demokrasiyi maddiyattan maneviyata uzanan çizgide ele alıyor ve tanımlıyor: “Demokrasi öncelikle belli bir yönetim ve yönetim sistemidir. İkincisi, bir zihniyettir, bir yetişme tarzıdır, bir toplumsal bakış açısıdır, bir atmosferdir, bir çevredir. Demokrasi, nihayet, insan varlığına ilişkin ahlaki değer yargısına, yüksek bir yaşam ve mutluluk arzusuna uzanan bir idealdir.” Siyaset felsefesi açısından bu tanım, bireyselliği esas alan klasik anlayıştan farklılık göstermektedir. Klasik anlayışta bireyin hak ve özgürlükleri toplumsal düzeyde zarara yol açsa dahi kutsallaştırılır.

Ali Fuad Başgil, klasik demokrasi teorisinin üç öncülü olan 'özgürlük, eşitlik, adalet' kavramlarının hayati öneme sahip olduğunu vurguluyor ancak daha da önemlisi bu kavramları içselleştirecek bireylerin yetiştirilmesine dikkat çekiyor. değerler olarak. Başgil'e göre özgürlük, eşitlik ve adalet, toplumsal yaşamda kendini gerçekleştirmek isteyen bireye uygun ortamı sağlar.

Demokrasi, bireyin davranış ve eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmesi koşuluyla özgürlüğünü toplumsal mutluluğun temeli olarak kabul eder. Demokrasi özgürlükçüdür ama aynı zamanda eşitlikçidir. Aslında eşitlik davası tarihte özgürlükten çok önce başlamış ve demokratik düşüncelerin ilk çıkış noktasını oluşturmuştur. Burada söz konusu olan eşitlik göreceli ve insani yani hukuki yani kanun önünde eşitliktir. Demokrasinin üçüncü öncülüne gelince evet demokratik toplum düzeni özgürlükçü ve eşitlikçidir. Demokratik rejim, 'adalet devletin temelidir' gerçeğini toplumun temeline yerleştirmiştir. Demokrasi felsefesinde özgürlük ve eşitlik başlı başına amaç değil, adaleti gerçekleştirmenin aracıdır. Diğer taraftan özgürlük ve eşitlik varsa adalet de vardır.

İyilikten yana; Özgürlük, eşitlik ve adaletin ötesinde en yüksek toplumsal erdemdir, peki iyi insanların sayısını nasıl artıracağız? Başgil'e göre, 'Genç nesil bu hakikatleri önce aile evinde, ebeveynlerinin davranışlarından edinecek, daha sonra okuldaki öğretmenler bu eğitici (ahlaki) faaliyete öğretmeyi (bilgiyi) ekleyerek süreci sürdüreceklerdir. 'Öğretimin hitap ettiği manevi yetenek zekadır; Eğitim iradedir. Eğitimin amacı genç vatandaşa gelecekteki yaşamı için gerekli ve faydalı (mesleki) bilgileri öğretmek ve ona maddi refaha giden yolları göstermektir. Eğitimin amacı genç vatandaşlara ruh asaleti ve kendine yetme zenginliği kazandırmak ve onlara mutluluk hazinesinin anahtarlarını vermektir.

Başgil, demokrasi-eğitim ilişkilerinde özellikle okul faktörüne odaklanıyor. Ona göre günümüzde milletlerin hayatı, değeri ve medeni seviyesi, okulların ilmi ve eğitim değeri ve seviyesi ile ölçülmektedir. Ve bugün bir ülkenin en büyük güç kaynağı ne işçiler ne de çiftçilerdir; okulların dersliklerini ve koridorlarını dolduran gençlik kitlesidir.

Başgil'e göre ileri demokrasiye ulaşmak için nitelikli bir eğitim sistemine ihtiyaç vardır. Bunu sadece okul sayısının arttırılmasıyla sağlanması mümkün değildir.

Her şeyden önce 'Okulda, kalbi yalnızca gerçek sevgi ve vatan sevgisiyle atan kişilik ve karaktere sahip öğretmenler ve yöneticiler bulunmalıdır, yani okul özgür bir kurum olmalıdır... Ancak bu şartla okul, genç neslin ilham kaynağı, ulusal varlığın güç ve destek kaynağı olmalıdır. Bu mümkün'. Başgil, okulun devlet teşkilatı içerisinde özerkliğini savunuyor. Liberal-muhafazakar bir düşünür olan Başgil, okullarda okutulan kitapların standartlaştırılmasına da karşı çıkıyor. Baskı rejimlerinin kullandığı bu yöntem, sadece okullardaki öğretmenler (öğretim üyeleri) ve yöneticiler üzerinde değil, fen bilimleri de dahil olmak üzere tüm okul üzerinde baskı oluşturmaktadır. Böylece okul, eğitim ve bilim merkezi olmaktan çıkıp propaganda aracı haline gelir. Okullarda baskı rejimi kurulursa genç nesiller özgür eğitimden, eleştiri ve yargılama yeteneğinden mahrum kalacak, dolayısıyla cahil, hoşgörüsüz ve bağnaz yetişecekler. Kitapların standartlaştırılması siyasi olarak savunulamaz çünkü her yeni hükümet kendi dünya görüşüne göre eğitim sistemine müdahale edecektir. Ancak okulların ulusal ve laik olması gerekir. 'Milliyetçi okul, millet gerçeğinin maddi ve nesnel unsurları olan ülkenin diline, tarihine, edebiyatına, sanatına ve müziğine dayanan ve bu unsurlardan sızan milli şuurun ışığıyla gençliği aydınlatan bir okuldur.

Dilin değişmesi bir zorunluluksa bunun tarihsel ve sosyolojik nedenlerinin ortaya konulması gerekir. Gerçekte böyle bir argüman yoktur. Başgil zamanla dile yeni kelimelerin girmesine karşı değildir. Yeni kelimelerin dili bozacağı düşüncesine de karşı çıkıyor. O sadece dilin kendi akışında değişmesinden yanadır. Ona göre İngilizce, Fransızca, Almanca gibi aralarında geçişler bulunan diller değerini kaybetmemiştir. Dilimizde var olan Farsça ve Arapça kökenli kelimelerden dolayı değerini kaybetmesi mümkün değildir.

 

 

Hiç yorum yok: