KÜRESELLEŞME VE MİLLİ
HAYAT
NEVZAT KÖSOĞLU
(KİTAP ÖZETİ)
Bölüm: Söz Başı yahut
Medeniyet ve İnsan
Sayfa: 7
Toplumsal değişmenin mekanizması
insanın içindedir. Kurmak istediğimiz medeniyetin heyecan ve eylem ölçülerini
önce ferdin kişiliğinde gerçekleştireceksiniz; daha doğrusu, sadece bunu
yapacaksınız. Toplum çapında gerekli yayılma ve yoğunluğa ulaştığınızda, Sinan
Selimiye’sini, Itrî Nevekâr’ını yapmaya başlayacaktır.
Sayfa: 8
Toplum değişmenin hangi düzeyinde ve
medeniyet hangi evresinde olursa olsun, ferdin sorumluluğu devam eder. Nasıl
bir medeniyet kurmak istiyorsanız, onun bakış açılarını, ilke ve ölçülerini
kendi kişiliğine hakim kılmak; onlarla ölçülenmek ve hayatını onlara uygun
olarak kurmak. Kişi hayatı kavrayıp yorumlayacağı ve eylemlerini ona göre
gerçekleştireceği anlam haritasını ve ölçüleri içine doğduğu milli kültüründen
alır. Buna, ferdin kimlik ve kişiliğini bulması, sosyalleşmesi diyoruz. Eğer
kişi, kendisini oluşturan bu ilke ve ölçülere inanmıyorsa, kendisini baskı
altında hisseder, inanmadığı ölçülere eylemlerini uyduramaz ve kişiliğinin
potansiyel imkanlarını baskı altında gerçekleştiremez. Ferdin yaratıcılığı, bu
anlamda özgürlüğünün varlığı ile ortaya çıkar; yani inanmakla.
Bütün fertlerin, medeniyetleri
karşısındaki sorumlulukları aynıdır.
Toplumsal konum ve işlevlerinin farklı oluşu, sorumluluklarının boyutunu
değiştirmez; biri daha çok, biri daha az sorumlu olmaz. Her bireyin, toplumun
yükseliş yahut çöküş sürecine katkı gücü aynıdır. Bu katkıyı toplumsal
kimliğimizle değil, insan olarak, iç başarılarımızla yaparız ki o konumda
herkes eşittir.
Sayfa: 9
Toplumsal sorunların çözümünde,
kendi dışlarına, toplumsal kurum ve teşkilatlanmalara yönelirler; aksaklığı
oralarda ararlar. Çoğu kere aradıklarını da bulurlar. Onun da temelindeki
insana inmedikleri için, yapılan yeni düzenlemeler de yeni aksaklıkların
kaynağı olur ve böylece devam eder. Sorun ne çapta olursa olsun, çözüm insandan
başlamaktadır. İnsan, olması gereken ölçü ve düzeye ulaştıktan sonra sistem
yahut kurum tercihlerinin imkân yahut zaaflarından söz edebiliriz. Eğer
insanlar sistemin kurallarına uygun davranmıyorlarsa, kurumlar kendilerinden
bekleneni veremezler. İnsanlar bu kurallara uygun davrandıkları zaman, o kurum
yahut sistem, potansiyel imkânlarını sergileyebilir.
Çevrenin kişi üzerindeki etkileri kesin olduğuna göre,
sorunlara kurumlardan başlamanın da bir yeri vardır. Ancak, bunun ikincil bir
değer taşıdığını ve insana yönelmedikçe kalıcı olamayacağını söylemeye
çalışıyoruz. Kurumların, değişmelere ayak uydurmak için gerekli yapı ve işlev
düzeltmeleri yapmaları gibi çağdaş kalabilme gayretleri her toplum için zorunludur;
ancak, bunu başarabilmek için de, o ölçülere sahip insanların var olması
gereklidir.
İnsan, millî kültürüne inanç içinde toplumsallaşmadıktan,
onun ölçüleriyle kişiliğini bulmadıktan sonra, insan yaratıcılığının önünü
açmanın, o topluma kazandıracakları tartışılabilir. Ferdî hırsların,
bencilliklerin, ölçüsüzlüklerin sırf hukukî düzenlemelerle sınırlandırılıp,
iyiye, güzele, millî ve insanî olana yönlendirilebilmesi imkânı çok şüphelidir.
Bireyin içinden iman yapısının şekillendirilmesi ile sınırlandırılıp,
yönlendirilmesi gerekir ki, yaratıcılığının topluma ve mensup olduğu medeniyete
katkısı olsun.
Sayfa: 10
Eğitimde asıl olan, bilgi değil
kişilik eğitimidir; bireyin mensup olduğu millî kültürün ölçüleri ile
ölçülenmesi, onun boyası ile boyanmasıdır. Toplumdaki ruhî değişme belirli bir
kıvama geldikten sonra, kültürdeki yani yaşanan hayat tarzındaki değişmeler de
başlamakta ve talepler yönünde ilerleme sağlanmaktadır. Bu iç değişmenin
toplumsal değişmeye yol açabilmesi için, tek tek bireylerin iç değişimlerinin
belli bir düzeye erişmesi gereklidir. Bireylerdeki çelişen iç yapılar, toplumu
değişime götürecek olan olgunlaşmayı zaafa uğratan olgulardır.
Bölüm: Üçüncü Bin Yıla
Girerken, Geçtiğimiz Bin Yıl
Sayfa: 11
Kısım: Roma Çerçevesinde
Roma imparatorluğu üzerinde
çalışanların işaret ettikleri iki önemli nokta vardır: Birisi, Roma’nın kuruluş
ve yükseliş dönemlerindeki sürekli değişim halidir; öyle ki, Roma, o zamana
kadar hiçbir toplumun yaşamadığı ölçüde hızlı ve çeşitli değişimler içinde
olmuştur.
Sayfa: 12
İkinci önemli nokta, fatihlerin
temessülü ile ilgilidir. Göçebe fatih kuvvetler, genellikle işgal ettikleri
ülkelerde temessül edilirken, Roma, zaptettiği ülkelerin halkını kendisine
benzetmekte önemli başarılar kazanmıştır. Roma, mesela eski Türk
imparatorlukları gibi, boylara dayanan bir federasyon, bazen daha gevşek bir
konfederasyon değil, bütün gücün Roma’da toplandığı, tam merkezî bir
imparatorluktu.
Roma’yı büyük yapan şeyin, Roma
vatandaşlığı fikrinin yarattığı birlik ve güç olduğu söylenmiştir. Roma
vatandaşlığı hem bir imtiyaz, hem de bir sorumluluktur ve bunu düzenleyen sert
ve güven verici kanunlar vardır; bu kanunların adaletine inanılır.
Milattan önceki yedinci yüz yılda kurulmuş olan İstanbul’un
dört yüz yılı civarında Roma imparatoru tarafından yeniden kurulması; Roma’nın
artık kokuşan manevî hayatından uzakta ve Hristiyanlığın güç kaynağı olarak
değerlendirilmesini amaçlayan bir yenileme hamlesi gibidir.
Gerçekten de Roma’nın batı topraklarında hayat soysuzlaşmıştı
ve imparator Büyük Konstantin ise, dindar ve akıllı insandı. Ancak Doğu Roma
imparatoru, belki de Sasanî geleneklerinin tesiri ile, dinî ve siyasî otoriteyi
şahsında birleştirmişti.
Sayfa: 13
Papa 8. Gregorius zamanında
(1073-1085) Ortodoks kilisesi, Katolik kilisesinden kesin olarak ayrıldı. Ancak
bu hareket, kitleleri dalgalandıran bir iman farklılaşması/hareketi olmaktan
çok, kiliseler arasındaki kavganın ulaştığı bir sonuç düzeyinde kaldı.
Kısım: Ortaçağ Avrupası
11. yy’de Avrupa etnik ve kültürel
bakımdan henüz şekillenebilmiş değildi. Genellikle, kuzeyden inen kavimler
Avrupa’nın siyasi ve toplumsal yapısını alt üst ediyor; sonra, yerleştikleri
bölgeler halkı tarafından asimile ediliyorlardı. Fransız kralı sadece Paris ve
çevresine egemendi. Almanya’da krallık tacı bir Sakson’dan ilk defa bir Alman’a
geçiyordu, İngiltere’yi Normanlar işgal etmişti.
Batı Roma’yı Kilisenin korumasında
Kutsal Roma İmparatorluğu olarak ihya etmek, Avrupa siyasetine bir ülkü olarak
yerleşmişti.
Bu çağların en önemli olayı şüphesiz
ki, Haçlı Seferleri’dir. Bu seferler, Bizans İmparatoru Mihail’in papadan
yardım istemesiyle başladı.
Sayfa: 14
1095 yılında başlayan ve 200 yıl
boyunca 8 kez tekrarlana bu seferler, başta Kudüs olmak üzere, Hristiyanlığın
kutsal yerlerini Müslümanların elinden kurtarmayı hedefliyordu. Bu seferle aynı
zamanda, her anlamda parçalanmış bir halde bulunan Hristiyanların birleşmesi
için de bir vesile olacaktı. Haçlı seferleri için o günün şartlarında yapılan
yoğun ve yaygın propagandalar, aynı zamanda Hristiyanlığın daha derinden
duyulup algılanmasına yol açıyordu.
Avrupa’da kilise gücünü artırıyor;
hem bu gücü kullanacağı hem de pekiştireceği vesileler arıyordu. Kutsal yerleri
kurtarmanın yanında, Türkleri Anadolu’dan kovmak ve Doğu kilisesine de egemen
olarak, Roma kilisesi ile birleştirmek, önemli bir gayeydi.
10. yy’den itibaren kiliseden
bağımsız üniversiteler kurulmaya başlandı ise de, buralarda ilim yapıldığını
söylemek güçtür. Papalık 1163’te fizik okutulmasını, bir süre sonra papazlara
tıp öğrenimini yasakladı.
Sayfa: 15
1204 Haçlı seferinde Latinlerin
İstanbul’u işgaliyle, Katolik ve Ortodoks kiliseleri fiilen birleşmişti; ama,
bu görünüşte kaldı, işgal çok tahripkârdı ve Doğu Hristiyanlarının nefretini
artırmaktan başka bir işe yaramadı. Bu seferler Doğu ile İtalya’nın kıyı
şehirleri arasındaki ticareti artırdı. Avrupa’da toprak sahiplerinin büyük
kesimi topraklarını kaybettiler ve merkezî devletler kuvvet kazandı. Deniz
ticareti ve kültürler arası etkileşim arttı.
13. yy ve 14. yy’de Avrupalılar,
Müslümanlardan felsefe ve kimya alanında yararlandılar ve kağıt yapımını
öğrendiler. Ardından matbaanın icadı ve kitap basımı bilginin yaygınlaşmasını
sağladı. Avrupa’da, Moğollardan öğrenilen barut ve top, giderek daha yaygın bir
biçimde kullanılmaya başlandı.
Moğol saraylarında Hıristiyan
rahiplerle, Hintli Budistler, Bizanslı ve Ermeni tüccarlar, Parisli ve İtalyan
çini ustaları ile birlikte İranlı astronomlar ve matematikçiler birlikte
toplanıp sohbet ediyorlardı. Bütün bu tesirler Avrupa’yı, temeli tecrübeye
dayanan yeni bir zihniyete yöneltiyordu ki, tecrübî düşüncenin öncülerinden
olan Roger Bacon da 14. yy’nin başlarında ölmüştü.
12.yy ve 13.yy Avrupa, papaların
egemenliğinde geçirmiş gibidir. Haçlı seferleri başlangıçta papalığın gücünü artırmış,
imparatorlar Vatikan’a gelip, papaların önünde diz çöküp ona biat ederek taç
giymişlerdir. Ancak, krallarla kilise arasındaki çekişme, yine Avrupa’daki
bütün toplumsal mücadelenin eksenin oluşturuyordu.
Sayfa: 16
İsa’nın sade yaşayışına dönülmesi
gerektiğini savunan rahip Valdo ve taraftarlarının ırzına geçilmesi, yakılması,
kılıçtan geçirilmesi gibi insanlık dışı gelişmeler kilisenin itibarını
düşürmeye başladı. Esasen kilisenin saygınlığı, zenginliği ile birlikte
azalmaya başlamıştı. 13. yy’de kilise Avrupa’nın hemen hemen dörtte bir
topraklarına sahipti. Rahiplerin mal toplama hırsı içinde oldukları, iyi insan
olmadıkları, para ve miras peşinde koştukları halk içinde konuşulmaya
başlanmıştı. Habsburglar’ın hakimiyeti ile Şarlman imparatorluğu yeniden
canlandı ise de, Latinlerin İstanbul’dan kovulmaları, doğu ve batı
kiliselerinin birleşme hayalini iyice söndürdü.
13. yy’de İspanya’da ve Güney
İtalya’da Arapça eserlerin tercüme çalışmaları başladı. Böylece, Avrupa eski
Yunan ilim felsefesi le tanıştı.
14. yy sonlarına gelindiğinde,
Katolik kilisesi artık imparatorların maskarası düzeyindeydi. 1320-1384 yılları
arasında yaşayan Wycliffe İncil’i İngilizceye çevirdi ve Papalık aleyhinde
büyük bir kampanya yürüttü.
1415 yılında Wycliffe hakkında bir
dizi konferans veren Çek bilgini Jan Huss Papalık tarafından güvenliği
hususunda teminat verilerek çağrıldığı bir toplantıda yakalandı ve diri diri
yakalandı.
Sayfa: 17
Kilise gittikçe güç kaybediyordu.
15. Yy’deki büyük veba salgını Avrupa’yı perişan etti. Sefalet içindeki halk,
arazi sahipleri ve zenginlere karşı ayaklandı ve bu hareketler aynı zamanda
dini bir kimlik kazandı.
Kiliseye karşı kurulan cephe,
Almanya’da Martin Luther’in (1483-1546) çevresinde toplandı. Krallar ve
derebeyleri de, kiliseye karşı onu destekliyorlardı. Sonunda, İngiltere,
İskoçya, İsveç, Norveç, Danimarka, Kuzey Almanya ve Bohemya papalıktan
ayrıldıklarını ilan ederek kendi kiliselerini kurdular.
Bütün çalışma alanlarında devam eden
ilim-din çekişmesi, Kopernik’in 1543’te ‘Dünya güneşin etrafında dönüyor.’
demesiyle tam bir savaşa dönüşür. Galileo’ya küçük işkenceler yapılır.
Dominiken tarikatına girmesi Bruno’yu kurtaramaz, 1600’de diri diri yakılır.
Papalık da, kendisine yeniden bir
çekidüzen vermeye çalışıyordu. Bir İspanyol rahibinin başlattığı Cizvitler
hareketi Katolikliği diriltti; Amerika’da ve dünyanın diğer yerlerinde
misyonerlik ağı kurmaya başladı.
Kısım: Reform mu, Rönesans mı?
Protestanlık hareketinin doğuş
sürecini tarihçiler genellikle, kiliseye karşı güvenin sarsılması ve dinî
duyguların zayıflaması olarak değerlendirirler. Biz, 16. Yy boyunca gelişen bu
hareketi, Avrupa’da bir tecdit olayı, bir iman yenilenmesi olarak görüyoruz.
Sayfa: 18
Protestan hareketlerle birlikte, hem
dini yeni bir algılayış, kavrayış biçimi gelişiyor, hem de bir çeşit yeniden
inanmanın heyecanı yaşanıyordu. Bu sıralarda Avrupa’da matbaa yoluyla kitaplar
basılıyor, halk okuyor ve tartışıyordu.
Esasen bu iman yenilenmesi
olmasaydı, insanlar yeniden kavrayıp, inanmanın heyecanını yaşamasaydılar,
Luther’in söylediklerinin bir anlamı kalmaz, bir keşişin kişisel düşünceleri
olmaktan öteye geçemezdi. Hareketin o kadar geniş kitlelere yayılması, yeni
anlayışın içeriğinden çok, yarattığı yeni iman dalgalanmasındandı. Katolik
kilisesinin otoritesi yıkılıyor, ama Hristiyanlığı yeniden yerleştiriyordu.
İşte bu nokta, yani Avrupalı insanın
bu iman tazelemesi, sonraki kapitalist ve sair ilmî, içtimai gelişmelerin
dinamosu oldu; gerekli olan enerjiyi sağladı. Protestan zihniyet, içeriği ile
kapitalist içtimaî ve iktisadî gelişmenin biçimlenişini etkilemiştir. Bu
oluşumları gerçekleştiren toplumsal gerilimin de, büyük ölçüde bu hareketten
kaynaklandığını ileri sürüyoruz. Rönesans olarak isimlendirilen fikrî uyanış ve
yönelişleri hayata hakim kılan gücün de bu olduğunu düşünüyorum. Rönesans,
toplumda gerilim yaratan bir süreç alamamıştır. Rönesansın vatanı olan İtalya,
büyük sanatçılar yetiştirdiği 15. Yy’de tam bir toplumsal çöküş yaşıyordu. Bu
toplumsal ve siyasi çözülme 16. Yy’de sürmüştü.
Sayfa: 19
Protestanlık hareketleri aynı
zamanda Avrupa toplumlarının sekülerleşmesinin de kapısını açmış oldu.
Peotestanlığın, dünyadaki ticarî ve iktisadî başarıları, öte dünyanın
seçilmişlerinden olmanın bir işareti olarak gören anlayışı, bu kapıyı açmıştır.
Batı medeniyetinin bundan sonraki bütün gelişmeleri sekülerleşme yönünde
gerçekleşmiştir. Avrupa böylece, dinî heyecanı, dünyası için kullanabilmiş;
ancak, giderek bu heyecan kaynağından kopmuştur.
Kısım: Yeni Çağ Avrupası
16. yy’nin en büyük imkânları matbaa
ve pusuladır. 17. Yy’de Avrupalı krallar merkezî otoritelerini, Almanya’nın
gecikmesine rağmen, kurmuşlardı ve birbirlerinin topraklarını ve
egemenliklerini çiğnemek için planlar yapıp, dış politikalar yürütmekteydiler.
Avrupalı tarihçi diyor ki, ‘Biz bugün hâlâ o çağın meydana getirdiği kin,
düşmanlık ve şüphe duygularının acısını çekmekteyiz.’
Bu yüzyıllarda Avrupa, deniz aşırı
ülkelerde sömürgeler edinmeye başlamıştır. Amerika’da İngiliz, Fransız ve
İspanyolların kavgası vardır.
Sayfa: 20
18. yy sonlarına doğru, 1776’da
Amerikan Kongresi İstiklal Beyannamesini yayımladı; 1783’te A.B.D. kuruldu. Hiç
de mütecanis olmayan bir halkın yaşadığı bu geniş ülke, nehirlerde işleyen
buharlı gemiler, demiryolları ve telgraf gibi imkânların kullanılması ile şaşılacak
adımlarla bir bütünlüğe, kültürel insicama girmeyi başardı. Bu husus,
vurgulanması gereken bir olaydır.
18. yy’nin bir diğer olayı 1787
Fransız ihtilalidir. Bu hareket, mutlakiyetçi bir idarenin zulmüne karşı halkın
ayaklanmasıydı.
19.yy Avrupa’sında, büyük teknik ve
toplumsal değişmelerin yaşandığı yüzyıl oldu. Kol gücünün yerini giderek
insanın beyin gücü almaya ve değerlenmeye başladı. Bu durum insanın insan
olarak değerini ve eğitimini öne çıkardı ve belirginleştirdi.
İcatlar ve büyük hamleler çağı olan
19. Yy’de Avrupa, bu sefer emperyalist hüviyeti içinde kan dökmeye devam
ediyordu.
Sayfa: 21
Yeni hedefleri Çin, Mançurya ve
Tibet yöresiydi. 17. Yy’den itibaren dünyaya kapanmış olan Japonya ise, bu
yüzyılın sonlarında şaşırtıcı bir hamleyle dünyaya açıldı; önce Çin’i ardından
Rusya’yı perişan etti.
Kısım: İslam Dünyası
Bu dünya adını bir dinden almaktadır;
bu dinin doğup yayılması, dayandığı toplumsal taban değişse de, aynı
medeniyetin açılışları olarak görülmektedir.
İslamiyetin doğduğu coğrafi ve
toplumsal alana bakıldığında, bu imkânlardan bir medeniyet açılışı beklemek
mümkün değil gibidir. Cahiliye denilen eski dönem Arabistan’ında, kuvvetli bir
kavmiyetçiliğin varlığı ve yiğitlik, mertlik, güç ve cömertliğe dayalı bir
seçkinler ahlâkının varlığı bilinmektedir. Bir bakıma, uzun yıllar süren çöl
hayatının, Arapları kişisel hasletleri itibariyle büyük fetihlere hazırladığı
söylenebilir.
İslamiyetle birlikte, İslam
inancının artırdığı, yönlendirdiği ve harekete geçirdiği gerilimler, çok kısa
bir süre içinde askerî ve siyasî açıdan, inanılmaz büyüklüğe ulaşmıştır. 11.
Yy’e geldiğimizde ise, İslam dünyasında siyasî bakımdan parçalanma ve toplumsal
açıdan gevşeme görülür.
Sayfa: 22
Bu gevşemede, süratli fetihlerin
getirdiği görülmemiş zenginliklerin payını düşünebiliriz. Bu gelişmeler zühd ve
takva hayatını olumsuz etkiliyordu. Hasan Basri, daha 8. Yy ortalarına
gelmeden, saf iman ve ahlâk hareketinin çağrısını yapmaya başlamıştı. Dördüncü
halife ve sonrasında devam eden kavgaların ve Haricî hareketlerinin de, takvaya
meyilli insanları, siyaset ve toplumdan çekilerek ibadete kapanmaya ittiğini ve
bunun, tasavvuf hareketlerinin başlangıcı olduğunu söyleyenler vardır.
Bu gevşemede, İslamiyetin o
dönemdeki taşıyıcı unsuru olan Arapların, geleneksel kavmiyetçiliklerinden
vazgeçmemelerinin de ağırlıklı payı olduğunu ifade etmeliyiz. Emevîler
döneminde Arap-mevalî ayrımının, hukukî ırkçılık boyutlarına vardırılması,
ortak imandan kaynaklanan gerilimin, Araptan gayri unsurlar tarafından beslenmesine
imkân vermemiştir. Bir kültürel tepki olarak değerlendirilen şia hareketi,
müstakil bir medeniyet hamlesi olmaktan çok, millî ve mahallî renk olarak
kaldı.
Sayfa: 23
8. yy’den itibaren yapılan
tercümelerin açtığı yeni problem alanlarında, İslam düşüncesi büyük bir
cevvaliyet içinde cevaplarını vermeye başlamıştı. İtikadî mezhepler yani kelam
okulları kurulmuştu. İslam düşüncesi Farabi ve İbni Sina’yı yetiştirmişti. 11.
Ve 12.yy arasında Gazalî, felsefe ve tasavvuf arasındaki dengeyi kurmuş, 12. Yy’de
Fahreddin Razî, tasavvuf felsefesinin mistik tecrübeyi tek hakikat ölçüsü
olarak gören eğilimine karşı çıkmıştı. 12. Yy sonlarında Süreverdî, kendinden
sonrakileri büyük ölçüde etkileyecek olan, varlığın, İlahî Nur’un değişik
mertebelerde tecellisi olduğunu ileri süren İşrakiye kuramını ortaya koymuştu.
16. Yy’de, tasavvuf hareketini derinden etkileyip yenileyen İmam Rabbanî’yi,
17. Yy’de Şah Veliyullah Dehlevî takip etti. Aynı yüzyılda özgün bir mütefekkir
olan Sadreddin Şirazî yetişti.
Düşünce alanındaki bu gelişmelere
rağmen, İslam medeniyeti canlılığını kaybediyordu. Bu gelişmeler, düşünce ve
bilgide medeniyetin tezahür alanlarından biri olmakla birlikte, medeniyet
hamlesini besleyen gücün, başka yerlerde aranması gerektiğini söylememize imkân
vermektedir.
Sayfa: 24
Kısım: Türk Çıkışı
Türklerin, İslam dünyasında bir
diriliş gerçekleştirdiklerini, kurumlaşan ilke ve değerleri yeni bir enerji ile
canlandırıp, hayata hakim kıldıklarını görüyoruz.
Türklerin, İslam dünyasına hamle
yaptıran gerilimlerin temelinde iki noktayı görebiliriz. Birincisi Türk
kavimleri henüz Müslüman olmaktaydılar ve bu sebeple inançları diri ve sadeydi.
Yaşama tarzları itibariyle de gerilimleri yüksek olan bu topluluklar, yeni bir
imanla hem gerilimlerini yükseltmiş hem de yeni bir mecra bulmuşlardı.
İkincisi, Türk topluluklarının fazla ezilmeden, onurları kırılıp horlanmadan
Müslüman olmalarıdır.
Türk boylarının İslamlaşma süreci ve
hızının artması, belirli, kesin ve ezici bir savaş darbesinin sonucu değildir.
Bu hususun önemli olduğunu düşünüyorum. Sasanî ülkesinin, Müslüman orduların
sert darbeleri altında ezilmesi ve İslamlaşmasının, daha sonraki tepkisel oluşumlara
zemin hazırladığı düşünülürse, Türk topluluklarının Müslüman oluş biçimlerinin,
gerilimlerini besleyen bir faktör olarak ele alınması anlaşılabilir.
Sayfa: 25
1055 yılında Selçuklu Tuğrul Bey’in
Bağdat’ta Dünya Sultanı ilan edilmesi ve Müslümanların halifesini himayesine
alması ile Müslüman dünyada yeni bir dönem başlamış oluyordu.
13. yy’de beliren olay, Cengiz
Han’ın çıkışıdır. 1260’ta Mısır Türk Sultanı Baybars’ın Cengizli ordularını
yenerek durdurması, özellikle İslam dünyasında büyük yankılar yaptı.
Kısım: Osmanlı Doğuşu
14. yy’nin büyük çıkışı, şüphesiz
Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşudur. Devlet-i Aliyye iki yüzyıl içinde,
parçalanmış olan bütün Orta Doğu’yu hakimiyeti altında birleştirecek ve İslam
dünyasının merkezi olacaktır. 1453 yılında İstanbul’un fethi ile Türklerin
Avrupa’dan uzaklaşması fikri, batılılar için sürekli bir ülkü haline geldiyse de,
birkaç yüzyıl boyunca hep mağdur oldular.
Sayfa: 26
Ancak 1683 yılında Türklerin Viyana
önünden çekilişinden itibaren Avrupalılar, Osmanlının da yenilebileceğini
düşünmeye cesaret ettiler.
Osmanlının geri dönüş eğrisi, Avrupa
ve Rusya’nın yükseliş eğrisi ile koşutluk göstermektedir. Osmanlının yükseliş
yahut geri dönüşünü de temelde kendi iç yapısında aramak gerektiğini
düşünüyorum.
15. yy’den itibaren Türkistan’da,
Timur rönesansı olarak isimlendirilen bir hayat hamlesine şahit oluruz. Türk
töresi üzerine devletini kuran Timur, Osmanlıyı yenecek güce ulaşır; İstanbul
kıyılarına kadar gelir. Uzun süreli olmayan bu çıkış, Babür Şah yoluyla
Hindistan’da uzun yıllar devam edip, özellikle mimarî alanda ölümsüz eserler
verdi.
19. yy’de, Osmanlı Devletinin zayıflaması
ve Avrupa’nın yaygın bir sömürgecilik atılımına girmesiyle irili ufaklı bir çok
İslam ülkesi de Avrupalı devletlerin ağına düştüler. Bu sömürü süreci, iktisadî
alanda olduğu kadar, belki ondan da çok, zihnî alanda etkili oldu. Esasen iç
gerilimleri düşük ve hayatın bir çok alanında zaaf halinde buluna Müslüman
toplumlar, kendi inanç dünyalarından giderek şüphe etmeye başladılar ve
Avrupa’yı tek medeniyet örneği gibi algılamaya başladılar.
Sayfa:27
Yüce Osmanlı Devleti, gerçekten
dünya tarihinin en uzun ömürlü ve özgün kurumlarını gerçekleştirdi. Bu dönem
Türk kültürünün temel kavramı adalet fikriydi; hayatın her alanında
gerçekleştirilmesi gereken adalet, toplumda var olan, yaygın ve derin bir
hukuka bağlılık şuuruna dayanıyordu. Bu yüzden, Devlet-i Aliyye, batı
kültüründe yeşeren devletler tarzında sömürücü olmadı; insanın yüksek değerini
bildi. Osmanlının kültürdeki soğuma ve gerilim düşmelerini de, bu hukuka
bağlılık şuurundaki zayıflamalarda aramak gerekir. Adalet fikri, bütün
varlığına hakim bir ilke olarak nasıl yükselişinin temel nedenlerinden olduysa,
bu şuurun zayıflamasından doğan zulüm halleri de, öylece geri çekilişin ana
sebepleri oldu.
Osmanlı kültürünün başlangıçta
rahat, atak ve her türlü olgudan yararlanmasını bilen, kendine güvenli tavrı
da, yine bu şuur zayıflaması ve güvensizlikle, koruyuculuğa ve kendi üstüne
kapanmaya dönüşmüştür.
Osmanlı Barışı diyebileceğimiz bu
barışın, salt güce dayanan bir Roma Barışı olmadığı, halkın inanç ve güveni
üzerinde yeşerdiği, daha sonraki yıllardaki gelişmelerle görülmüştür.
Sayfa: 28
Kısım: Genel Değerlendirme ve Gelecek
Üretim kol gücünden makine gücüne
doğru kaymış ve giderek insanın kol gücü yerine zekâsına ihtiyaç artmaya
başladı. Bu gelişmeler insanın insan olarak değerini vurgulamış ve eğitimi öne
çıkartmıştır. Köleliğin de bu yüzyılın ortalarında kaldırıldığını söylemeliyiz.
Daha sonra, elektriğin de devreye
girmesiyle insanoğlu, büyük enerji kaynaklarına hükmetmeye başladı. O zamanlara
kadar insanlık ihtiyaç duyduğu maddeleri üretmek için enerji bulmaya
çalışırken, bu kere eline geçirdiği büyük enerji kaynaklarını kullanabileceği
alanlar aramaya başladı. Bu da üretimi son derece artırdı ve çeşitlendirdi;
reklam dediğimiz, yeni ihtiyaçlar yaratma yahut kışkırtmayı amaçlayan bir
sektör doğdu.
Peyami Safa, Batılı düşünürlere
dayanarak, Avrupa medeniyetinin, Roma cemiyet disiplini, Yunan zekâ disiplini
ve Hıristiyanlık ahlâk disiplininden gelen üç tesirle vücut bulduğunu söyler.
İsmail Gaspıralı, Hıristiyanlığın Batı medeniyetiyle yan yana göründüğünü ama
bu medeniyete yeni bir esas getiremediğini ileri sürer. Medeniyet ölçütü
olarak, bütün toplumun rahat ve güvende yaşamasını esas alan Gaspıralı,
Hırıstiyanlıktan önce ve sonraki Avrupa’nın bu bakımdan hiç de farklı
olmadığını, yeni yüzyılların ‘eski komedyanın taze bir perdesi’ olarak
tekrarlandığını söyler.
Sayfa: 29
Kilise bu medeniyete yeni bir ruh,
yeni bir esas vermek yerine, kendisi de beylik kurarak, onun ilke ve
kurallarını benimsemiştir. Gaspıralı’ya göre, Batı medeniyeti, köleliğe
dayanan, yani birçok insanın ezildiği, horlandığı ve birkaç insan için çalıştığı
eski Mısır, Yunan ve Roma medeniyetlerinin devamıdır; o da insanlığın sömürüsü
üzerine kurulmuştur.
Protestan hareketin, Hıristiyanlıkta
bir yenilenme yarattığını söylüyorsak da, insani değerlerini hakim kıldığını
iddia edemiyoruz. Bu dünyadaki başarıların, öte dünyanın seçilmişlerinden
oluşun işareti olarak kabullenilmesi, motivasyon açısından etkileyici olsa da,
insanî davranışların sevgi ve saygıya dayalı ilkesini göstermektedir.
Medeniyet kavramını ümrandan
ayırarak, günlük hayatımızdaki kullanışa da uygun biçimde Prof. Yılmaz
Özakpınar’ın teklif ettiği şekilde, bir
toplumun iman ve ona dayalı ahlâk sistemi biçiminde ele alırsak, Avrupa’nın 20.
Yüzyıla gelinceye kadar, bu hususta pek de imrenilecek bir durumda olmadığını
söyleyebiliriz.
Sayfa: 30
Medeniyeti, son tahlilde, insana
verilen değer ve gösterilen saygı ile ölçersek, Avrupa’nın toplumsal tarihi hiç
de iç açıcı tablolar vermeyecektir. İnsanın istismarının her türlüsü, bu
topraklarda yahut Avrupalıların sömürgeleştirdiği yerlerde gerçekleştirilmiştir.
Roma’nın son zamanlarından 20. Yy ortalarına kadar, insan kanının en çok
döküldüğü alan, Avrupa ve yeryüzünde en çok kan akıtanlar da Avrupalılar
olmuştur. Bu geçmişe sahip Avrupa’nın, bugün gerçekten insana değer veren,
insan haklarını yücelten samimi tutumu, bu açıdan da irdelenmeye değerdir.
Avrupalıların insana saygı
hususundaki, samimiyetini kabul edebileceğimiz tutumu, kendi iç yapıları
bakımından ve onunla sınırlı görünmektedir. Kendi dışındaki toplumlar
bakımından, meseleyi bir politika malzemesi olarak mı değerlendirmek istediği,
yoksa gerçekten insanî boyutlarıyla mı gördüğü hususunu hükme bağlamak için
aceleci değilim.
Avrupa toplumları, Hıristiyanlığın
insanî telkinlerinden fazla bir şey alamadılar. Avrupalı mütefekkir, ‘İnsan
insanın kurdudur.’ derken, kendi tarihi üzerindeki ciddi gözlemlerin sağlıklı
sonucunu dile getirmiştir.
Sayfa: 31
Fertlerin ve toplumsal grupların
uzun ve kanlı mücadelelerinden sonra, Avrupalının bir kesimi diğer bir
kesimini, insanı en üstün değer olarak gören ve ona saygı duyan bir çizgiye
itelemiştir. Düşünceler, toplumda bir iman haline gelmedikçe hayata hakim
olamazlar; hayatın fiilî ilkeleri olamazlar. Kitaplarda yazılı olanlar, sırf bu
halleri ile hiçbir insanlık ayıbını örtemez, hiçbir acıyı gideremez.
İslam dünyasında insana saygı ve
insan hakları, İslam’ın teorik çerçevesinde çok açık olarak vurgulanmış ve
toplumların zihniyetinde de büyük ölçüde etkili olmuştu. Avrupa’da mesele,
kavga ile kazanılmış yahut verilmiş bir hak olarak algılanırken, İslam dünyasında
bir iman meselesi olarak ortaya çıkmıştı. Fiilen de imanın kavi, gerilimin
yüksek olduğu dönemlerde adaletin hakim olduğu, insana ve insan hakların
saygılı zamanlar yaşandı; imanın zayıflayıp, gerilimin düştüğü zamanlarda ise,
zulümler arttı.
İslam dünyasındaki zulüm ve insan
hakları ihlallerinin çok büyük yoğunluğu, insanın sömürülmesinden değil,
yoksulluktan kaynaklanır.
Sayfa: 32
Çok kolay ve bir mevhibe ile
kazanılan bu haklatın, sosyal tabana oturabilmesi için gerekli teşkilatlanmaya
gidilmemiş, kurumlaşma sağlanamamıştır. Bu haklar, yönetenlerin iman düzeyine;
yani onların hak tanırlık ve insafına kalmıştı. Yüce Osmanlı Devleti’ndedir ki,
bu hakların temeli olan toplumsal hukuka bağlılık şuuru, bu hakların teminatı
olmak üzere bir ölçüde kurumlaşabilmişti.
Bugün İslam dünyası, bu tarihi
yapısını ve birikimini düşünüp, değerlendirerek, demokrasi ve insan haklarının
gerektirdiği kurumsallaşmalara ulaşmak için, eğitimi yoğunlaştırmayı
düşünmelidir; aynı toplumsal macerayı yeniden yaşamak değil, kendi tarihi
birikiminden eğitim yoluyla aynı iman noktasına ve toplumsal zemine ulaşmak,
millî, makul ve mümkün olandır.
Avrupa, Roma imparatorluğunun
yıkıldığı 5. Yy’den itibaren sürekli bir çatışma ve çalkantı halinde yaşadı.
11. Yy’e girildiğinde de Avrupa aynı durumdaydı ve henüz etnik yapısı da
şekillenmiş, oturmuş değildi.
Bu toplumsal ve siyasi çekişme
ortamında, güce dayanan Roma Barışı’nın, Avrupa’daki halklar için ideal bir
ortam olarak özlenmesi tabiidir.
Sayfa: 33
Kilisenin koruyuculuğunda kutsal
Roma birliğini yeniden kurmak hayali, Avrupalı okumuşların zihinlerinden hiç
eksik olmayacaktır. Bugünkü Avrupa Birliği teşebbüsünün temelinde, ifade
edilmiş olsun veya olmasın, bir biçimde bu psikolojinin varlığını düşünüyorum.
Bilindiği gibi Hıristiyanlık uzun
yüz yıllar gizli/yasak bir din olarak varlığını sürdürmüş; ancak, 4. Yy.
ortalarından itibaren Roma’nın resmi dini olabilmişti. Bu gizlilik ve sürekli
takip altında oluş, onların varlıklarını ve eğitimlerini sürdürebilmek için
devletten bağımsız bir teşkilatlanma içine girmelerine yol açmıştı. Roma
imparatorluğunun gücünü iyice yitirmesiyle, Kilise kendi teokratik devletini
kurarak, diğer dünyevî krallıklarla yarışmaya ve otoritesini yaymaya başladı.
Bütün mücadeleler, Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı da Tanrı’ya
bırakılarak, kurumların kendi tabii sınırlarına çekilmesi ile sonuçlandı ve
laiklik adı altında düşünceye de yansıdı.
İslam dünyasındaki din-devlet
ilişkilerinin seyri tamamen başka türlü olmuştur. Müslüman topluluk, daha Medine
dönemindeyken, ayrı bir halk ve ayrı bir egemenlik oluşturarak devlet oldu;
mücadele ve yayılmasını böyle sürdürdü.
Sayfa:34
Bu süreç içinde, din için, devletten
ayrı bir teşkilatlanma gereği olmadığı gibi, dinin koruyucusu ve gerektiğinde
uygulayıcısı da daima devlet olmuştur. İslam kültüründe devlet, tabii olarak
hukukun uygulayıcısı olmuştur. Hukuk ise, devletten bağımsız olarak –özel
hukuk- ilmî içtihatlarda gelişmiştir.
Bu gelişmeler içinde, devletin dinî
hizmetleri yüklenmesi, dinî devlet yahut benzeri ilgisiz kavramların değil,
kamu hizmeti kavramının bir gereğidir. Ayrı bir teşkilatlanmaya gitmemiş olan
İslam dini ve devlet için, kamu hizmeti kavramı yüz yıllar boyunca fiilen
yaşanmış bir kavramdır; ama teoride tartışılmamış, tabii bir hal olarak
görülmüştür.
İslam dünyasının bir bölümünün
sömürgeleşmesi ve ardından gelen kurtuluş mücadeleleri de, bazı yorum ve tavır
sapmalarına yol açmıştır. Kuzey Afrika ve Hint çevresindeki Müslümanlar, Batı
dünyasına karşı bağımsızlıkları için dövüşürken, pek tabii olarak Müslümanlığı,
bu savaşın bir gerilim kaynağı olarak işlemişlerdir. Hatta bazı yerlerde bir
kısım tarikatlar bu mücadelelerin başını çekmiştir.
Sayfa: 35
Bu topluluklar bağımsızlıklarına
kavuştuktan sonra, yükselme hamleleri için İslamiyet’i yeniden kavrayıp,
yorumlara gayretlerine girerken, o günlerin tesirinde, İslamiyet’ bu sefer de
siyasî mücadelelerin gerilim kaynağı olarak kullanmaya meyletmişlerdir. Siyasal
İslam olarak nitelenen bu yorum ve tavır, İslami ilkelerden çok, geleneksel
birikimlere dayanmakta ve büyük ölçüde algılama hatalarına yol açmaktadır.
Klasik İslam kültürünün, her şeyi insanla başlatan ve insanı sorumlu tutan
anlayışı, bu yeni siyasî yönelişte topluma ve kurumlara yansıtılarak, ferdi
sorumluluklardan kaçılmakta, birinci derecede önemli olan şahsiyetçilik ilkesi
de göz ardı edilmektedir.
Doğrusu, İslam dünyasının yeni bir
açılışı gerçekleştirme hamlesinde de, en parlak ümidi yine Türk dünyası
vermektedir. Hukuka bağlılık şuurundaki derin geleneği ile çağdaş yapılanmaları
da temellendirebilecek olan Türkiye merkez olmak üzere, uzun yüz yıllardır
sükûnet halinde yaşayan tüm Türk dünyasının yeni uyanışı, bu ümidi
gerçekleştirebilir.
Sayfa: 36
Şimdi, küreselleşme adı verilen bu
gelişmelerin, insanın geleceği ve toplumsal yapılar üzerinde ne gibi
değişiklikler yapabileceği tartışılmaktadır. Bugünkü haliyle, insanı, toplumsal
yapılanmaların önüne çıkardığı gözlemlenen bu gelişmeler, insana hakkını veren
evrensel bir ortak değerler zeminine yöneliş mi yoksa bilinen sömürgeciliğin
yeni aşaması mıdır; buna cevap verebilmek için erkendir. Bunu biraz da, millî
yapıların küreselleşme karşısındaki direnci ve değişmeyi yönlendirebilme
güçleri belirleyecektir.
İslam kültürü ile Batı kültürü
arasında, din eksenli 3 farklı gelişme vardır ki, bu iki dünyanın birbirlerini
anlamalarını zorlaştırmış ve kültür alışverişlerinde önemli yanılgılara yol
açmıştır. Birincisi din-ilim çekişmesidir. Avrupa’da bu iki kurum, belli bir
döneme kadar sürekli çekişme halinde olmuştur. İslam dünyasında ise, ilmî
gelişmelerin gücü ne olursa olsun, ilim yapmak aynı zamanda dinî bir emir
olarak telakki edilmiş ve mesela Galileo yahut Bruno olayı yaşanmamıştır.
Diğeri, dinî kurumlar ile devlet
arasında yaşanan çekişmedir. Batı tarihinin belli bir dönemini, kilise ile
devlet çekişmeleri belirler. İslam kültüründeyse, bağımsız bir dinî
teşkilatlanma olmadığı gibi, din kurumunun devlet karşısında bir dünyevî
iktidar talebi de olmamıştır. Dini kurumlar, iktidara adalet ve maslahat yolunu
göstermek, hukukun sınırları içinde kalmalarını öğütlemek gibi bir işlev
yürütmüş; zaman zaman, bu işlev içinde meşruiyetin fetva makamı olmuşlardır.
Sayfa: 37
Üçüncü önemli farklılık, din
savaşlarıdır. Batı’da yaşanan din ve mezhep savaşlarının – bazı gizli
mezheplerin terörist eylemleri bir yana bırakılırsa- hemen hiçbiri İslam
dünyasında yaşanmamıştır.
Semavî dinlerin, tek Tanrı inancına
dayanan insani değerler çerçevesinin, küresel gelişmelere de sağlıklı bir zemin
oluşturabileceğini ileri sürebiliriz. Ayrıca, bir yanda büyüyen, bir yanda
karmaşıklaşıp parçalanan toplumsal yapılar içinde bireyin yalnızlığının
gittikçe derinleşmesi karşısında, her insanın tek tek Allah’a bağlanma
ihtiyacını daha derinden duyabileceğini düşünebilir ve çare olarak dine dönüşü
ileri sürebiliriz. Bu demektir ki, dünyamız, sadece hukukî yaptırımlara dayana
seküler toplum yapılarından daha anlamlı, muhtevalı ve sıcak dinî ilişkilerin
oluşturduğu bir mekân olabilir.
Sayfa: 39
Bölüm: Son
Yüzyılımızdaki Zihniyet Değişimi ve Sonrası
Değişme hayatın kanunudur; değişmeyen
ölür. Değişme vardır ölüme götürür; değişme vardır toplumsal çöküşe varır.
Değişme vardır güzelliğe götürür; olgunlaşmadır, yücelmedir, mutluluktur…
Değişmeyi dizginleyip yönlendirebilen fert ve toplumlar kimliklerini ve
kişiliklerini geliştirerek, zenginleştirerek mutluluk içinde ilerlerler.
İslam düşüncesinde değişmenin
sürekliliği Allah’ın yaratıcılık sıfatı ile açıklanır. Allah’ın bütün sıfatları
gibi ‘Yaratıcılık’ sıfatı da mutlaktır ve kesintisiz yaratış halindedir. Bu
yüzden, varlık sürekli olarak bir halden diğer bir hale geçmektedir.
Sayfa: 40
Dünyadaki değişmelerin
belirleyiciliğini savunan yani, önce çevrede bir takım değişiklikler olur,
sonra bunların yansıması yahut tesirleri altında insanda, onun inanç, düşünce
ve davranış yapısında değişmeler oluşur, diyenler genel olarak maddeci adı
altında toplanabilir.
İnsanın manevî yapısındaki
değişmelerin dışa yansıdığı yahut bunların tesirinde dış dünyanın
şekillendiğini savunan Albert Schweitzer ve iktisadi hayatın oluşumunda
zihniyete birinci derecede yer veren Werner Sombart bu gruptan sayılabilir.
Max Weber’in çalışmalarından sonra,
toplumdaki zihnî ve ahlâkî yapı ile dış çevrenin karşılıklı etkileri,
genellikle kabul edilmiş gibidir. Max Weber, dış yapıya yahut iktisadî
değişmelere öncelik tanımış olmakla birlikte, bu iki yapı arasındaki
paralelliği vurgulamıştır.
Sayfa: 41
Burada vaiz, başımıza gelen felâketlerin,
kendi eylemlerimizin sonucu olduğunu, sorumluluğun kendimize ait olduğunu ve
fiillerimizi değiştirmemiz gerektiğini söylemektedir. Bu sözlerin arkasında,
bir iman sistemi, bir varlık anlayışı, bir tarih felsefesi ve bütün bunların
oluşturduğu bir zihniyet dünyası yatıyordu.
Sayfa: 42
Bütün varlığın yaratıcısı ve mutlak
kudret sahibi olan Allah’tır; her şey O’ndan istenir; bu istekler duadır. O’nun
vermediğini verecek olan yoktur. Bizim, isteğimize ulaşmak için sarf ettiğimiz
ceht ve tevessül ettiğimiz vasıtalarla uğraşmalarımız da, sonuç itibariyle
O’ndan istemedir; fiili dualardır. O istemedikçe, O’nun iradesi taalluk
etmedikçe hiçbir şey olmaz. Hayatı yaşarken ve O’ndan isterken, O’nun koyduğu
sınırlar içinde kalmalıyız; bu, insanın imtihanıdır. Bu sınırları aşanlar bazen
bu dünyada cezalandırılır, bazen ertelenirler.
Geçmişte birçok topluluk, sapıklığa
düşmelerinden ötürü yok edilmişlerdir; çöküşlerinin sebebi kendileridir. Bir
toplum kendini değiştirmedikçe, Allah da onun halini değiştirmez.
Sayfa: 43
Derinliğin ölçüsü vardır: kişinin
imanı ve ona dayalı zihniyeti, eylemlerini belirleyecek, biçimlendirecek
derecede kökleşmemiş olanlar, yani iman-söz-amel bütünlüğüne kavuşmamış
olanlar, kendilerini değiştirmiş sayılamazlar. Toplumun kendini değiştirmesinin
hangi genişlikte olacağının, yani toplumun ne kadarının kendisini değiştirmesi
gerektiğinin ise ölçüsü verilmemiştir. Değişimin, toplumun hangi kesimlerinde
olmasının gerektiği yahut daha makbul olacağı hususu da kapalıdır.
Toplum içindeki ne kadar insanın
kendisini değiştirmesi halinde toplumun kendisini değiştirmiş sayılacağının
belirsiz bırakılması, değişmeyi toplumun bütün fertlerine ortak bir sorumluluk
olarak yüklemektedir. Her insan, kendini değiştirirken, toplumu değiştirmekte
olduğunun bilincinde olmalıdır; toplumsal değişim, tek tek fertlerdeki
değişimlerin bir sonucudur. Ancak, bu iç değişimden, kültürel değişmeye ne
zaman geçileceği belirsizdir.
Sayfa:44
Fert, bu bütünle ilgili her
tavrında, inanırken, konuşurken ve bir iş yaparken, sadece kendi hayatını
değil, mensup olduğu toplumun medeniyetini de kurmakta yahut yıkmakta olduğunun
şuurunda olacaktır. Her fiiliyle, mensup olduğu toplumun medeniyetine ya bir
taş eklemekte yahut ondan bir taş koparmaktadır.
Herkes kendinden ve toplumun
bütününden sorumludur; herkes, iyilikleri emretmek ve kötülüklerden
sakındırmakla tabii olarak yükümlüdür. Hiç kimse bir başına yaşıyor değildir;
herkesin birbiriyle ve toplumun bütünüyle kader ortaklığı vardır.
İnsanın içinde imanla oluşan bu yapı,
toplumun kültürel yaratıcılığı olarak dış dünyaya yansır. Bu yansımada,
toplumun bilgi birikimi, zevk seviyesi, çevre imkânları gibi birçok faktör de
oluşumun biçimlenmesinde etkili olurlar. Kendini değiştiren toplumun oluşan iç
taleplerine göre, Allah durumlarını değiştirmiş olur.
İnsanlık tarihindeki çok çeşitli
medeniyet hamlelerini, dış tezahürlerine ve çevrelerine bakarak ortak bir
açıklamaya kavuşturmak mümkün olmamıştır; her biri için ayrı açıklamalar
gerekmiştir.
Sayfa: 45
Ancak, o toplumları içeriden
kavramakla, iç maceralarını bilmekle, medeniyetleri oluşturan ortak güç
kaynağına ve onun tezahürlerine bir ölçüde ulaşabiliriz.
Her şeyi yapanın O olduğu, her şeyin
O’ndan isteneceği ve O’nun sebeplerle bağlı olmadığının da bilinmesi, kişiyi
yeniden kendi içine çevirir.
O’nun sebeplerle bağlı olmaması
inancı, kişiyi mucize beklentisine götürebilir; bu beklenti tamamen yanlış ve
boşunadır. Genel anlaşılan manada mucize, çok nadir olarak bazı peygamberleri
teyit için gösterilmiştir ve bu tür beklentilerin yanlış olduğu da Kitap’ta
vurgulanmıştır. Sebep gibi görünen şeylerin, yer yer gerçek sebepleri gizleyen
örtüler haline gelmesi, insanı yeniden kendi sorumluluğuna götürmektedir:
insan, üstüne düşeni, bu sebepler ve oluşumlar mahşerinde kendisinin yapması
gerekeni yapmalıdır.
Sayfa: 46
İnsanın kendi iç düzenini kurma
mücadelesine büyük cihat denilmesi, hem bunun zorluğundan, hem de sonuçlarının
kapsamlı oluşundandır, denilebilir. Çünkü gazâ meydanındaki bir savaş, o
savaşla ve sonuçları ile sınırlıdır; içimizdeki değişmeyse, bütün hayat
hamlelerimizin temelini oluşturmaktadır. Ayağın taşa takıldıysa içine bak.
Çıkış yolu, bütün bir toplum olarak
fiilimizi düzeltmektir; yani imanımızı pekiştirmek yoluyla bayındır kılacağımız
içimizi, eylemlerimize yansıtmaktır.
Sayfa: 47
Bir dönemden sonra, gözler içeriden
dışarıya çevrilmiş, değişimin mekanizması çevrede aranmaya başlanmıştır. Bu
durumda, insan için değişmeyi dizginlemek ve yön vermek değil, değişime ayak
uydurmak, uyum sağlamak gibi bir sorun ortaya çıkmıştır.
Varlık karşısındaki bu yeni duruşun
temel özelliği pozitivizm-akılcılıktır.
Bütün zihniyet değişmelerinin
temeli, iman değişmesidir. Her iman değişmesi de, ya mevcut kabullere
bağlılığın çözülmesi yani inanç zayıflaması yahut yeni kabullere bağlanılması
şeklinde tezahür eder.
Din değiştirme hallerinde, toplumlar
bütün halinde, varlık karşısındaki duruşlarını değiştirirler. Bu tür
değişimlerde, benimsenen yeni ilkelerin kavranış derinlikleri toplumlar
arasında farklı da olsa, büyük bir heyecan ve iman dalgasının doğduğu ve bunun
kültür olarak hayata yansıdığı görülmektedir.
Benzeri şekilde enerji dalgası da,
iman yenileme halinde yaşanabilir. Bu durumda, toplum duruşunu değiştirmez, ama
iman muhtevalarını büyük bir heyecanla yeniden kavrar.
Sayfa:48
Toplumdaki bu inanç tazelenmesinin
yarattığı güç dalgasıyla, durağanlaşmış, geleneklerde takılmış, yaratıcılığını
kaybetmiş olan medeniyette, aynı öz ve yönde yeni çiçeklenmeler görülür;
medeniyet yenilenir ve yeni atılımlara girer. Burada da inanç sisteminin,
varlık karşısındaki duruşun bütünlüğü bozulmaz; yenilenir.
İman zayıflaması yoluyla meydana
gelen değişmelerin süreci farklıdır. İmanda başlayan bu soğuma, zihnî planda
kültürün ilke ve ölçülerine bağlılığın artıp, sertleşmesi şeklinde tezahür etse
de, imanın eylemleri motive etme gücü giderek azalır. Yani kültürde, inanç-söz
ve eylem birliği giderek bozulur; toplumda, bir türlü söyleyen, ama başka türlü
eyleyen insanlar giderek artar.
Soğuma olarak nitelediğimiz bu
dönemde kültürün kavrama ve yorumlama gücü düşer; kendi gözü ile görme
kabiliyeti azalır. Başka kültürlerle olan alışverişlerinde daha korkak, içine
kapanma temayülünde ve seçicilik gücü azalmış haldedir. Kendi durumunu
değerlendirmekte zorluk çektiği gibi, karşılaştığı yabancı kurumları da,
bulunduğu yerdeki değer ve işlevleri ile kavrayamaz. Bunun yarattığı seçim
zorluğu aşıldığı zaman da, alınan kurum kendine mal edilemez, millî kültür
içinde olması gereken üslûp ve işleve kavuşturulamaz.
Bu sürecin bir diğer özelliği bencil
ve infiratçı olmasıdır; ferdin tutum ve davranışları, kültürün ölçülerinden
sapınca, sırf ben merkezli olmaya yönelir. Bütün bu gelişmeler, kültürün
bütünlük ve ahengini bozar; yaratıcılığını kaybettirir.
Sayfa: 49
19.yy’de yenileşme hareketlerimiz başladığında,
hem kendimizi, hem örnek almak istediğimiz Avrupa’yı algılamakta büyük
sıkıntılar yaşamaktaydık.
İmanı ileri derecede sarsılanlar,
yeni bir imana da sahip olamadıklarından, değerlendirme güçleri iyice
zayıflamaktadır.
Sayfa: 50
Tekrar edelim ki, geleneksel milli
anlayışımız, bütün bu tezahürlerin, hasta olan toplumsal bünyemizin sonuçları
olduğunu biliyordu; ama o bünyeyi topyekûn bir dirilişe, kurtuluşa götürecek
inanç yenilenmesini gerçekleştiremiyordu.
Sayfa: 51
Bu gelişmeler içinde, endişe ve
kendinden şüphe ile başlayan soğuma, giderek yabancı hayranlığı ve kendinden
nefret gibi ileri uçlara varacaktır. Kendi iman mihverinden çıkıp, ölçülerinden
sapan kültür, yeni bir imanla inşa edilmiş değildir; bir takım beğenileri,
özentileri varsa da, çözülme halindedir, güçlü bir bağlanış yoktur. Bu yüzden,
yabancı kültüre, onun kurumlarına, değerlerine hayranlık duyar; ama onu,
bulunduğu bütün içindeki yeri ve işlevi ile kavrayıp değerlendiremez. Onu kendi
kültürüne taşımaya kalktığı zaman da, seçimlerindeki yanlışlarının yanında,
aldığı kurumun kendi kültüründeki yerini, değerini ve işlevini belirleyemez.
Normal kültür alışverişlerinde, alınan kurumun milli kültüre mal edilip üslûba
katılabilmesi için o kurumun, milli kültür içindeki yerinin, kazanacağı değerin
ve işlevinin çok iyi belirlenmesi ve gerektiğinde biçim ve işlev değişiklikleri
yapılması gerekir.
Bunların yapılamadığı
alışverişlerde, hem millî kültürün üslûbu bozulur, alacalı olur, hem alınan
kurumlar işlevlerini yerine getiremezler, tahrip edici ve zaman zaman da komik
olurlar.
Sayfa: 52
Akılcılık, genelde, bilginin temel
kaynak ve ölçütünün duyu verilerine, deneyciliğe dayandığı anlayışına karşı
çıkar ve bilginin yönetici ilkelerinin doğrudan doğruya akla dayandığını ileri
sürer. Ahlâkî rasyonalizm, hazcı ve faydacı ahlâka karşı çıkarak, ahlâkın
ilkelerinin deney ötesi olarak akıldan türediğini savunur. Dini akılcılık ise,
iman hareketlerinin tek ölçütü olarak aklı kabul eder. Ancak tekrar edelim ki,
bu akıl tecrübeye değil daha çok sezgiye dayanan bir akıldır. Pozitivizm ise,
tek ve sağlam bilgi türünün ancak olgulara dayanan bilgi olduğunu savunur;
gözümle gördüğüm, deneyle desteklediğim ilmî bilgi, sağlamdır.
Geleneksel kültürümüzde ise akıl,
insanı diğer canlılardan ayıran, ilahî emirler karşısında onu sorumlu kılan
ayırt etme gücü, düşünme ve anlama melekesidir.
Sayfa: 53
Kültürümüzde, akıl karşısında,
mistik tecrübeye dayanan tasavvuf hareketinin, ilahi hakikatleri kavramak
noktasında önemli ağırlığı olmuştur. Bu tasavvuf tavrının hayata da yansıması
doğaldır. Bu yansımanın aklî tavır ve düşünceyi kösteklediği, zaman zaman ileri
sürülmüştür.
Bu iddia, kültürümüzün belirli bir
dönemi için doğru olmakla beraber, söz konusu tavır, tasavvufî düşüncenin esası
ile değil, yaşanan kültürün genel gerilimi ile ilgili bir haldir. Yani,
gerilimin yüksek olduğu yaratıcı dönemlerde, tasavvufun akılcılığı engellediği
söylenemez; hatta imanı pekiştirmekle, aklın görme gücünü artırdığı
söylenebilir. Gerilimin zayıfladığı gevşeme dönemlerinde, hem toplumun eylem
gücünü kıran, hem de akılcılığı perdeleyen bir işlevi olduğu kabul edilebilir.
Tekke ve tarikatların bozulmaları,
parazit ve meskenet yuvaları halini almaları Osmanlı yönetimince görülmüş ve
düzeltilmesi için bir takım tedbirler alınmaya başlanmışsa da, olay münhasıran
tasavvuf kurumunun değil, kültürün bütününün zafiyetinden doğduğu için, istenen
sonuçlara ulaşılamamıştır.
Sayfa: 54
Kendi iman ve ölçülerini kaybetmiş
olan okumuşlarımız, Batıda gelişen pozitivist düşünceyi millî bakış açıları ve
ölçüleriyle kavrayıp değerlendiremezler; bu zihniyeti yaratan kültürü ve onun
iman temellerini de bilmediklerinden, pozitivizmin Batıdaki yer ve değerini de
belirleyemezler.
Pozitivizm,
ilmî düşüncenin bir merhalesi olarak görülmek gerekirken, bizimkiler onu bir
iman haline getirerek, kaybettikleri millî imanın boşluğunu onunla doldurmaya
kalktılar.
Sayfa: 55
Parçadan bütüne ulaşmaya çalışan ve
deneye dayanan ilim zihniyeti tabiatın incelenmesi ve keşfinde bir yoldur. Bu
çerçevede bir akılcılık, kültürümüzün yabancısı olmadığı ve rahatça kavrayıp,
değerlendirebileceği, yeni açılım ve anlayışlara kavuşturabileceği bir olgudur.
Fakat bu kavram, metafizik boyutları da kuşatan bir iman meselesi olarak
algılanmaya ve yerleştirilmeye çalışılınca, amaca ulaşılamadı.
İlmî zihniyet, geleneksel iman
yapımız üzerine kurulabilirdi ve vaktiyle de kurulmuştu. Pozitivizm, bu
anlayışın bir merhalesi yahut o dönemdeki bir görüntüsü olarak yerini
alabilirdi. Ancak, geleneksel yapının tamamen dışında, yabancı bir olgu gibi
görülüp, alınmaya çalışılınca zorluklar çıktı. Çünkü kültür hangi düzeydeyse,
ancak o düzeyden kavrayabilir; biz ise çöküş zamanlarımızı yaşıyorduk. Olguyu
gereği gibi kavrayamayıp, iman konusu yapmakla da, en büyük yanlışa düştük.
Batı dünyasında, özellikle iş
hayatında rasyonelleşme, püritenizm ahlakı ile yakından ilgilidir, iktisadi
başarısını maksimize eden kimse, bu dünyada zenginleşmekle kalmaz, öbür dünya
için seçilmişlerden olduğunun da işaretini almış olur.
Sayfa: 56
Bizim geleneğimizde de, sebeplere
tevessül eden insan, doğal olarak akılcı olmak zorundadır. Ancak bunun
getireceği başarı hiçbir şeyin işareti olmadığı gibi öte dünya açısından ek
sorumluluklar getirir; kazandığından fakirin ve toplumun hakkını vermek gibi.
Dünyevî başarılar öte dünya için bir anlam taşımaz; onlar, ferdin iç
taleplerinin sonucudur. Ama emredilen ölçüler içinde kazanılır ve sarf
edilirse, geleceğini de kazanma imkânı verir.
Bir yanda, doğaya ve diğer insanlara
karşı son derece bencil, istismarcı, başarıdan üstün değer tanımayan bir insan;
öbür yanda, hayatı bir sınav dikkati ile yaşayan, adaleti temel ilke olarak
düşünen insan. Biri ferdiyete, öbürü şahsiyete açık iki temel yön.
Batı, rasyonalizmi, gerilimin yüksek
olduğu dönemlerde bir hayat/medeniyet ilkesi olarak benimsedi. Medeniyetimizin
gerilimini kaybettiği bir dönemde, iman zaafı geçirirken, rasyonellikle yeniden
karşılaştık. Bu anlayış, iman zaafının tabiatından olan bencillikle buluşmuş
oldu.
Sayfa: 57
Büyük ölçekli; derin ve kapsamlı bir
dönüşüm ancak toplumların din değiştirmelerinde görülmektedir. Bu durumlarda
bile yeni kültür, geçmiş birikimlerin tesirlerinden uzak kalamamaktadır.
Sekülerleşmenin, ona vücut veren
batılı toplumlarda bile çok geniş kapsamlı ve kalıcı olduğunu söylemek için
yeterli sebepler yoktur. Sekülerleşme sadece politika alanında, siyasî
kurumlarda görülmektedir; hayatın diğer bütün alanlarında din ve dine bağlı
değerler varlığını sürdürmektedir. Bu durumda, birikimi farklı olan Türk
kültüründe sekülerleşmenin, hayatın bütün alanlarını kapsayabileceğini düşünmek
mümkün değildir.
Türk kültürünün hala en büyük
imkânı, kendi iman mihverinde gerçekleştireceği bir yeniden diriliş
hareketidir. Siyaset alanındaki sekülerleşme, bu genel dirilişi olumsuz etkilemeyecek,
belki, istismarları önlemekte faydalı olacaktır.
Sayfa: 58
Sonuç olarak, içine girdiğimiz
yüzyılda geleneksel kültürümüzün imanı ile toplumu diriltmek; onu siyasi
istismarlardan arındırarak hayatımıza hakim kılmak, onu yeniden kavrayıp
yaşamak görevimiz olmalıdır. Her ferdimiz kendisini bütün bir medeniyetimizden
sorumlu görmeye başladığı zaman, belki de dünyanın en güzel kültür açılışlarını
gerçekleştirebileceğiz.
Sayfa: 59
Bölüm: Yirmi Birinci
Yüzyılda Türk Milliyetçiliği
Milliyetçilik, bir mensubiyet
duygusu ve kimlik şuuru olarak, tarihin her döneminde ve toplumların her
düzeyinde, bir ölçüde var olmuştur. Zaman içinde toplumsal yapılar ve
bunlardaki egemen unsurların değişmesi ile bu duygunun yönü ve talepleri de
değişebilir, imparatorluk yaşayan bir topluluğun millî duyguları ile
bağımsızlık savaşı veren yahut millî devletini kurmuş bir milletin
milliyetçilik duygularının talepleri aynı değildir. Her millet, tarihin o
anındaki durumu ve gelecek hakkındaki tasavvurlarına göre taleplerini
yükseltir; değerlerini yeniden sıralar. İmparatorluk sahibi bir milletin, her
türlü kültürel ve etnik farklılıkları anlayışla karşılaması ve unsurlar
arasındaki ortak değerleri mesela devleti öne çıkarması doğaldır; toplumsal
denge ve devamlılık bu farklılıklar üzerine kurulur. Milli devlet içinde
toparlanan millet ise, hayatın her alanında homojenliği ve tek vücut oluşu
savunacaktır; aynı dil aynı maddi ve manevî değerler, aynı hayat biçimi, güçlü
bir toplum oluşun hem sebebi, hem ham göstergesi niteliğindedir.
Sayfa: 60
Toplumlar hiçbir zaman tam kapalı
birlikler olamadığından, yukarıda işaret edilen oluşumlar sadece o toplumun iç
dinamiklerinden değil, aynı zamanda içinde bulundukları geniş medeniyet
çevresinden yahut dünyadan etki alarak şekillenirler. Bu etkilenmenin kapsam ve
derinliği doğal olarak, zamana ve topluma göre değişik boyutlarda olur.
Milliyetçiliğin, toplumsal ve siyasi
olaylara karşı bir bakış açısı içeren düşünce birimi olarak ortaya çıkışı 19.
Yy Avrupa’sındadır. Sanayi devriminin de yaşanması ile millî yapılara doğru
şekillenmeye başlayan Avrupa’da milliyetçilik düşüncesi bir iman halinde
yayılmaya ve Avrupa dışı topluluklara da ihraç edilmeye başlandı. Milli
devletlerini kurmuş olanlar, iç bütünlüklerini ve kültürel homojenliklerini
artırmak için eğitim seferberlikleri yaptılar. İmparatorluklardaki etnik
gruplar, Avrupalı devletlerin tahrik ve yönlendirmeleriyle bağımsızlık
hareketlerine giriştiler. Diğer bazıları, tarihi birikimlerini yeniden canlandırarak
bir millet haline gelmenin mücadelesini yaptılar. Sonuç olarak, her toplum,
kendi millî şuur ve duyarlıkları çerçevesinde kendi gelişim sürecini
gerçekleştirmeye çalıştı.
Sayfa: 61
19. yy’de imparatorluk halinde
yaşayan ülkelerde, milliyetçilik, toplumsal ve siyasî sarsmaya, etnik temeller
doğrultusunda çözülmelere yol açtı. İmparatorluktaki farklı etnik gruplar,
milliyetçiliklerini, hakim güce karşı düşmanlıkla geliştirdiler.
19. yy’de Batılı devletlerin
zorlamasıyla müslim-gayrimüslim eşitliği ilan edildi. 1856’da Islahat
Fermanı’nda, siyasi haklarda da eşitlik tanınınca süreç tamamlanmış oldu.
Osmanlı imparatorluğu, geçmişinden farklı olarak, bütün tebaanın siyasî ve
idarî haklarda da eşitliğine dayalı yeni bir Osmanlı konsepti üzerine temellendirilmeye
çalışıldı. Derken, Meşruiyete geçildi; yani müslim, gayrimüslim bütün tebaanın
seçebildiği ve seçilebildiği bir yasama organı kuruldu.
Sayfa: 62
Kısım: Milliyetçilik Karşıtlığı
Avrupa ve Amerika’da milliyetçilik
kelimesi, 20. yy’nin ikinci yarısından itibaren siyasî ve toplumsal söylemden
çıkartılmaya başlanmıştır. ‘Nasyonalizm’ , Batı kültüründe giderek hatırlanmak
istenmeyen, çağrışımlarından ürkülen, antipatik bir kavrama dönüşmeye
başlamıştır. Batı’daki bu tutum, onların kendi tarihî tecrübe ve tercihlerinden
doğmuştur. Dünyanın en çok kan dökülen coğrafyasında ve dünyanın en çok kan
döken insanlarının bugün milliyetçilik karşısında yeni bakış açıları ve
duyarlıkları geliştirmeye kalkışmaları saygı duyulacak bir tutumdur. Çünkü
onlar, bütün bu kan dökücülükleri, milliyetçilikle bir şekilde
bağlantılandırmaktadırlar.
Ancak, onların aynı değerlendirmeyi
Batı dışındaki toplumlara da yansıtmaları haksızlıktır. Bu toplumların tarihî
maceraları, kültürel birikimleri farklıdır ve milliyetçiliklerinin fiilî
görünüşü de onu algılama biçimleri de pekâlâ farklı olabilir. Batılıların bu
noktaya pek dikkat etmedikleri, aynı düşünce ve davranış kalıplarını kendi
dışındakiler için de kullandıkları görülüyor.
Sayfa: 63
Bu noktada asıl can sıkıcı olan,
bizim aydınlarımızın da aynı kalıp ve kavramlarla bu tartışmalara
katılmalarıdır. Sosyal meselelere kendi gözümüzle bakıp, kendi toplumumuz için
düşünmek zorundayız. Aksi takdirde, batıdaki tartışmaların ikinci, üçüncü
dereceden tekrarcısı olmaktan kurtulamayız.
Galip Erdem’in çok çarpıcı bir
örneği vardır: Orta Çağ karanlık bir dönem, kilise zulümlerinin kol gezdiği,
insan onurunun yok olduğu vb. bir dönem. Ama diyor, bu Avrupalılar için böyle;
bizim için Orta Çağ aydınlık bir dönem; medeniyetimizin ilmin büyük hamleler
yaptığı, insan onurunun tanındığı bir zaman…
Biz milliyetçiliği, milli
kültürümüzü yaşayıp geliştirmek, kimliğimizin farkında olmak anlamında,
problemsiz yaşayıp giderken Batıdan gelen, Batı toplumlarının tarihi maceraları
içinde oluşan bir tavır ve düşünce biçimi olarak algıladık. Gökalp’in
ifadesiyle, bu içtimaî mikrobu biraz da İslam’ın hizmetinde kullanalım,
dediğimiz zaman, bu, bir savunma, kendini kurtarma ve kimliğini koruma, kendine
dönme hareketi oldu. Düşmanlık olmadı; çünkü kendimizi idrak için bir düşman
yaratmak zorunda değildik. Kendi varlıklarını idrak için bizi düşman olarak
gösteren saldırılardan korunmaya çalışıyorduk. Bu da doğaldı; çünkü biz devlet
kurucusu ve sahibiydik. Bu büyük değeri korumak, her türlü parçalanmanın önünü almak
bize, yani Türk milletine düşüyordu.
Sayfa: 64
Türkleşmek, İslamlaşmak programını
hedef olarak önümüze koyarken, başka bir millete düşmanlık telkini yoktur;
kendi kimliğini idrak ve geliştirme duyarlılığı vardır.
Milliyetçiliğin kelimesinden, çağrışımlarından
ürken Batı, onu siyasî ve toplumsal hayatının fiilî ve vazgeçilmez ilkesi
olarak yaşatmaktadır. Millî menfaatler ve toplumsal değerler Batılı
toplumlarda, özellikle de toplumsal sarsıntı anlarında en sık başvurulan
argümanlardır.
21. yüzyıla girdiğimizde dünya çok
değişmiş olduğuna ve değişmeye de devam ettiğine göre, Türk milliyetçilerinin
de, bu değişen evreni yeniden kavrayıp yorumlamaları gerekir. Ayrıca, kendi
bakış açıları ve ölçülerini de bir kere daha gözden geçirmeleri yerinde olur. Biz
buna yenilenme diyoruz; eğer bu yenilenme yapılamazsa, kitapta anlattığımız
yahut eğitimini vermeye çalıştığımız milliyetçilik, toplumsal tabanını yitirir;
giderek, etkisini yitirmiş bir söz yığını olmaya yüz tutar. Topluma verecek
heyecanı, dinamizmi kalmadıktan sonra yani duygu olarak gücünü yitirdikten
sonra, fikir anlamsızlaşır.
Sayfa: 65
Dikkat edilmelidir ki değişme bir
gaye değildir; esasen, bu oluşumun adı da ‘değişim’ değil ‘yenilenmedir’.
Değişmeyen kültür yahut hayat, donuklaşır, katılaşır, yaratıcılığını kaybeder
ve ölür. Yenilenme şeklinde olmayan, başıbozuk bir değişme de, kültürü yani
hayatı ne idüğü belirsiz bir hale koyar ve sonunun ne olacağı da kestirilemez.
Yeniden milliyetçiliğe dönersek,
ilkelerimizde hemen hiçbir değişmeye ihtiyaç duymadığımızı, sadece onları
yeniden idrak ve hayata egemen kılmak zorunda olduğumuzu, belki de biraz
hayretle göreceğiz. Sonuçta, milliyetçilik toplumsal ve siyasî meselelere karşı
bir duruş biçimidir.
Kısım: Küreselleşme ve Tedbirler
Bu süreçte millî kültürler
yıpratılmakta, millî kimlikler zayıflatılarak alt kültür ve kimlikler
parçalanma tehdidi altındadır. Küreselleşmenin getirdiği yahut dayatmaya
çalıştığı yeni olgu, en kısa ifadesiyle budur.
90 yıl önceki Türkçülerin sunduğu programa bakalım:
1.Büyük Türk
Birliği. Türkçülere göre, ileride doğacak bir beyazlar ve sarılar dünyası
arasında büyük bir Türk dünyası ortaya çıkacak ve bu dünya içinde Osmanlı, öncü
rolü üstlenecektir.
Sayfa: 66
Küreselleşme karşısında yahut
içinde, bugün de aynı şuur içinde olmamız ve Türkiye Cumhuriyeti’nin aynı
işlevi yüklenmesi gerektiğini bilmemiz ve buna göre hazırlanmamız gerekir.
2. Türk
Tarihi ve Kültürü. Türk tarih ve kültürü, Türkistan’daki kaynaklarından
itibaren çok iyi incelenmeli, tarihi ve kültürel değerlerimiz ortaya
konulmalıdır. ‘Kafkasya’da, Volga kıyılarında, Türkistan’da, İran’da ve diğer
bütün Türk illerindeki Türkler arasında şimdilik bir tarih, dil ve kültür
beraberliği olduğu kanaati, milli vicdanlarda şuurlanmalıdır.
Küreselleşmenin parçalayıcı etkileri
karşısında biz, böyle bir bütünleşmenin şuur ve gayreti içinde olursak, milli
varlığımızı daha diri ve etkili kılabiliriz. Dikkat edilmelidir ki, bu
bütünleşme şuuru, küreselleşmeden kaçış değil, küreselleşme süreci içinde daha
güçlü, diri ve etkili olabilmenin yoludur.
3. Türk
Dili. Türkçüler, Türk dilinde sadeleşmenin, ancak Türkçenin malı olmuş
kelimelerin korunması, dil değiştirmelerinin bir kültür tahrip aracı olarak
kullanılmaması gerektiğini savunuyorlardı.
4.İslam
Beynelmileliyeti. Türkçülere göre, “Türklerin milliyeti Türklük,
beynelmileliyeti İslamlıktır.” Gökalp şöyle yazar: “Bence Türkçülerin bir
beynelmilel programları da olmalı ve başlıca esaslar da şunlar bulunmalıdır:
a. Bütün
İslam dünyasında ortak olan elifbayı korumak.
b. Bütün İslam
dünyasının ilmî ıstılahlarını ortak hale getirmek.
c. Bütün
İslam milletleri arasında ortak bir terbiyenin kurulabilmesi için kongreler
düzenlemek.
d. Bütün
İslam milletlerinin, Hicreti esas alacakları ortak bir takvim düzenlemek.
e. Bütün
İslam toplumları arasındaki cemaat ilişkilerini sürekli hale getirmek.
f. İslam
beynelmileliyetinin simgesi olan Hilal’in, kutsallığını devam ettirmek.
5.
Muasırlaşmak: Ziya Gökalp’e göre, “Bugün bizim için muasırlaşmak demek,
Avrupalılar gibi dretnotlar, otomobiller, tayyareler yapıp kullanabilmektir;
muasırlaşmak, şekilce ve maişetçe(yaşama/geçinme biçimi) Avrupalılara benzemek
değildir. Ne zaman malûmat ve masnuat(bilgi ve sanat eserleri) iktibas ve
iştirası için Avrupalılara ihtiyaçtan müstağni olduğumuzu görürsek, o zaman
muasırlaşmış olduğumuzu anlarız. Asriyet ihtiyacı bize Avrupa’dan yalnız ilmî
ve amelî aletlerin ve tekniğin alınmasını emrediyor. Avrupa’da dinden ve
milliyetten doğan, binaenaleyh bizde bu menbalardan aranması lazım gelen bir
takım manevi ihtiyaçlarımız vardır ki, bunları da aletler ve teknik gibi
Garbtan almamız iktiza etmez.
Sayfa: 68
6. Milli
İktisat. Türkiye, bir süredir Avrupalı maliyecilerin eline düştü; onlar da
Türkiye’yi soydular, rahat yaşayan köylümüz şimdi sefalet içindedir. “Buna karşı
çare, yalnız millî istihsal ve servet yolları bulmaktır.”
Millî üretimi artırmak, millî
sermayeyi güçlendirmek. Küreselleşme denilen olayın, sermayenin hareketlenmesi
ile başladığı ve büyük sermaye tarafından şekillendirilip, ideolojisinin
yapılmak istendiği ifade edilmektedir. Bu oluşun, doğrudan ve dolaylı tesirleri
karşısında üretimi artırmak ve millî sermayeyi güçlendirmekten başka kalıcı bir
çare, gerçekten de bulunamamıştır.
7. Millî
Edebiyat. Milli edebiyatı halka yöneltmek, halk yaratıcılığının verimlerini
edebiyata sokmak ve Avrupaî yahut Farsî duyarlıkları atıp, edebiyata Türk
duyarlıklarını yerleştirmek.
Küreselleşmenin, Türk
milliyetçilerinin temel duyarlıklarını tehdit eden mevcut ve muhtemel
gelişmeleri, milli kültürün kimliğini kaybedip evrenselleşmesi, silikleşmesi.
Millî kültür derken, doğal olarak hayatın her alanındaki tezahürlerini
kastediyoruz.
Sayfa: 69
Türk milliyetçilerinin yüzyıl önce
söyledikleri ve yüzyıldan beri hayatın çeşitli alanlarında söylemeye devam
ettikleri bu programları söylemek değil, hayata geçirmek, bu ilkelere göre
milli hayatımızı kurmak gerekmektedir.
Alınan kültürle Türk toplumu/kültürü
arasındaki coğrafi ve toplumsal/kültürel uzaklık, empoze edilmeye çalışılan
unsurun işlev ve anlamını daha çok kaybetmesine yol açıyor. Çünkü o unsuru
kavrayıp yorumlamakta ve kendi bünyemiz içindeki yerini belirlemekte zorluk
çekiyoruz. Bu da, taklit düzeyinde kalmamıza, kendi kültürümüzü yaratıcı bir
düzeye taşıyamamıza ve millî renklerin kaybolmasına yol açmaktadır.
Sayfa: 70
Milliyetçilik, millî kültürlerin,
dünya medeniyetine katkılarda bulunacağı, ona kaynaklık edeceği ve onu tek
düzelikten kurtarıp renklendireceği anlayışına dayanır; işin sosyolojik tabiatı
da budur. Millî kültürlerin, yaratıcılığını kaybetmiş, müzelik ve folklorik
değerler haline dönüşmesi, sonuçta insanlığın her türlü renk ve üslûbunu
kaybetmiş bir makine hayatına mahkûm edilmesi anlamına gelir. Bu, medeniyetin
kaynaklarının kurutulması demektir.
Batı medeniyetinin bu gelişmelerinin
sonsuza kadar devam edeceği yolunda, sanki de bir kabul var gibidir. Bu ne
derece doğrudur?
Bu ve benzeri noktalarda millî
kültürlerin, hele Türk kültürünün söyleyebileceği çok şeyleri olabilecektir.
Türk milliyetçileri, onu tarihî köklerinden koparmadan canlı tutmaya ve yeni
bir yaratıcılığa götürmenin gayretini sürdürürken, bütün insanlığa yapabileceği
sunuşların da varlığından haberdardır.
Sayfa: 71
Dünya değişiyor; bu değişmeleri
yeniden yorumlamalıyız. Bunu yaparken, milliyetçiliğimizi de yeniden
sorgulamalıyız. Ama bilmeliyiz ki, milliyetçiliğimizin temel duruşu, kıblesi ve
temel değerleri kalıcıdır; hatta bunlara dayalı tekliflerimiz bile çok uzun
sürelidir. Öyleyse, asıl değerlendirilmesi gereken şey, bu temel değer ve bakış
açılarına dayanarak dünyadaki yeni gelişmeleri değerlendirmektir.
Kısım: Fert ve Küreselleşme
Küreselleşme olgusunun öne çıkardığı
bir diğer gelişme de, kişisel hak ve özgürlüklerle, bireyciliğin daha çok
vurgulanmasıdır.
Burada sorun, bireyin kendi kimlik
ve kişiliğini serbestçe ve en güzel biçimde gerçekleştirebilmesinin toplumsal
ortamına sahip olabilmesidir. İnsan, bir toplum içinde var olduğuna ve
kişiliğini de burada geliştirmek zorunda olduğuna ve doğal olan da bu olduğuna
göre, bu toplum içinde sosyalleşirken hem kimliğini hem de kişiliğini
oluşturuyor demektir. Kişinin doğal ortamı, içine doğduğu ve içinde yaşadığı
toplum olduğuna göre, kişinin gelişme ve yaratıcılığına en uygun çevre de
burasıdır. Burada edinilen kültürel kodların, ölçülerin kişinin gelişmesi,
özgürleşmesi için engeller oluşturduğu iddiaları ileri sürülebilmektedir. Bu,
tehlikeli bir yanlıştır.
Tehlikesi, bireyi her türlü
toplumsal, dini, ahlaki, insani bağlarından koparmaya dönük olmasıdır. Bütün bu
bağlar koparılırsa, insan özgür olur, anlayışı telkin edilmeye çalışılmaktadır.
Sayfa: 72
İpini koparmış başıboşluğun bir de değer üretebileceğini,
bunun insani bir durum ve özgürlük olduğunu iyi niyetle söylemek mümkün
değildir. Bireyin, “sosyalleşirken kimlik ve kişiliğini bulduğunu
geliştirdiğini” söyledik. Bu sürecin temelinde inanç vardır; bireyin kişiliğini
oluşturduğu değerler, sahip çıktığı ölçüler, edindiği kotların hepsi, kişinin
onlara olan inancına dayanır. Fert, içinde yaşadığı toplumun kültürüne inanır;
her düzeyde ve her alandaki eğitim ona bu inancı verir. Bu inancın verdiği
güven ve rahatlık içinde birey kişiliğini serbestçe oluşturur ve yaratıcılığına
kavuşur. Eğer, bireyin içinde yetiştiği eğitim ve ortam ona bu inancı
kazandıramıyorsa, kişi toplumun değer ve ölçülerine inanmıyorsa, o zaman
çevreyi bütünüyle bir baskı alanı olarak algılar, inançla temellendirilmeyen
eğitimin sunduğu değer ve ölçüler, bireye birer dayatma gibi gelir. Böyle bir
ortamda insan kendisini özgür hissedemez, güvende ve huzurlu hissedemez; sonuç
olarak da kişiliğini serbestçe geliştirip, yaratıcılığa kavuşamaz.
Sağlıklı, doğru bir eğitim;
bireyleri milli kültürün değer ve ölçülerine inandıran ve bu zemin üzerinden
özgürlüğün yolunu açan bir eğitim. Eğer, eğitim bunu yapamıyor, sırf bilgi
aktarmayı hedefliyor, kişilik oluşumunu başıbozukluğa bırakıyorsa, yabancı
kültürlerin olumsuz tesirlerine zemin hazırlıyor, milli toplumu çözülmeye
hazırlıyor demektir.
Sayfa: 73
Küreselleşme gelişmeleri bireyciliği
ve özgürlükleri toplumu tahrip edici, milli kültürden sapıcı yönlerde
kullanmaya çalışıyorsa, tekrar edelim ki, yeni ilkeler, yeni yorumlar aramamıza
gerek yoktur; ancak sahip olduklarımızı uygulamada gerçekleştirmeye şiddetle
ihtiyacımız vardır.
Özgürlük inançtadır; inanmaktır.
Eğer bireyin sosyalleşmesi tam bir inanç içinde gerçekleşiyor, kişi çevresine,
milli kültürüne, ölçülerine, kurallarına inanarak kişiliğini bunlarla
gerçekleştiriyorsa, ilkeler, ölçüler, kurallar ne kadar çok olursa olsun, birey
için kısıtlayıcı, özgürlüğünü sınırlayıcı olmaz; onun kişilik gelişmesini
hızlandıran yataklar oluşturur.
Eğer bu
kültür, temellendiği, inanç olmadan, sadece bilgi düzeyinde, harici
yaptırımlarla kişiye mal edilmeye çalışılırsa, kişilik gelişmesi zora girer,
birey kendini güvensiz ve hürriyetsiz hisseder. İçinde yaşadığı kültürü,
teneffüs ettiği hava gibi ağırlıksız, rahat ve hayat verici kılan, kişinin ona
olan inancıdır. Kuralsız, ilkesiz ne toplum olur, ne insan.
Küreselleşmenin bireyi ve
özgürlükleri öne çıkarması, milli kültür ve kimliğe dayalı bir milliyetçiliğe
ters düşmek bir yana, onun varlığını daha da zorunlu kılar. Çünkü birey
kişiliğini ve özgürlüğünü ancak, milli kültürün iyi ve doğru bir eğitimini
almakla kazanabilir.
Sayfa: 74
Kısım: Demokrasi ve Milli Kültür
Demokratik hayatın başarısı açısından
da bir millet kimliğine/kültürüne ihtiyaç vardır. Toplumun bir milli kültüre
yani ortak değerler, ilke ve tutumlara sahip olması, ortak karar ve çözümlere
ulaşmakta demokratik gelişmelere uygun zemin hazırlar. Ancak böyle bir zemin
üzerinde, sivil toplum kuruluşları dediğimiz ortak çıkar ve inanç yahut
teşkilatlanmalarının kolay, etkili ve olumlu çalışmaları gelişebilir.
İman, anlayış ve davranış bakımından
tamamen farklı, ortak bir toplum tabanından mahrum olan tek tek bireylerin
oluşturduğu bir toplulukta demokratik gelişmelerin sağlıklı olacağını düşünmek
yanıltıcı olur.
Demokrasinin sağlıklı gelişmesi ve
insanların kendilerini baskı altında hissetmemesi için, yönetenlerle
yönetilenlerin aynı kültür ve değerleri paylaşması son derece önemli bir
altyapı oluşturur. Hukuka bağlılık ve hukukun üstünlüğü kurumlarının yasal
düzenlemelerle kurulması yeterli değildir; aynı zamanda, halkın buna inanması
gerekir. Halk bu yasal yapıya inandığı sürece kendini güvende ve özgür
hissedecektir. Bu inancı sağlayacak temel faktör de yöneticilerin halk ile aynı
iman, kültür ve değerleri taşıyor olmasıdır. Her şeyin harici kurallar ve maddi
yaptırımlara dayandığı mekanik bir yapı, insanlığın mutluluğu için uygun ortam
değildir.
Sayfa: 75
Bir kültür bütünlüğünü
gerçekleştirmek yerine, hiçbir ilmî temele dayanmadan, kimi zaman soya, kimi
zaman dine yahut mezhebe, kimi zaman sadece coğrafyaya dayanarak milli toplumu
parçalara bölmek ve bunların her birine etnik grup adını takıp bunları siyasal
alanın aktörleri haline getirmeye çalışmak, hiçbir ciddi çalışmayı
gerektirmeyecek ölçüde açık bir bölücülük, demokrasiyi ve milli varlığı
çökertme gayretidir. Türk milliyetçileri ve Türk devletinin sorumluluğunu
yüklenmiş olanlar, günün rüzgârına kolayca kapılmamalı, milli yapıların
parçalanmasının küreselleşme olgusunun doğal ve zorunlu sonucu olmadığını,
olması gerekeni de olmadığını bilmelidirler. Bize düşen görev, bizim toplumumuz
için ve bizim geleceğimiz açısından, bizim milletimiz üzerine düşünmektir. Her
toplumun tarihî gelişmesi, millî kültür süreci farklıdır; bu yüzden yapısal
konumu ve sorunları da farklıdır. Bütün bu gerçekler karşısında, kendimiz için,
kendi geleceğimiz üzerine ve kendi kafamızla düşünmek zorunda olduğumuzu,
aktarma görüş ve fikirlerle kendimizi aldatmamamız gerektiğini de vurgulamış olalım.
Sayfa: 76
Kısım: Milliyetçilik ve Halkçılık
Milli kültürü en çok halk koruduğu,
devam ettirdiği için, milliyetçilik halkçılıktan ayrılamaz. Eğitim
farklılığından doğan -azlık-çokluk farkı- kültür ayrılıkları bütün ülkelerde
vardır; bunlar, çok ve iyi eğitim görmüşler arasındaki farklardır ve bir
istikamet yahut mahiyet farkı oluşturmazlar. Bizdeki zihniyet; yani temelde
iman ve istikamet farkıdır.
Sayfa: 77
Necip Fazıl’ın ifadesiyle “Türk’ün
ruh köküne bağlı” olan damarın canlılığını koruduğunu, yabancılaşan okumuş ve
ona katılan halk kesimlerininse, çeşitli adlar altında bölünmelere uğrayarak,
üslûp ve biçim değiştirerek yabancılaşmaya devam ettiğini düşünüyoruz.
Cumhuriyet döneminde, ekonomik
kıymetler için kalın ve yüksek gümrük duvarları örülürken, kültürümüzün manevî
kıymetleri açısından tam bir açık Pazar yaşanmış, devlet eliyle yabancı
zihniyet ve değerler toplumun her kesimine kabul ettirilmeye çalışılmıştır.
Sayfa: 78
Bugün, “Türk’ün ruh köküne bağlı” ve
hâlâ canlı olan Türk halkı, Türkistan’dan Çin’e Rusya’dan Habeşistan’a kadar
dünyanın dört bucağında, en yüksek Türk ülkülerinin ateşini yakmak için temeller
atarken, yabancılaşan kesimler, her biri bir başka ad altında ve elleri
birbirinin boğazında, başka kültürlerin, başka anlayışların ‘yeniçerileri’
olarak kavga etmektedirler.
Galip Erdem’i anarak, bir kere daha
söyleyelim ki, büyüme istidadı olan milletler rüya görürler; sadece ‘hayvanlar’
rüya görmezler. Prof. Osman Turan’ın, teorik ve tarihî boyutlarını anlattığı
Türk cihan hâkimiyeti ülküsünü, yüreğimizdeki kandili yakmadan göremeyiz.
Sayfa: 79
Türk milliyetçilerine düşen görev,
Türk milletinin her ferdini kendi alanındaki sorumluluğunu yüklenmeye, tarih
şuurunu yeniden kazanmaya, varlığının heyecanını yeniden dünyaya çağırmaktır.
Türk tarihinin büyüklükleri kolay kurulmadığı gibi, Türk milletinin geleceği de
kolay ve haplaşmış formüllerle kurulmayacaktır. Kendinizden başlayın; işin
zorluğunu da milletin geleceğini de görecek ve kendinizde o gücü bulacaksınız.
Kısım: Türk Milliyetçiliği ve Devlet
Türk milliyetçileri, devletin üstün
bir toplumsal değer olduğunu vurgulamaya devam edeceklerdir. Prof. Bahattin
Ögel, Prof. İbrahim Kafesoğlu gibi tarihçi Türk milliyetçileri, Türk kültürünün
oluşmasında devletin önemli yerini vurgulamışlardır. Prof. Erol Güngör, sağlam
bir siyasi teşkilatlanmayı, bağımsız bir Türk kültürünün zorunlu unsuru olarak
görmüştür. Bugün, devletin bu değeri azalmamıştır.
Sayfa: 80
Küreselleşme propagandaları içinde,
eski Marksist kesimlerde ortaya çıkan yeni millici duyarlıklar da dikkat
çekicidir. Küreselleşmeyi gerek kültürel bir olgu, gerekse ideolojik bir
dayatma olarak sömürgeciliğin yeni bir aşaması şeklinde gören bu çevreler, bu
yayılmacılığın karşısında ancak milli devletler ve güçlü millî yapılarla durulabileceğini
söylemektedirler. Küreselleşme gelişmeleri, bütün toplumsal ve siyasal
engelleri ortadan kaldırarak dünyayı, sorunuz bir pazar ve sömürü alanı haline
getirmek istemektedir.
Sermaye, devlet ve millî toplumlar dışındaki bütün yapıları
kolayca parçalamaktadır. Bu durumda, emekçi kesimler için, en kudretli
toplumsal örgütlenme olan millî devlete dayanmak ve onun desteğinde
uluslararası sermayeyle mücadele etmekten başka çare kalmamıştır. Millî devleti savunmak, ona varlık kazandıran
millî toplumu, millî toplumun bütünlüğünü savunmayı zorunlu kılar.
Sayfa: 81
En kolay aldatılıp,
yönlendirilebilecek yahut bir darbede yıkılabilecek olan toplum da, bu anlamda
atomize olmuş, kendi çıkarları üstüne kapanmış insanlardan oluşan yığınlardır.
Küreselleşme, toplumların millî birlik şuurunu, maddî- manevi her yönden
yaralamaya çalışırken, bir yandan alt kültür gruplarını öne çıkarmaya, öte
yandan da bireycilik adı altında, yukarıda işaret ettiğimiz anlamda, kişiyi
kendi günlük çıkarlarının kölesi haline getirmeye uğraşmaktadır. Kişi, hak ve
özgürlükleri adı altında koparılan fırtınaların, insan kişiliğine saygıdan mı,
yoksa millî bütünlükleri parçalama maksadından mı kaynaklandığını
değerlendirmek çok zor olmaktadır.
Sayfa: 82
Kısım: Türk Dünyası ve Türk Milliyetçiliği
Türk Dünyası duyarlığı, Türk
milliyetçiliği fikrinin doğuş yıllarından itibaren vardır. O yıllarda temel
değer Osmanlı Devletiydi. Yapılan tartışmalar bu devletin nasıl
kurtarılabileceği üzerineydi.
Cumhuriyetin başlangıç yıllarında,
Anadolu’yu da kaybetme korkuları yaşayan bir nesil için, Türk Dünyası fikri
doğal olarak arka plana geçmiştir. Buna, Cumhuriyetin Batılılaşma gayretlerini
Marksist bir çizgiye yönlendirmeye çalışan kesimlerin etkileri de eklenince,
Türk Dünyası fikri unutulmaya, hatta ezilmeye çalışılmıştır; çünkü bu fikir;
Sovyetlere zarar verecek bir şuur uyanıklığıdır.
Sayfa: 83
Sovyetlerin dağılmasıyla ortaya
çıkan Türk Dünyası, Timur rönesansından beri hiçbir medeniyet hamlesi
gösterememiş, siyasi birliğini kaybetmiş, sürekli ve her alanda parçalanma
yaşayan topluluklardan ibarettir. Bu topluluklar, seksen yıllık bir komünist
siyasî yapı ve eğitimin cenderesinden geçmişlerdir. Yani en az 3 nesil, tarih
ve kültür şuurları törpülenerek, dinsizlik ortamında yetiştirilmiştir.
Koca bir dünyanın önlerine
açıldığını, bu dünya üzerinde çalışarak Türklüğe büyük bir gelecek
hazırlanabileceğini, asıl ülkücülüğün şimdi başladığını, yükün altına girmek
gerektiğini düşünememiş, daha çok da göz kestirememişlerdir. Bunlar bilgisi ve
imanı kıt olanlardır.
Bilememişlerdir ki, Türkçülüğün
programı, pişmiş bir aş değildir; tarih gerçeklerine dayanan, ancak,
kazanılması gereken bir gelecektir. Bunun için de yürek ister, güç ister, akıl
ister.
Sayfa: 84
Tekrar edelim ki, Türk
milliyetçileri genellikle hep doğruyu görmüş ve doğruyu söylemişlerdir. Dünyayı
her an yeniden görüp değerlendirmek, “her dem taze” kalabilmek, ihtiyaçları
bilmekten çok, bildiklerini yapabilmekledir.
Kısım: Din ve Tarih Şuuru
Çağdaş gelişmelerin önemli bir
görünümü, insan ve toplumu kendi derinliklerinden koparıp, genişliğine
tesirlere tamamen açık kılmasıdır. Bu durumun insan teki üzerindeki etkisi,
sahip olmak duygusunun sürekli kamçılanması ve artık unutulmaya yüz tutmuş bir
kavram olan ‘kanaatkârlık’ duygusunu yitirmesi şeklinde görülmektedir. Üzerinde
fazla duramayacağımız bu gelişme, bireyi nevrotik davranışlara, sonuçta
mutsuzluğa sürüklemektedir. Dünyamız tatminsiz yığınlar kampına dönmektedir.
Toplumların büyük kesimleri, çok
düşük hayat düzeylerinde çırpınırken, çeşitli yayın organları ve reklamlar,
dünyanın bin bir çeşit imkânlarını göstererek onları kışkırtmaktadır.
Sayfa: 85
Bizim kültürümüzün kilit
kavramlarından biri de kanaatkârlıktır. Kanaatkârlık az kazanmak değil,
kazanabildiği ile yetinebilmek, mutlu olabilmektir. Bu kültürde kişiliğini
bulan insan, aynı zamanda, mutluluğun bir iç oluşum olduğunu bilen ve dışarıdan
gelecek olumsuz etkilere karşı kendini koruyabilen bir iman ve zihniyet
yapısına sahip demektir. İnanan, çalışan, şükreden, sabreden, tevekkül eden
yani hayattan korkmadan dosdoğru yaşamaya uğraşan bir bütünlük içinde, insan
davranışlarındaki sapmalar en aza iner.
Batı kültürü de, kendi ölçüleri
içinde, insanın yaşadığı bu sapmaların farkındadır, insanların ‘olmak’ı terk
edip, bütünüyle ‘sahip olmak’la kendilerini gerçekleştirme ve mutlu olma
gayretleri onu nevrotik insan yapmakta, gayri ahlâkî yollara düşürmekte ve
mutsuz etmektedir.
Sonuçta, dünyanın bütün
güzellikleri, en büyük ayartıcılıklarla evinin içinde sergilenen insan, fiilî
çaresizliği içinde kıvranmaktadır. Eğer iman ve zihniyetin ona kazandırdığı çok
güçlü bir kişiliği yoksa, insan kendi güncel menfaatlerine kapanmakta; yani,
olağanüstü bencilleşmekte ve davranış sapmalarına uğramaktadır.
Sayfa: 86
İnsan cinsinin bu ebedî meselesine,
mutlak olan Allah’a imandan, O’na sığınıp, O’ndan yardım dilemekten başka çare
yoktur, insanın iman meselesi, bütün dinleri aşan bir varlık sorunudur. Türk
milliyetçilerinin Allah’a imanda ileri seviyelerde olmaları ve bunu toplum
önünde savunmaları gerektiğini düşünüyorum. Ziya Gökalp, fevkalade derin bir
kişisel bir imana sahip olduğu halde, İslamlaşmanın toplumsal/kültürel boyutunu
dile getirmiştir. Ondan sonraki Türk milliyetçilerinin de çok büyük bir kesimi,
temiz ve sağlam imanlı insanlar oldukları halde, bunu bir milliyetçilik ilkesi
olarak ortaya koymamışlardır.
Bugün bir iman hamlesini bireysel ve
toplumsal düzeyde yapmaya, Türk toplumunun da, Türk insanının da, insanlığın da
ihtiyacı vardır. Çünkü dünya gittikçe dünyevileşiyor yahut şeytanileşiyor;
birey olarak ayakta kalabilmek, yıkılmamak ve toplum olarak Türk kalabilmek
için bu imana ihtiyacımız vardır. Bireysel olarak, kişiliğimizi oluştururken,
millî kültürümüzün büyük birikiminden yararlanmak, önümüzü aydınlatacak,
yüreğimizi güçlendirecek bir imkândır.
Sözünü ettiğim iman hamlesini,
günlük kullanışıyla siyasal İslam düzeyine çekmek, kişisel sorumluluklardan
kaçanların, bilerek yahut bilmeyerek uğradıkları tehlikeli bir sapmadır.
Sayfa: 87
Küreselleşme gelişmelerinin toplum
çapındaki bir yansıması, toplumun kendi tarihî tecrübelerinden yani millî
kültüründen koparak, yabancı kültürlere açık hale gelmesidir, iletişim hızı ve
imkânları, yatay kültürel etkileşimi son haddine vardırmıştır.
Ancak, dikey yani millî kültür
birikiminden gelen etkiler gün geçtikçe zayıflamaktadır. Yaşadığımız hızlı
şehirleşme, sokak ve yayın dünyası ailenin vermesi gereken asgari birikimi de
yok etmektedir. Yani, geçmiş nesillerimizin birikimi yeni nesillere aktarılamamaktadır.
Geriye tek imkân olarak örgün eğitim kurumları kalmaktadır.
İlköğretim süreci, aynı zamanda
çocuğun toplumsallaşma sürecidir. Çocuk, kişilik ve kimliğini kazanırken, ona
millî kültürün kavrayış ve davranış biçimleri, ilke ve ölçüleri kazandırılmalıdır.
Gökalp de, ilköğretimde çocuklara, iyi vatandaş olarak yetişmeleri için eğitim
verilmesi gerektiğini, nesnel ve ilmî bilgilerin daha sonraki yıllarda
verilebileceğini söyler ve buna ‘millî terbiye’ der.
Ben Türk’üm diyen bir Türk insanı,
mensubiyetinin 4 bin yıllık birikimini arkasında hissedebilmelidir.
Sayfa:88
Süreklilik duygusunu kaybeden bir
toplumun, uzak bir geleceğe bakabilme şansı çok azdır. Ferdin bencilleşmesi
gibi, toplumun da ufku kararır; günlük çekişmeler içinde geleceğini kaybeder.
Bu şuur, aynı zamanda ve edebiyat, musiki, mimarî, hukuk, iktisat gibi hayatın
her alanındaki yaratılışlarında kendi birikiminden yararlanmayı; böylece, milli
üslûbu devam ettirmeyi sağlar.
Sayfa: 89
Bölüm: İnsan, Evrim ve
Devir Üzerine
Darwin, son derece dikkatli, titiz
ve açık görüşlü bir ilim adamıymış; çalışmalarında temellendiremediği,
fenomenlerle gösteremediği hiçbir şeyi ileri sürmemiş.
Biyografisini yazanlar, alçak
gönüllü bir insan olduğunu ve büyüklüğünün pek farkında olmadığını söylüyorlar.
Çalışmalarını 1859 yılında, dostlarının ısrarı üzerine Türlerin Kökeni adı
altında yayınlamış.
Sayfa: 90
Darwin bu eserinde, organik
yapılardaki farklılaşmaları, türlerin ortaya çıkışını araştırıyor ve doğal
seçilme yoluyla, güçlü olanın hayatta kalması esasına dayanan evrim kuramını
açıklıyor.
Sayfa: 92
Ancak unutmamak gerekir ki,
Darwin’inki bir kuramdı ve kendi çerçevesinde kalmak kaydıyla, birçok organik
olguyu açıklamakta yararlı oluyordu; faka ispat edilmiş, ilmî kesinlik kazanmış
bir gerçek değildi.
Sayfa: 93
Üxküll’ün yaptığı çalışmalar,
hayvanların her türlü obje ile ilgi kuramadığını, ancak kendisi için gerekli
olgulara açık olduğunu ortaya koydu. Mesela, gece kelebeğinin yanında top atsan
duymaz; ama onun düşmanı olan yarasanın çıkardığı ‘pip’ sesini duyar ve hemen
kaçar. Bu tespitler, her hayvan tekinin kendi türüne has bir çevresi olduğunu
ortaya koyuyor. O hayvan, ancak o çevredeki olgularla temas kurabilir; yani
ancak o çevre içinde yaşayabilir. Hayvanlar çevreleri ile bağımlıdır; insan ise
dünyaya açıktır yani her şart altında çevresini kendisi kurabilir, yaşayabilir.
Sayfa: 94
İnsanın biricikliğini, hayvanla
arasında derece değil mahiyet farkı olduğunu savunan Max Scheler, insanı iki
varlık alanına ayırır: Psikovital ve Geist; ve mahiyet farkını geist alanında
görür. Geist alanı tamamen insana özgü olup, biyoloji, hatta psikoloji ilminin
de dışındadır; kavranamaz. Sadece işaretle yetindiğimiz bu ele alış, İslam
kültüründeki hayvanî ruh, insanî ayrımını çağrıştırmakta, bir açıdan da,
insanı, beden, nefs, ruh, sır, hâfi, nefha diye yedi mertebede ele alan tasavvufî
tavrı düşündürmektedir. Sonuçta bütün yaklaşımlar, insanı, ‘özel’ bir varlık ve
diğerlerinden farklı bir mahiyet olarak ele almaktadır. Scheler’in geist olarak
isimlendirdiği, bizim kültürümüzde ruh dediğimiz, Allah’ın insana verdiği ilahî
neftadır. Onun ruh diye isimlendirip psikovital alanla ilişkilendirdiği,
kültürümüzde hayvani ruh olarak isimlendirilir.
Sayfa: 95
Bu noktanın, ancak ilahî beyan ve
ilkelerle açıklanabilen diğer bir özelliği, tamamen kişisel ve tarihî tekâmüle
kapalı olmasıdır. İnsanlığın genel bir kültürel gelişme sağladığı, toplumsal
şartların değişmesi ile ahlâkî kişilik ve davranışlarda da seviye değişmeleri
olduğu kabul edilse bile, bunlar olgunun ilkesini, yani insanî tekâmülün
kişisel olduğu gerçeğini değiştirmez. Cesaret, fedakârlık, sevgi,
iyilikseverlik, sabır, şefkat gibi ruhu yücelten, varlığımızı insanlaştıran
bütün değerleri, her insan ve sadece kendisi için kazanmak zorundadır. Alây-ı
illiyin’den esfel-i safilîn’e kadar olağanüstü geniş bir potansiyel imkânın her
basamağı, kişinin kendi gayreti ile ve kendisi için kazanılır. Bu durum ancak,
ilahî tebliğin insanlar için söz konusu ettiği ‘imtihan’ fikri ile
temellendirilir.
Dinler genellikle, insanın biricik
olduğunu, hayvanla arasında varlık farkı bulunduğunu kabul etmek eğilimindedirler.
Sayfa: 96
Allah’ı, sınırsız kudret sahibi,
“Ol” deyince olduran Mutlak Varlık olarak tanıyanlar için, bu çalışmalar
yaratılışın hikmetlerini öğrenmek yolundaki değerli gayretlerdir. Bunlar
bilindikçe, varlığın değişik alanlardaki açılışları keşfedildikçe, ilimler
gelişip derinleştikçe, sezmenin imkânları artar. İnançlı zihinler, her türlü
ilmî çalışmaların ortaya koyacağı sonuçlar ne olursa olsun, bundan rahatsız
olmazlar. Çünkü Allah mutlak güç sahibidir ve O’nun oldurması, bizim kavrayış
yahut zihnî alışkanlıklarımızla sınırlandırılamaz.
Bizim Kitabımıza göre de, insan
diğer varlıklara üstün kılınmış ve ona ilahî ruhtan verilmiştir.
Sayfa: 97
Tasavvufî İslam düşüncesine göre
bütün varlık canlıdır; Allah’ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği bir
aynadır. Ancak insan bütün ilahî isimlerin mazharı olduğu halde, diğer varlık
alanlarında ilahî isim ve sıfatların sadece bir veya birkaçı birlikte tezahür
ederler.
Öğrenme kabiliyeti, zekâ, hafıza
gibi niteliklerin bazılarının bir kısım hayvanlarda belirli ölçülerde bulunması
yahut öyle yorumlanması, insanla hayvanı aynı gelişme çizgisine sokmak için
yeterli midir? Sahip olduklarını düşündüğümüz yetilerin sınırlarını aşamazlar.
Ayrıca, insanla hayvandaki benzer kabiliyetler karşılaştırıldığında aradaki
fark, sınırsız denecek kadar büyüktür.
“Allah insanı kendi suretinde
yarattı” beyanı da, onda bütün ilahî isimler görünür, anlamında yorumlanır.
İnsanın halife oluşu da, bu bütünlüğe işaret eder ve bunu gerektirir. Milli
kültürümüzde insanın halife oluşu da, bu bütünlüğe işaret eder v bunu
gerektirir. Millî kültürümüzde insanın “küçük kâinat” olarak isimlendirilmesi
de, bu yüzden ve bu anlamdadır. Varlığın bütününde görünen isim ve sıfatların
toplamı “insan” tekinde vardır; onun için insan küçük kâinattır.
Onun apayrılığı emaneti
yüklenmesinden, ‘halife’ olmasından ötürüdür. Dağların, taşların yüklenmekten
çekindiği emaneti yüklenmiştir insan…
Sayfa: 98
Allah’ın halifesi, irade ve
sorumluluk sahibi bir varlık olarak insan, diğer bütününden farklı ve üstün
kılınmış, Allah’ı bilmek ve O’na kulluk etmekle görevlendirilmiştir. Diğer
bütün varlık, isteyerek yahut istemeyerek O’nun emrine ram olmuşlarken insan,
boyun eğmemek imkânına sahiptir; yani insan “hayır” diyebilen varlıktır. İtaat
edecekse, kendi seçimi ile kul olacaktır. Bütün varlık Allah’ı zikir ve tesbih
eder; insan, isterse eder.
O’nun yaratışı, bizim idrakimize
göre üç zamanın birlikte olduğu, -eskilerin tabiriyle- bir ân-ı vâhid’de
olmuştur. Yani, bütün varlık yaratılmıştır-yaratılıyor-yaratılacaktır. Mutlak
varlıktan sınırlı ve zamanlı oluşa geçiş olgusu, insan idraki için hep bir
bilmece olarak kalmaya devam edecektir. Çünkü biz insanlar, üç zamanı birlikte
kavrayamayız; hem olacak hem oluyor, hem de olmuş…
Sayfa: 99
Kutsal kitapların bu konulardaki
beyanlarının, daima zaman üstü olanın zamanlı olanla anlatımı olduğunu bilmek
ve yorumlarımızda her türlü sert yargıdan kaçınmak zorundayız. Aksi halde,
Allah’ın yaratışını, haftalık bir çalışma düzenine bağlayıp, altı günde âlemi
yarattığını yahut yeri yapıp, ondan sonra göğe yöneldiğini söyleriz ki, Allah’a
zaman ve mekân isnat etmek olur ve küfre düşeriz.
Tasavvufî
düşünce geleneğimizde yer etmiş ve edebiyatımıza da yansımış olan devir
anlayışından söz edeceğiz.
Özet olarak, Küllî Ruh varlığın her
zerresinde vardır; yani varlık, bütün tabakaları ile canlıdır. Cansız
dediklerimizde maddenin iç devinimi olarak, bitkilerde beslenme, büyüme ve
çoğalma olarak, hayvanlarda hareket şeklinde ortaya çıkar. İnsanda düşünen,
seçim yapan da odur. İnsan-ı kâmilde ise, bütün nefsanî-maddi tezahürlerinden
kurtulmuş, ruhanî bir varlık haline gelir ve arınması bütünüyle
gerçekleştiğinde, kaynağına döner; küllî ruha karışır. Küllî ruhtan toprağa
düşüp, çeşitli varlık tabakalarından geçişlerini tamamlayarak yeniden geldiği
yere dönüşüne ‘devir’ denilir.
Sayfa: 100
Âlem-i gayb’dan Âlem-i şuhud’a inen
varlık, evvela cemat, sonra nebat, sonra, hayvan, en sonra insan suretinde
tecelli eder. Kudretin bu sırrı, böylece anasırdan geçerek insan mertebesine
yükselince, asıl hakikatinden haberdar olmak ve aslına kavuşmak ihtiyacını
duyar. Ondan sonra, derece derece yükselerek Hak’ka vâsıl olur.
Sayfa: 101
“Ey kerim dostlarım! Ruhların
haşrini, dirilmesini istiyorsanız, bu sığırı yani nefsi kurban ediniz.”
Sayfa: 104
Bölüm: Küreselleşme ve
Millî Hayat Üzerine Düşünceler
Kısım: Değişim ve İdeoloji
Küreselleşme olarak kavramlaştırılan
olgu, çok yönlü bir gelişmedir; yani etkilerini doğrudan yahut dolaylı olarak
hayatın hemen her alanında hissettirmektedir. Dünyanın daralıp küçülmesi ve
ilişkilerin yoğunlaşmasıdır. Çeşitli tariflerin ortak noktası da budur: dünya
“küresel bir köy” olmaktadır; yani küçülmektedir. Bunun temelinde hız vardır;
nesnelerin ve bilgilerin ulaştırılmasındaki hız; ulaşım, iletişim ve bilişim
hızı.
Sayfa: 105
Geleneksel toplumlarda ancak belirli
mekânlarda kurulabilen toplumsal ilişkiler, günümüz toplumlarında artık uzaktan
da kurulabilmektedir. Bu gelişmenin, geleneksel toplumdaki cemaat ilişkilerini
ve bundan doğan güven duygusunu yok ettiği gözlemlenmiştir.
Küreselleşme olayı, haberleşme, ulaşım ve
iletişim gibi temel hayat alanlarındaki teknik gelişmelerin başlattığı bir
süreçtir. Bu gelişmelerin önünü açtığı bazı güç merkezleri, kendilerini yeni
durumlara göre süratle örgütleyerek, gelişmeleri kendi yararlarına kullanmaya
çalışmaktadır. Bunun için de, bu değişimler ideolojik bir üslûba dökülerek
savunulmaya ve zihinler işgal edilmeye çalışılmaktadır.
Bu amaca yönelik açıklamaların
arkasında, tek medeniyet şeklinin Batı olduğu varsayımı yatmaktadır; en iyi en
son çözümün Batı olduğu inancı. Herkes, tek model olan Batı gibi olmalıydı.
Sayfa: 106
Ülkemizdeki, bağımsız değerlendirme gücünü kazanamamış, kendi
gözleriyle olayları göremeyen ve kavrayıp yorumlayamayan bazı okumuş çevreler
de, sunulan bu ideolojik üsluplu küreselleşme söylemine, mal bulmuş Mağripliler
gibi sarılıp, savunmaya başlamışlardır.
Yeryüzündeki bütün toplumlar için, mesele, bu gelişmeleri
kimin yönlendirebileceği ve bundan kimin yararlanabileceğidir. Bu olgular
karşısında, her toplumun, kendi bakış açıları, değerleri açısından tavır
alması, tutum takınması beklenir. Bunu başaramayanlar, kültürün her alanında
kayıplar vermekten kurtulamayacaktır.
Bu değişmenin kıblesi, içeriği ne olursa olsun, mademki
değişmedir ve Batı’dan gelmiştir, karşı konulmazdır; rüzgâr önündeki kuru
yaprak misali yahut gassal elindeki meyyit olup kendimizi bu değişmeye terk mi
edeceğiz? Hızı artan bu değişmenin bize getireceği her şeye razı mıyız; götüreceği
her yer bizim için iyi midir? Yoksa yapmamız gereken bir şeyler var mıdır?
Sayfa: 107
Kısım: Teknik Değişme ve Çağdaşlık
Esasen zaman, sürekli değişme
demektir ve canlı bir kültürün bu değişmeleri sürekli gözlemesi, bunlar
karşısında kendini sürekli yeniden değerlendirmesi, kurumların biçimlerini ve
işlevlerini yenilemesi, yeniden yapılandırması gerekir. Kültürün çağdaş olması
budur. Bunu başaramayan, yani değişmelerin farkına varıp, kendini yenileyemeyen
kültür, geleneksel kalıp ve işlevlerde farklı kalarak yozlaşmaya, anlamlarını
yitirmeye ve sonuçta çağ dışı kalıp bir kenara atılmaya mahkûm olur.
Kültür eğer değişmeye egemen ise;
onun yönünü belirleyebiliyor, yatağını çizebiliyorsa, ortaya çıkan bütün
görüntüler o kültürün anlam sistemini ve üslûbunu yansıtır.
Acaba teknik, içinde yeşerdiği
kültürün kutsallarına, dünya görüşüne, bakış açılarına, iç taleplerine ve
normlarına göre mi ortaya çıkıyor, yoksa bağımsız, kendi başına bir gelişme
sürecine mi girmiş?
Sayfa: 108
İnsanlar, ihtiyacını duydukları
aletleri yapmak için gereken enerji kaynaklarını ararlardı. Buharın makineye
tatbiki, termik ve elektrik güçlerin kullanıma başlanmasıyla, teknik gelişme
öne geçmiştir. Şimdi artık, büyük enerji kaynakları keşfedilmekte, denetim
altına alınmakta, bundan sonra insanoğlu bu enerjiyi hangi amaçlar için
kullanabileceğini düşünmektedir. Frayer, endüstri çağı makinesinin, insan
düşüncesinin belirlediği alet değil, mücerret güç makinesi olduğunu söylüyor.
Hayata bu yüzyılda giren reklamcılık, bir yanda bu enerji kaynaklarına yeni
tüketim alanları hazırlarken, bir yandan da artan üretime yeni tüketiciler
ayartmaya çalıştı. Bu üretim artışı, bir yandan da devletleri yeni pazarlar
için dünyaya daha çok açılmaya ve sömürgeciliğe yönlendirmişti.
Sayfa: 109
20. yy’nin, hele son dörtte
birindeki teknik gelişme ve icatlar, geçen bütün yüzyılların tamamıyla
kıyaslanamayacak ölçüde büyük oldu.
Bu teknik yaratıcılığın, mutluluğu
insanın dışında arayan, rasyonalist, faydacı bir anlayışa dayandığını ileri
sürebiliriz. Yer yer ahlâkî kaygılarla, bazı projelere karşı çıkıldığı ya da
desteklenmediğini görüyorsak da, bu tutumlar arızîdir. Öyleyse bu hızlı teknik
gelişmelerin, ontolojik açıdan, tekniği yaratan toplumların –merkezin- genel
ruh haline, zihniyet ve kültürel tutumlarına aykırı olduğu söylenemez. Ancak
kıblesi ve değerleri uygun görünse de, teknik gelişmenin, içinde doğduğu
kültürün manevî yapısından bağımsız, kendi kendini besleyen bir harekete
dönüştüğü ileri sürülemez mi?
Sayfa: 110
Eğer böyleyse, bütün kültürlerin,
teknik gelişmelerin tek taraflı tesirleri altında oluşmakta olduğu söylenemez
mi? Teknik gelişmeyi başlatan gücün yaratıcı düşünce olduğu kesindir; düşünce
tekniği, yeni teknik yaratıcı yeni düşünceleri yaratır ve böylece devam eder.
Ancak dar bir alanda süregiden bu etkileşimde, kültürün genel manevî yapısı ile
ilişkiler yeterince görünmez.
Küreselleşmenin tartışılan temel
sorunları, teknik değişmenin hızından ve bütün dünyayı birbirine açmasından
doğmaktadır. İnsanlar ve toplumlar, tekniğin yol açtığı değişmelere yön vermek,
anlam yüklemekten çok, uyum sağlayabilmeyi konuşmaktadır. Kurumlar ve
insanlarda, geleneksel zihniyet ve tutumlarla yeni gelişmelerin yol açtığı ve
talep ettiği zihniyet ve tutumlarla yeni gelişmelerin yol açtığı ve talep
ettiği zihniyet ve tutumlar, tavırlar arasında uyum sağlamak gerekmektedir.
Toplumsal kurumlar kültürün belirli
bir döneminde, belli ihtiyaçları karşılamak üzere, belirli imkânlar
kullanılarak ve yine belirli bir anlayışla ve bir biçimde kurulur. Bütün bu
belirli diye nitelendirdiğimiz unsurların bir veya birkaçı değişirse, kurumunda
ona göre, yeniden değerlendirilip düzenlenmesi gerekir. Kültürün, yaşanan
döneminde toplumun ihtiyaçları değişmişse, yeniden yapısal düzenleme gerekir; anlayış
değişmişse, buna göre işlev ve yapı düzeltmesi gerekir. Kurumların sürekli
yenilenmesi yani çağdaşlaşma denilen olay budur.
Sayfa: 111
Bu yenilenmeyi yapabilmek, kültürün
canlı, uyanık, sürekli kendini ve çevresini yeniden değerlendiren bir tutumda
olabilmesi ile mümkündür. Bu da, kendine olan inancını hiç kaybetmemesi,
sürekli diri tutması ile olur. Ancak kendine güvenen, diri bir kültür kendi
gözüyle görebilir ve kendisi için değerlendirip düzenleyebilir.
Kısım: Hız ve İnsan
İnsan, hayatı, güneş ve ay gibi sabit
hareketlileri ölçü alarak ve biyolojik varlığımızın sınırları içinde kavrar.
Aynı süre içinde daha çok olay, toplumsal olgu, eylem, durum ve sorun ile
karşılaşan insan, bütün bu oluşumları daha hızlı kavramak, değerlendirmek,
karar vermek, roller benimsemek ve tavır almak zorunda kalmakta, hayat gittikçe
karmaşıklaşmaktadır. Hiçbir şey kalıcı değildir. Geçiciliğin karakterize ettiği
kullan-at kültürü yaygınlaşmaktadır. Alvin Toffler’e göre, insanın bu çok ve
hızlı değişmelere uyum sağlayabilmesi ve çevresine yabancılaşmaması için “büyük
bir davranış esnekliğine ve sağlam bir kişiliğe sahip olması” gerekmektedir.
İnsanlardaki bağlanma duygusunun da,
kent, ülke, komşular gibi toplumsal yapılardan kopup, şirket, meslek gibi
bağlılıklara dönüştüğü ileri sürülmektedir.
Sayfa: 112
Uzun süreli aile, akrabalık,
arkadaşlık, dindaşlık gibi ilişkilerin azalıp, kısa dönemli hizmet
ilişkilerinin yoğunlaşması, sonuçta insanın çevresi ve çevresindeki insanlarla
ilişkilerinin de giderek kısa süreli, geçici olmasına yol açmaktadır.
Bu
gelişmelerin bireyi daha özgür kıldığı ileri sürülebilirse de, soğuk,
muhtevasız ve güven vermeyen bir ilişki biçimi olduğu açıktır.
Zihnimizde gerçeğin görüntüsü
sürekli değişiyor; korkak Yahudi döğüşken oldu, Demirperde kendiliğinden çöktü…
Bilgi hızla artıyor ve değişiyor. En çok satan kitaplar, en çok bir hafta
satıyor. Sanatta da geçiciliğe doğru gidiş var.
İleri teknoloji ülkelerinde
edebiyat, resim, müzik gibi sanat alanlarında çeşitliliğin arttığı
gözlemleniyor. Türler artmış, alt grupların değişik zevk ve sanat anlayışları
pazarda yer bulmuştur. Kültürün tekdüzeliğe değil, çeşitliliğe gittiği,
tekdüzeliği yoğun yapıların, gelişmemiş ülkelerde görüldüğü ifade edilmektedir.
Sayfa: 113
Bugün, toplumların üzerine kurulduğu
ortak değerler alanı giderek daralmaktadır. Her grup ve medya bir başka değeri
propaganda etmektedir.
Yaşama biçimleri de farklılaşıyor;
alt kültürler arttıkça bu çeşitlilik de artıyor. Psikolojik kirlenme
doğurduğundan da söz edilen teknolojik gelişmenin, düzenlenmesi ve
uysallaştırılması gerektiği, herkesçe kabul edilmektedir. Teknolojik gelişmeler
toplumsal ve insanî amaçlı olarak planlanabilmelidir. Sanayi devriminden sonraki yıllarda
reklamcılığın doğuşunu da, ünlü tarihçi Toynbee şeytana benzetmişti.
Sayfa: 114
“Ne kör bir direniş, ne de kör bir
direnişten yana olmamalıyız.” Yeni bir eğitim, yeni teknolojiler ve yeni örgüt
ve kurumlar gerekir.
İnsanı, onun içyapısını
berkiteceksiniz ki, çevreye ezilmesin, gerektiğinde ona uyum sağlasın, gerektiğinde
onu kendine göre biçimlendirerek, onu uyuma zorlasın. Asıl budur; çevrenin
düzenlenmesi de buna yardımcı olur.
Sürekli değişen toplumlarda, hayatın
anlamını kavramak, onu yorumlayıp düzenlemek kolay olmaz. Sağlam ve kuşatıcı
bir anlam sistemine imanla sahip olursak, o zaman bütün bu münferit olguları o
anlam bütünü içine yerleştirebilir, ilişkilendirebilir, bütünlüğü içinde
kavrayabilir, yorumlayabiliriz. Bu da bizi, uyum dediğimiz duruma ulaştırır;
kaygı, sinirlilik ve tedirginlik gibi hallerden, ancak sağlam bir inanç yapısı
ile kurtulabiliriz.
Sayfa: 115
Kısım: Uluslararası Sermaye ve Millî
Yapılar
Yusuf Erbay küreselleşmeyi,
“ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel değerlerin ve bu değerler çerçevesin de
oluşmuş birikimlerin, ulusal sınırlar dışına taşarak dünya geneline
yayılmasıdır.” şeklinde tarif etmektedir.
Ticari açıdan bakıldığında
küreselleşme, pazarın dünya ölçeğinde büyümesi, millî sınırları aşması,
dünyanın tek Pazar haline gelmesi olayıdır.
Dünyayı tek Pazar haline getirebilmek için kapitalizm,
küreselleşme söylemini, emperyalizm karşısında çaresizlik yaratmak ve ona
saygınlık kazandırmak için kullanmaktadır. Bu gelişmeler içinde sermaye tamamen
kozmopolit ve vatansız hale geldi. Sermaye hiçbir sınır tanımadan, neredeyse
anında, nerede çok kâr varsa oraya akabilmek imkânına kavuştu. Bu yapıda, büyük
sermayenin denetlendiği merkez ülkeler, buralardan sermaye akışı bekleyen çevre
ülkeleri daima sömürmektedir.
Sayfa: 116
Özellikle elektronik devriminden
sonra, uzun vadeli sayılabilecek sermaye yatırımları yerine, kısa vadeli borsa
yahut faizci sermaye hareketleri olağanüstü arttı. Geldikleri ülkelerde çok
düşük olan kâr hadlerini, para sıkıntısı çeken ülkelerde kısa dönemli borsa ve
faiz yatırımları yoluyla telafi ediyor; gelirken rahatlatıp, giderken buhrana
yol açıyorlar. İşçi grubu, sermaye karşısında güçlü olabilmek için, artık
sendikalara değil, milli devletlere dayanmak zorundadır, onun yıpratılması ve
zaafa uğratılması çalışmalarına karşı koymak zorundadır.
Sayfa: 117
Yazarlar(Paul Hirst ve Grahame
Thompson), güçlü bir tarzda estirilen bu havanın pek de gerçeği yansıtmadığını,
ulusal politik ve ekonomik stratejilerin uygulanabileceğini, uluslararası
ekonominin de bir ölçüde denetim altına alınabileceğini savunmaktadırlar.
Sayfa: 118
AB, ABD Ve Japonya, aslında hem
ticareti hem de yatırımları kendi aralarında yapmaktadırlar. Gelişmekte olan
ülkelere yapılan yatırımlar ve ticaret önemli bir yer tutmuyor. Sonuçta,
sermayenin zannedildiği gibi az gelişmiş ülkelere akmadığı, kendi içinde
dolaştığı görülüyor. Gelişmekte olan ülkeler içinde en büyük yatırımları çeken
Çin’e giren yabancı sermaye tahlil edildiğinde, yine Uzak Doğu ülkelerinden ve
Çin kökenli yabancı ülke yatırımcılarından geldiği görülmektedir.
Sayfa: 119
Sözü geçen yazarlar, dünya üretim ve
ticaretine çok uluslu şirketlerin egemen olduğu, bunların uluslar ötesi
şirketlere dönüşüp, millî bağlılıklarını bıraktıkları iddialarına da hayır
diyorlar. Çok uluslu şirketlerin üretimlerinin, dünya üzerinde gayrisafi yurt
içi hâsılaya oranı 1970’lerde %4.5 iken 1990’larda %6.8 olmuş. Bir artış
gözleniyorsa da, bu, dünya üretim ve ticaretini denetleyebilecek bir oranda
değildir.
Uluslararası finans piyasalarının,
millî para ve maliye politikalarını bir ölçüde belirlediğini kabul etmek
gerekir.
Küreselleşmeyi ideolojik bir tavır
olarak savunanlar, fikirlerin, ürünlerin ve insanların uluslararası akışının
hızlandığı bu dönemde, esasen gittikçe artmakta olan ferdiyetçiliği son haddine
kadar götürmek niyetindedirler. Onlara göre, ferdin kendisini bağlı hissettiği,
geçmişinden kalan ne kadar değer, kimlik varsa, bunlar birey üzerinde bir baskı
oluşturmakta ve onun özgürlüğünü kısıtlamaktadır.
Sayfa: 120
Bu iddiaların, küreselleşmenin
getireceği kültürel olgular mı, yoksa böyle olmasını isteyen çevrelerin
beklentileri mi olduğu tartışılabilir. Eğer bu hal, herhangi bir şekilde
gerçekleşirse, bunun insanın hürriyeti değil, yalnızlaşması, mutsuzlaşması ve
yozlaşıp hayvanlaşması olduğu da bilinmelidir.
ABD eski dışişleri bakanlarından
Henri Kissinger şöyle der:
“Dünya hiçbir devirde böylesine
değişim ve farklılaşma temposu içine girmemiştir. Dünya düzenini meydana
getiren birimlerin birbirleri ile olan denge ve iletişimleri de böylesine hızlı
ve kesin çizgilerle ve tüm olarak değişmemiştir.”
Sayfa: 121
Şu anda dünyamızda yüksek teknoloji
kullana, bilgi birikimi ve üretimi yüksek, refah içindeki toplumlarda, toplumun
çoğunu yaşlılar oluşturuyor ve nüfus artmıyor. Dünya gelirinin çok büyük bir
kısmına bu ülkeler sahip. Diğer taraftan, dünyanın bu yarısının artan nüfusu
ile diğer yarısının özendirilen tüketim kalıplarını benimsemesi ve aynı
ölçülere sahip olması halinde, dünyamızın imkânlarının buna yetip yetmeyeceği
de sorulmaktadır.
Kısım:
Evrensel Kültür – Milli Kültür
Gelişmelerin merkezden çevreye doğru
yayıldığını savunanlar, bu sürecin bütün dünyayı merkezin renginde bir
türdeşleşmeye götüreceğini ileri sürmektedirler. Diğer bir kesimse, merkezin
çevrede yeni bir üslûp ve yorum kazanmakta olduğunu ileri sürerek, türdeş bir
evrensel kültürün olamayacağını ifade etmektedirler.
Sayfa: 122
Bir millî kültür ve kimlik
oluşturmakta devletin, eğitim, askerlik, aile, miras gibi fiilî ve hukukî
imkânları vardır. Bu yollarla devlet, sadece bir kimliği yeniden
oluşturmamakta, geçmişten gelen mirası da, bu yollarla kurumlaştırmaktadır.
Ancak, günümüzde, sermaye, meta, işgücü akışları, günlük hayat, yemek, giyim
kuşam alışkanlıkları, yerleşim mekânları ve sanat gibi hayat alanlarında bir
ölçüde uluslararasılaşma yaşanmaktadır. Devletler, dünya ölçeğinde de, azınlık
kimlikleri oluşmasına imkân tanımaya çalışmaktadır.
Sayfa: 123
Her kültür, ister istemez daha
doğuşunda özgündür ve bu özelliğinden, küreselleşme içinde bir şeyler kaybetse
de, bütünüyle ne içerik, ne de üslûp olarak kaybolması imkânsızdır. Millî
kültürler daima var olacak; ancak insanlık kültüründeki ortak değer ve
yönelişler alanı genişleyecektir, diye düşünebiliriz.
Küreselleşmeyi manevî kültürümüz
açısından ele alan Korkut Tuna’ya göre, bu fikrin arkasında Batı yayılmacılığı
ve tek medeniyet tarzının Batı olduğu anlayışı yatmaktadır. Tuna, Batı’nın
durduğu anda çökecek olan sistemini ayakta tutmaya, kapitalist üretim, Pazar ve sermaye
ilişkilerindeki kriz ve açmazları bu yoldan ertelemeye çalıştığını
söylemektedir. Mücerret değişme bir ideoloji halini almış ve kaçınılmaz bir
sürece girildiği propaganda edilmeye başlanmıştır. Bazı kesimler, küreselleşme
ile mevcut bütün çatışmaların sona ereceğini söylerler. Yeni çatışmalar,
uluslararası değil, devlet içi, yöresel çerçevedeki çatışmalar olacaktır. Bu
durumda, küreselleşmenin karşısında engel gibi görünen, millî devlet, ahlâk ve
kültür gibi yapılar yıkılmalı, bölünmeli, yöresellikler öne çıkartılmalı ve
küreselleşme için kolay yutulacak lokmalar desteklenmelidir.
Sayfa: 124
Şimdi, küçülen dünyada küresel bir
ahlâktan ve gerektirdiği sorumluluklardan söz edilmektedir; yani, küreselleşme,
uluslararası boyutlardan, toplumsal olsa da, bireysel eylemlerde tezahür eden
ahlâka kadar el atmış durumdadır. Kişinin ahlâklı davranabilmesi için, mensubu
bulunduğu toplumu, ahlâkî, vicdanî hareketinde bir bütün olarak arkasında
hissetmesi, dış yönlendirmelere karşı bağışıklık kazanması gereklidir.
Küreselleşmede küçük bir lokma olup
yutulmayı önleyecek millî bir bilinç, millî bir arayış ve çözüm için millî bir
siyaset gerekmektedir.
Sayfa: 125
Sonuç olarak, Türklük tehlikededir;
millî birlik ve devletlerin aşıldığı tezi işlenmektedir. Bu, Batı
yayılmacılığının bir başka yüzüdür ve “tek dişi kalmış canavar” unutulmuş
gözükmektedir. Yeryüzünde Türk varlığını yeniden hissetmeye başladığımız bu
zamanda, millî kültürümüz ve ahlâkımız tehdit altında bulunmaktadır. Tarihî
birikimimiz ve Türk dünyasındaki açılmalar değerlendirilebildiği takdirde,
bizim de dünyaya teklif edeceğimiz değerler vardır.
Kısım: Sonuç yahut Milliciliğin
Gereği
Küreselleşme, teknik gelişmelerin insanlığı zorladığı bir
süreçtir; karekteristiği, dünyanın daralması, ülkelerin birbirine açılması ve
hayatın hızlanmasıdır. Büyük ekonomik güç merkezlerinin, küreselleşme
temayüllerini bir ideoloji haline getirerek, bütün dünyada zihinlere
yerleştirmeye çalışmaları bu gerçeği değiştirmez. Yerelleşme temayülleri
kışkırtılıp, beslenerek millî bütünlükler kırılmak, geniş bir inanç, ortak
değer ve tutumlar üzerine kurulan millî kültürler, bireyin özgürlüğü ve çok
sesliliğin fazileti adına parçalanmaya sürüklenmek istenmektedir. Millî
kimlikler ve yapılar parçalanma tehlikeleri yaşamaktadır.
Teknik gelişme kaçınılmazdır; ancak yarattığı toplumsal ve
insanî sonuçları bütünüyle kaçınılmaz görmek, insanın ve ilmin inkârı olur.
Sayfa: 126
Savaştan kaçarak yahut onu
kötüleyerek savaş kazanılmaz, insanlık ve biz, Türk toplumu, onu yönlendirmek
ve biçimlendirmenin imkânlarını aramalıyız.
Küreselleşmeye yol açan ilmî ve
teknik gelişmelere biçim ve yön verebilmenin ilk şartı, onun yaratıcısı
olmaktır. Tekniği yaratan kültür, her şeye rağmen, daha kaynağında teknik
gelişmeye yön vermek imkânına sahiptir. Belli bir yön ve biçimde ortaya çıkmış
olan ilmî ve teknik gelişmeyi de, kendimize göre kavrayıp, yeniden yorumlamak,
kıblesini ve biçimini etkilemek; yani kendimiz için onu yeniden inşa etmek
imkânsız değildir, ancak çok zordur. Yapılacak
ikinci şey, küreselleşme olgusu ve ideolojik propagandaları neleri yıpratmaya
çalışıyorsa, onları güçlendirmek, yıkılmaz hale getirmektir.
Sayfa: 127
Her ikisi için de, toplumun güçlü ve
soluklu bir kültür hamlesine girmesi gerekir; kazanacağı enerji ile hem varlık
yapısını güçlendirir, hem yaratıcılık düzeyini yükseltir.
İnsanı hayvanlardan ayıran en önemli
özellik, isteklerini ve enerjisini, din, ahlâk ve hukuk gibi disiplinlerle
sınırlandırmasıdır. Bunlar aynı zamanda toplumun sınırlarıdır. Her toplum bu
sınırlandırmaların oluşturduğu ortak inanç, anlayış, bakış açıları, değerler,
zevkler, ortak tutum ve davranışlar üzerine kurulur. Batılı toplumlar 19. Yy’de
büyük ölçüde tamamladıkları millî oluşumlarından sonra, bu yapıya dayanarak
bireyciliğin infiratçı aşırılıklarını dizginlemeye çalışmaktadırlar.
Henüz millî bir toplum olma özellik
ve direncine ulaşamamış olan bu topluluklar, küreselleşmeci, özgürlükçü
karmakarışık temayül, telkin ve baskılar altında kolayca kimlik ve
kişiliklerini yitirebilmektedirler. Ayrıca, bu toplumlarda hukukî düzenlemeler
de yeterli olmadığı ve hukuka bağlılık şuurunda da ciddi zaaflar görüldüğü için,
toplum kolayca çözülebilmekte, modern yahut medenî olmak sloganları içinde
parçalanabilmektedirler.
Sayfa: 128
2500 yıllık bir tarih ve kültürel
birikime sahip olan Türk toplumunun, yeteri sağlamlıkta bir toplumsal yapıya ve
değerler tabanına sahip olduğu kesindir. Ancak 200 yıla varan bir süredir,
toplumumuzun inanç, anlayış ve değerler sistemi bir başka yöne çevrilmek için
uğraşılmaktadır.
Bünyeyi güçlendirmek, her toplumun
üzerine kurulduğu ortak değerler alanını genişletmek ve güçlendirmekle, bireyin
sosyalleşmesinin bu temel değerler üzerinde gelişmesini sağlamakla mümkündür.
Bunun da ana yolu eğitimdir. Aile içi eğitimin, örgün ve her türlü yaygın
eğitimin de temeli olduğunu ifade ile yetinelim.
Sayfa: 129
Özellikle ilköğretimde, bilgi yığma gayretlerinden
vazgeçilerek, ortak değerler alanının oluşturulmasına yönelik kimlik ve kişilik
kazandırıcı bir eğitim verilmelidir; ortak inançlar, ortak anlayış, ortak
davranış ve tutumlar kazandırılmalıdır. Aslında cumhuriyet eğitimi esas
itibariyle, yapılması gerekenin farkındadır; ancak yeterince başarılı
olamamıştır.
Yine ortaöğretimde güçlü bir tarih şuuru verilmeli; bunun
ağırlığını Osmanlı tarihi oluşturmalıdır. O zaman genç insan, Türküm, dediği
zaman yaşadığı toplumla birlikte 2500 yıllık geçmişini ve birikimini de
arkasında hissedebilecektir. Din eğitiminin yeniden ve önemle ele alınması
gereklidir. Dinî hayatımız bizim milliyetimizin iskeletidir; buna sahip
olmayan, bunu yaşamayı öğrenmemiş olan gencin Türk kimliğini kazanması mümkün
değildir.
Din eğitiminin yeniden ve önemle ele alınması gereklidir.
Dinî hayatımız bizim milliyetimizin iskeletidir; buna sahip olmayan, bunu
yaşamayı öğrenmemiş olan gencin Türk kimliğini kazanması mümkün değildir.
Ana istikameti ve temel değerleri
aynı olduğu sürece, dinî hayattaki farklılıklara anlayış göstermek, ancak
herkesin inandığını bilmesi ve yaşaması ile mümkündür.
Sayfa: 130
Türk milletinin Müslümanlığı, onun
kimliği ve toplumsal bütünlüğünün, küreselleşme saldırıları karşısında
millîliğinin ve nihayet, bireyin direncinin temeli olarak görülmeli ve ona göre
değerlendirilmelidir.
Küreselleşme gelişmelerinin en çok
etkilediği ve kirlettiği alan, dilimizdir. Ticaret hayatımızda markalardan,
levhalara, pazarlama tabirlerine kadar her şey yabancı bir dilin baskısı ve
kirletmesi altındadır.
Kültürün gücünün yüksek olduğu
dönemde, kültür yabancı dilden alacağını da ölçülü alır; ama zayıf zamanlarında
bu ölçüyü tutturamaz, direnemez, yaratamaz ve yabancı kelimelerin girişi bir
istila halini alabilir. Bugün gözlemlenen odur.
Dil doğrudan kimliğimizdir,
milliyetimizdir; farklılık ve benliğimizi ilk hissettiğimiz hayat alanımızdır.
Sayfa: 131
İlim ve teknikte yaratıcılık düzeyine
gelmekten söz ettik. Nasıl? Önce Türkçe düşünerek ve Türkçe ilim yaparak.
Düşünce-dil ilişkisinin neredeyse
ayniyet noktasında olduğu bilinmektedir. Eski sömürge ülkeleri bile bugün ana
dillerine dönerken, Türkiye’de yabancı dille eğitim ve ilmi savunabilecek tek
kişi yoktur. Yaratıcı düşünce ve ilmin ancak ana dille gerçekleşebileceği açık
bir gerçek olarak kabullenilmektedir.
Sayfa: 133
Bölüm: Millî Kimlik ve
Etnik Grup-Mozaik Kültür
Kısım: Giriş ve Sorunlar
İmparatorluğumuzda toplumsal gerilim
zaman içinde büyüyüp, sorunlar birikmeye başlayınca, Osmanlı aydınları önce
geleneksel yapıya dönme çağrıları yaptılar. Ancak geleneksel yapıya
dönülemediği gibi, yeni çözümler de üretilemeyince, önce yönetici ve aydın
kesimler, kendi millî kültürlerinden şüphe etmeye ve yabancı kültürlerde
çözümler aramaya yöneldiler. Bu süreç bizim kültürümüze has bir gelişme
değildir; gerilimi düşen, kendini her an yenileyemeyen her kültür, kendine olan
güvenini, en iyinin, en doğrunun kendisinde olduğu yolundaki inancını yavaş
yavaş yitirmeye başlar. Bu noktaya gelen kültür bir yol ayrımındadır; ya
kendisine olan güvenini tazeleyerek aynı kültür yörüngesinde yeni bir hamle
yapacaktır yahut kendinden şüphesi giderek millî kültürden bir kaçışa
dönüşerek, bütünüyle yabancı bir yörüngeye oturtmaya çalışacaktır.
İnancını tazeleyip, kendine güvenini
yeniden kazanabilmesi uzun, yaygın bir eğitim ve kültür hareketinin sonucu
olabilir yahut mistik etkisi güçlü bir öncü, toplumun inancını yenileyip,
harekete geçirebilir.
İmparatorluğumuzda,
biriken sorunların çözümleri yabancı kültürlerde aranmaya başlandı; giderek, sorunların
sebebi olarak kendi kültürümüz, değerlerimiz, ölçülerimiz görülmeye başlandı.
Bu temayül yönetici ve aydınlarımızda artarak devam etti ve kendi millî
kimliğinden kaçışa döndü. Belirli bir dünya görüşü ve onun ölçülerine göre bir
medeniyet kurulup, yükseltilebilmişse, çöküşü o dünya görüşü ve ölçülerinde
aramak artık mümkün değildir.
Sayfa: 134
İçine girilen süreçte, millî
kültürümüz geleneksel kıblesinden kopartılıp yeni bir yörüngeye sokulmaya
çalışılmıştır. Kendinden şüphe ve yabancıya gizli hayranlıkla başlayan ruh
çöküntümüz, bazı okumuşlarımızda Avrupa kültürüne tapınma noktasında hastalıklı
görüntülere kadar gelmiştir.
Alınan kurum yahut olgunun
kültürümüze mal olup, faydalı olabilmesi için, kültürümüz için yer ve değerinin
yanlışsız belirlenmesi ve gereken yapı ve işlev düzeltmelerinin yapılabilmesi
yani yeniden üretilmesi gerekir. Çağdaşlık dediğimiz şey de, millî kültürün
sürekli kendisini gözleyerek kurum ve olgularında gereken yapı ve işlev
düzenlemelerini devamlı yapabilmesi; kendisini sürekli yeniden üretebilmesidir;
yabancı kültürlerden alacağı kültür unsurlarını da, bu ölçüler içinde yeniden
üreterek, hem işlev, hem değer ve hem de üslûp açısından kendisine katmasıdır.
Sayfa: 135
Kitle halinde büyük din değiştirmeleri dışında, bir kültürün
öz mihverinden çıktığı görülmemiştir. Dinî inançların, hayatın nerdeyse bütün
alanlarını belirlediği zamanlarda bile, İslam coğrafyasında daima farklı millî
kültürler var olmuştur. Hayatın doğası, kültürel oluşum süreçleri bu
farklılıkları tabii ve zaruri kılar.
Bizim toplumumuz da, bütün
gayretlere rağmen kendi mihverinden kopup bir başkası olamamış; ama kendisi
olarak da, yenilenememiştir.
Kısım: Kavramlar: 1. Millî Kimlik
Kimlik, bir ferdin yahut toplumun
tanınmasını sağlayan özelliklerini ifade eder. Bu özellikler, onu diğerlerinden
ayırır; diğerleri içinde fark edilmesini, bilinmesini sağlar. Millî kimlik
dediğimiz zaman da, bir milleti tanımamızı sağlayan kültürel özellikleri
anlarız. Millî kimlik, bir millî kültüre mensubiyetin ifadesidir. Türk
kültürüne sahip olan insanlar Türk kimliğini taşırlar; yani onlar Türk’tür. Bu
mensubiyetin yarattığı gerilimler de milliyetçilik duygusunu meydana getirir.
Sayfa: 136
Milli kültür, maddesi ve üslûbu ile
millet hayatının bütününü ifade eder. Yani, yaşamış her kültür zaruri olarak
özgündür; kendine has bir kimliğe sahiptir. Ortak inançlar, ortak coğrafya
yahut ortak iktisadî gelişme aşamaları gibi sebeplerle millî kültürler arasında
birçok benzeşmeler olursa da, hiçbir zaman ayniyet olmaz, kimlik farklılıkları
kaybolmaz.
Başka kültürlerle temasa
geçildiğinde, başkalığının farkına varan toplumun, bu farklılıklarını yani
kimliğini koruma şuuru gelişir, artar. Bir başka görünüşüyle, milliyetçilik bu
kimliği koruma ve yüceltme isteğidir.
Hun İmparatorluğu’nun dağılmasından
sonra Avrupa ve Kafkaslara doğru akan topluluklar Bizanslı yahut Arap yazarlar
tarafından Türk olarak isimlendirilmişlerdir. Yabancı yazarlar bu toplulukları
önce dillerinden tanımış ve doğru olarak isimlendirmişlerdir. Bugün de, milli
kimliklerin en belirgin alametifarikası dildir.
Sayfa: 137
Dil bu millî alâmetlerin bayrak
olanıdır. İslamiyet ve bu inancı hayata geçiren dinî kültürümüz, diğer önemli
kimlik alâmetimizdir. Buna Türk Müslümanlığı diyoruz. Kitapta açıklanan İslam
ile bu İslam’ın toplum tarafından hayata geçirilmesi anlamına gelen Müslümanlık
arasındaki antolojik farkı kavrayamayan bazı kesimlerin, bu terimden
rahatsızlıkları bilmediklerindendir. Bu farklılıklar hayatın getirdiği
zaruretlerdendir ve o kadar da doğaldır. Bir yandan ilke, öbür yanda bu ilkenin
hayat pratiğine dönüşmesi vardır. Bu farklılıklar dinin dogmalarına aykırı
olmadıkları sürece de, dinî bir sakıncaları yoktur.
Günümüzde, dinî hükümlerin aslî
hüviyetleri içinde bilinmesi, gelenek vs. kültürel unsurların din yerine
geçmemesi için girişilen olumla gayretlerde, meselenin bu yönüne gereken dikkat
gösterilmelidir. Aksi halde, dinî aslî haline icra ediyoruz derken, dinle
birlikte millî kimliğimizde tahrip edilmiş olacaktır.
Bütünüyle yaşama üslûbumuzun her
unsurunun, kendi ölçeğinde, millî kimliğimizin bir alâmeti olduğuna işaret
etmiştik. Bunların içinde, vatan, devlet, musiki, millî mimari, yerleşme
düzeni, ev düzeni gibi önde gelenlerini de ifade etmiş bulunalım.
Toplumun kendi kültürünü/kimliğini
idraki, biraz da başkalarını kani kendinden farklılıklarını görmekle mümkün
olur. İşte, toplumun kendi kültürünü, farklılıklarını idrakine öznel kimlik
diyoruz. Buna, mensubiyet şuuru da diyebiliriz.
Sayfa: 138
İnsanlarda bu mensubiyet şuurunu
yahut kimlik duygusunu yaratan şey, onun içinde yaşadığı kültürdür; yani nesnel
kimlik unsurlarıdır. Fert bu kültür unsurlarını ve bunların başkalarından olan
farklılıklarını da gördükçe kendi kimliğini de idrak eder ve mensubiyet şuuruna
kavuşur.
Bizi Türk olma şuuruna ve mensubiyet
duygusuna götüren şeyler, çoğaltabileceğimiz bu ortaklıklarımızdır. Kendimizi
Türk hissetmekle, bizi bu geçmişle bütünleştiren tarih şuuru ve geleceğe
yönelten birlikte yaşama arzusunun önemini de vurgulamalıyız.
Her milletin farklı olan tarihî ve
toplumsal gelişmesinden ötürü, kimliğini oluşturan unsurlar ve bunların
ağırlıkları da farklı olur. Amerikan milletinin kimliğinin temel unsuru
vatandaşlıktır.
Her milletin kendi gelişme
süreçlerine göre ön planda olan unsurların var olması, o millette sağlıklı bir
kimlik duygusu ve farklılık şuurunun var olmasını sağlar. Ancak, gereken
toplumsal tabana ve tarihî birikime, gerektiği kadar sahip olmadan da, bir
toplumda kimlik duygusu yahut farklılık şuuru uyandırılabilir. Günümüzün
propaganda imkânları içinde bu daha da kolaylaşır.
Sayfa: 139
Türkiye’de geniş çapta uygulanan oyun budur. Türk milleti ile
sayısız ortaklıkları paylaştığı halde, sadece ırkının farklı olduğu kulaklara
fısıldanarak, farklı bir kimlik oluşturulmaya çalışılmaktadır.
Toplumsal- tarihî tabanı ne kadar geniş olursa olsun,
başarılı bir eğitim uygulanamadığı takdirde bu propagandalar karşısında çözülme
ihtimali daima vardır. Cumhuriyetin millî kimlik şuurunu oluşturma yolundaki
gayretleri yeterince başarılı olamamıştır; ama bu, Türkiye’nin toplumsal
gerçeğini ve tarihî birikimini değiştirmez; ırkçılık yapan propagandalara
teslim olalım anlamına gelmez; tam tersine, bütün bu ortaklıklarımıza dayanan
Türk kimliği şuurunu geliştirelim, geçen yılların başaramadığını başaralım,
sonucu çıkar.
Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak ilkelerini
koymuştu. Medeniyet ile kültür ayrımı yapmıştı. Bugün daha iyi anlıyoruz ki,
Gökalp bu ayırımı ilmî duyarlığından çok, millî kimlik duyarlığı sebebiyle
yapmıştı. Kültürde Türkleşecek, İslamlaşacaktık; yani Türk kimliğini bu esaslar
üzerinde geliştirecektik. Türk kimliğinin bu yöndeki gelişmesinin, medeniyette
çağdaşlaşmamıza herhangi bir engeli yoktur. Bu ilkeler hâlâ ve en az o günkü
kadar geçerlidir.
Sayfa: 140
2. Etnik Grup yahut Kimlik
Etnik grubu, ansiklopediler, içinde
yaşadığı toplum ile bütünleşememiş, ayrı bir kimlik sahibi olmayı sürdüren,
farklı bir soydan olan topluluklar şeklinde tarif ederler. Farklı bir soydan
oldukları şuuru canlı olan bu toplum, kendine özgü kültürel yapılarıyla, içinde
yaşadığı büyük toplumdan farklı olmalıdır; yani, dili farklı, dini farklı,
musikisi farklı, mimarîsi farklı, ev düzeni farklı, ekinciliği farklı yahut
hayvancılık usulleri farklı vb. olmalıdır.
Tabii, burada da önemli olan
inançtır; yani ayrı bir etnik grup olduklarına, içinde yaşadıkları büyük
kitleden farklı olduklarına, topluluğun inanmasıdır. Etnisite iddiasında
bulunan toplulukla büyük toplum arasındaki kültürel farklar, hayatın belirli
alanlarındaki basit nüanslar şeklinde olsa bile, topluluk, farklı olduğuna
inandırılmışsa, sağlıklı olmasa da bir etnisite var demektir.
Sayfa: 141
Etnisitenin başlangıç noktası farklı bir soya mensubiyet
şuurudur. Bu yüzden, mesela Aleviler yahut Yörükler için, kültürel
farklılıkları ne boyutta olursa olsun, farklı bir soy iddiası olmadığından
etnisite söz konusu olmayacaktır.
19. yy’de etnik grup, millet olmaya giden sürecin başlangıç
noktası olarak görülüyordu. İmparatorluklar içindeki çeşitli etnik gruplar,
kültürel kimliklerini gittikçe geliştirerek ve bağımsızlaştırarak bir millet
görünümü kazanmaya çalışıyor ve hemen ardından da bağımsızlık mücadelelerine giriyorlardı;
her millete bir devlet ilkesi çağın egemen görüşüydü.
Küreselleşme temayülleri bir yanda millî kimlikleri
törpülemeye çalışırken, diğer taraftan mahallî ve etnik kimliklerin öne
çıkmasına yardımcı olmaktadır.
Sayfa: 142
Etnik grup iddiası taşımadığı
sürece, bireysel çerçevede herkes kültürel varlığını/kimliğini sürdürmekte,
açıklamakta ve geliştirme gayretlerinde özgürdür. Adam, 200 yıldır Türkiye’de
yaşıyor. Bu toplumun bütün macerasını onunla birlikte ve bütün heyecanlarıyla
yaşadığı, fedakârlığı, kahramanlığı ve ihanetleriyle onun bir parçası olarak
günümüze geldiği halde; onun kültürünü detaylarına kadar paylaştığı halde, sırf
başka bir soydan geldiğine inandığı için “Ben Çerkez’im.” diyor ve bunun
gayretini güdüyorsa, bu hak ve hürriyete sahiptir. Ancak aynı hak ve
hürriyetleri Çerkez etnik grubu adına isterse, şimdi belirlemeye çalışacağımız
ölçülere sahip olmak zorundadır. Aksi halde, varlığını borçlu olduğu vatan ve
millete ihanet ediyor, propagandaların kurbanı oluyor demektir ki, parçalanmaya
dönük böyle bir ihanetin dünyanın hiçbir yerinde hürriyeti yoktur.
Bu grup, her şeyden önce kültür
taşıyıcı ve yaratıcı bir toplumsal birim olmalıdır. Bu topluluk, geçen zamana
rağmen, ana kitle ile uyuşmazlığını, kültürel farklılığını devam ettiriyor
olmalıdır. Yukarıda işaret ettiğimiz, din, dil, edebiyat, musiki vb.
konularında ana toplumla kaynaşmamış, onun dışında ve bağımsız kalmış
olmalıdır.
Sayfa: 143
Son olarak önemli nokta, grup, sadece geldiği yerden taşıdığı
kültürü korumakla kalmamalı, aynı yönde yaratıcılığına devam etmelidir; aksi
halde, bir süre sonra ana kitle içinde kaybolacak demektir. Ancak, bu nesnel
şartlara sahip olan ve ayrı bir soydan geldiğine inanan topluluklar, sayıları
ne olursa olsun etnik grup olarak nitelenebilecektir.
Sayfa: 144
Milliyetçiliğin karşı konulmaz
gücünü kabullenen ve İmparatorluğumuzu Türk unsurdan başkasına
dayandıramayacağımızı, büyük felaketlerin dersleri ile anlayan Osmanlı
aydınları, Türk milliyetçiliği fikrine sarılmışlardı.
Müslüman ve fakat farklı etnik gruplara mensup olan birçok
Osmanlı aydını, kendi memleketlerine giderek milliyetçilik yapmaya ve
toplumlarını ayağa kaldırarak Batı sömürgeciliğine karşı koymaya çalıştılar.
Birçok ünlü Osmanlı aydını Mısır’a, Suriye’ye Arnavutluk’a ve Saraybosna’ya
gittiler. Bu insanlar, Türk yahut Osmanlı düşmanlığı yapmadan, kendi
milliyetçiliklerini yaparak toplumlarının mücadelesini verdiler. Gitmeyip
Türkiye’de kalanlar ise, etnik kökenlerini bir yana bırakıp Türk milliyetçiliği
yaptılar.
Sayfa: 145
Said Nursî de, zamanın milliyetçilik zamanı olduğunu, bir
Ermeni komitecinin gösterdiği direnci örnek göstererek anlatır. Ancak, bu
milliyetçilik İslam’a hizmet etmelidir, der. Bir Müslüman toplumu parçalamaya
yönelik milliyetçilikler unsurculuktur ve uzak durulmalıdır. Yani, Türk toplumu
içinde yaşayan Müslümanlar, hangi etnik kökene sahip olurlarsa olsunlar,
toplumla bütün olmak, etnik ayrımcılık yapmamakla mükelleftirler.
Sayfa: 146
3. Mozaik Kültür
Türk kültürünü, kendi içinde
bütünlükten, ortak bir üslûptan mahrum, yığma kültürel olgular sergisi olarak
sunmaya çalışan bu kesimlerin nihaî hedefinin –bu hedefe ulaşmaları imkânsız da
olsa- bir toplumsal ve siyasî parçalanma olduğu, tarihî ve güncel tecrübelerle
sabittir.
Onlar, toplum bilimlerinin genel olduğu
varsayılan ilkelerinin, ölçülerinin bile, her toplum için yeniden düşünülmesi,
üretilmesi ve uygulanması gerektiğini düşünmezler. Ve çağdaşlaşma, küreselleşme
gibi sloganların ardında, kolayca, bu kavramları sunulduğu gibi, yontulmamış
haliyle alır ve yaygaracı bir üslûpla savunmaya başlarlar.
Sayfa: 147
Gerçekten de kültürümüz çok çeşitli
kaynaklardan beslenmiş, çok geniş kültürel coğrafyası olan ve bu yüzden de çok
renkli ve zengindir; ama bu mozaik demek değildir. Anlam ve estetik bütünlüğü
olan bir tabloda fevkalade zengin renklerin kullanılmış olmasına
benzetebiliriz.
Canlı olan her kültür, temas ettiği
başka kültürlerle alışveriş halinde olur. Eğer kültür kendi içine kapanmış,
alışverişe uzak duruyorsa, kendi içinde de üretemiyor, geleneği tekrar etmekle
yetiniyor, demektir. Yaratıcı olan kültür, karşılaştığı yeni kültür unsur yahut
kurumlarından ihtiyaç duyduklarını alır, gereken üslûp uyarlamasını ve işlev
düzeltmesini yaparak kendine katar. Buna kültürel özümseme deriz.
Eğer kültür, yaratıcılığını
kaybettiği dönemlerde bu alışverişe girerse, aldığı kurumu özümseyemez; yani
hem üslûp olarak kendisine katamaz hem işlevlerini düzenleyemez, girdiği
kültürel yapıyla çatışma içinde olur, beklenen fayda sağlanamaz.
Sayfa: 148
Bir kültürel olguyu, yapıyı
oluşturan, onun malzemesi durumundaki kültürel unsurlara gelince, bunların
alışverişi, her kültürde sayısız denecek kadar çoktur. Alıcı kültür, kendinden
ve diğer kültürlerden aldığı bu malzemeleri bir araya getirip, onlara bir üslûp
kazandırır ve bir anlam yükler ki, o kültürel olgular özgün yaratışlar olurlar.
Şunu bilmeliyiz ki, bir kültürel
olguya vücut veren bütün unsurların yerli olması, ancak ilkel kabilelerde
görülebilir. Normal, canlı kültürler, Amerika’yı yeniden keşfe çıkmazlar;
faydalı gördükleri unsurları alır ve kendi özgün kültürlerini kurarlar yahut
kurumları alır ve özümserler.
Sayfa: 149
Eğer alıcı millî kültür kendi inanç sistemini, değerlerini,
üslûbunu kaybetmişse, zaten millîlik niteliğini yitirmiş demektir ki,
unsurlarının yerli veya yabancı olması sonucu değiştirmez
Bir kültürel olguya vücut veren unsurların bir veya
birkaçının yabancı kültürlerden alınması, kültürel oluşumların doğasına uygun,
tabii bir olaydır ve kültürün özgünlüğünü, millîliğini zedelemez. Çünkü kültür,
bu münferit unsurların üstünde bir anlam ve üslûp bütünlüğü taşıyan bir
olgudur.
Mozaik kütür
nedir? Birbirinden bağımsız olarak var olan, kendini üretmeye devam eden birkaç
kültürün bir arada, bir toplum içinde bulunuşunu mozaik olarak
isimlendirebiliriz. Bağımsız olarak var olmaktan, din, dil, sanat, ev düzeni,
çocuk eğitimi vb. hayatın birçok alanında, birlikte olduğu kültürden farklı
olmayı ve farklı olarak üretmeye devam etmeyi anlarız. Sovyetler Birliği bir
mozaik kültür topluluğuydu. Osmanlı İmparatorluğu da, bütünüyle bir mozaik
kültür idi.
Sayfa: 152
Bölüm: Ailemiz ve Geleceğimiz
Bizim
geleneksel kültürümüzün aile ilişkilerinde sevgi, şefkat, aile içindeki bir
diğer ferdin sorumluluğunu taşıma gibi duygular ömür boyu devam eder. Tabii ki,
aile içi eğitim de buna göre olur ve çocuk sosyalleşirken bu duygularla dolu
olarak toplumla uyumunu kurar.
Sayfa: 153
Geleneksel
aile ortamında, sevginin yanında kontrol ve kısıtlayıcı tutumlar altındaki
çocuğun bireyselleşmesinin daha zor olduğu ve küçüğün aile çevresine daha
bağımlı kaldığı ileri sürülmektedir. Bağımsız düşünme ve davranış
geliştirebilmenin daha zor olduğu bu tür bir eğitim ortamında, aile, akraba ve
çevre ile olan ilişkiler daha yoğun olmakta ve öne çıkmaktadır.
Attığı
adımlarda ailesinin, hatta akrabalarının arkasında olduğunu hisseden bir
gencin, diğerinden daha başarısız olacağını kabullenmek o kadar da kolay
değildir. Başarı için, bu güven duygusunun, bağımsız karar verebilme
yeteneğinden daha önemli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Sayfa: 154
Bireyci
bağımsızlık diye nitelendirdiğimiz, sadece kendi çulunu kurtarmak peşindeki
Batı yahut Amerikan kültür tarzına doğru bir eğilim, şehirlerde ve özellikle
üst gelir gruplarında giderek yer etmeye başlamaktadır.
Sanayi çağı
Batı toplum gelişmelerinde, her türlü ilişki, nesnelleşmeye, kurallaşmaya
yöneldi; içeriği, özellikle duygu zenginliği kayboldu. Bu aileye de yansıdı.
Herkes kendi hayatını yaşayacak ve herkes kendinden sorumlu olacak; dayanışma,
sorumluluk paylaşma, biz duygusu, giderek törpülenecek. Teorik olarak aile
fertleri arasındaki sevgi devam ediyor kabul edilir; ama davranışlarla ortaya
konulmayan sevginin, hele, fedakârlık ve dayanışma duygusu olmayan bir sevginin
ne ölçüde var olduğu epeyce tartışma götürür.
Sayfa: 155
Şimdilerde
yeni bir çağa girmekte olduğumuz yahut girdiğimiz söylenmektedir. Bu çağın
özelliği, hayatın her alanına kazandırdığı hızdır. Ulaşım, iletişim ve bilişim
alanında başlayan bu hızın, geleneksel insan ilişkilerini bozduğu, sürekli,
kalıcı ilişkiler yerine geçiciliğin egemen olduğu ileri sürülmektedir.
Kullanılan eşyalardaki kısa süreliğinin yanında, dostlukların, arkadaşlıkların
ve iş ilişkilerinin de geçici olduğu, kısa süreler içinde değiştiğine dikkat
çekilmektedir. Hayatın her alanındaki bu ilişkilerin geçiciliği yanında, hızına
ayak uydurmakta da sıkıntı çeken insan, her türlü insanî ilişkilerinden
gittikçe koparak yalnızlaşmaktadır, insanın yaşadığı çevreden bu
soyutlanmasına, insanın atomize olması deniliyor.
Gittikçe
daralan ve duygusal yoğunluğunu yitiren bu ilişkiler içinde atomize olan, yani
yalnızlaşan insan, hızla birlikte yoğunlaşan çevre uyarıları karşısında,
uyumsuzluğa, nevrotik davranışlara düşmektedir. Aşırı bireysellik ve sıfır
menfaat ile normatif hukuka dayanan kurak hayat, kişiye sığınacak yer
bırakmamaktadır, iktisadî, siyasî ve benzeri toplumsal buhranların yaşandığı
dönemlerde ise, bireylerin bencillikleri iyice keskinleşmekte ve gerçekten de,
insan insanın kurdu haline gelmektedir; insanın insana ve yaşadığı topluma
güveni bütünüyle kaybolmaktadır.
Sayfa: 156
Aile
fertlerinden sorumluluğu, saygı ve şefkati bir ömür boyu taşımanın, sıla-i
rahimin değeri gittikçe artıyor; değeri arttıkça da zorlaşıyor. Bizim
kültürümüzde sıla-i rahim, aileyi, akrabayı görüp gözetmek, gerektiğinde malî yardımda
bulunmak, uygun aralıklarla ziyaret etmek, hal-hatır sorup gönül almak,
ihtiyacı olduğunda fikren ve bedenen yardım etmek, güler yüz göstermek ve dua
etmek gibi hayatı sıcak kılan, güzelleştiren ve güvenli kılan bir tutumdur.
Sayfa: 157
Bölüm: Millî Kimlik Duyarlığı ve Dil
Her
kültürün, ilk oluşum zamanlarından itibaren, başkalarından farklı olmak gibi
bir duyarlığı vardır. Bütün kültürlerin oluştuğu maddî ve manevî çevreler
birbirlerinden şu veya bu ölçüde farklı olduklarından, var olan hiçbir kültür
bir diğerinin aynı olamaz. Kültürlerin oluşumunu hazırlayan maddî ve manevî
unsurlardaki beraberlik yahut benzerlikler, kültürler arasında ortak temayüller
yahut üslûplar yaratırsa da, hiçbir zaman ayniyet olmaz.
İnanç
sistemlerinin bütünüyle aynı olduğu farz edilebilecek toplumlarda da, en geniş
anlamında çevre imkânları ve tarihî birikimlerin farklı oluşundan ötürü
kültürler farklı oluşacaktır.
Sayfa: 158
İnsanlığın
farklı kültüre yani kimliklere ayrıldığına dair Kur’ân’ın işareti açıktır:
“Ey insanlar. Doğrusu biz sizi bir erkekle dişiden yarattık.
Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ( büyük büyük
cemiyetlere, küçük küçük kabilelere) ayırdık. Muhakkak ki Allah katında en
değerli ve en üstün olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır (karşı gelmekten
sakınanınız). Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdar olandır.” (Hucurat-
49/13)
Görüldüğü
gibi ayette insanların ayrılmasında ırk esası reddedilmekte, küçük ve büyük
cemiyetlere ayırma ise, “muarefe”ye dayandırılmaktadır; görüşüp, tanışma,
yakınlaşma. Bu farklılıklar, toplumların, başkalarını ve kendilerini
kavramalarına ve buradan başlayarak yakınlaşmalarına yol açacaktır.
Çok farklı
coğrafyalarda, farklı tarih ve bilgi birikimlerine sahip toplulukları, ortak
bir Müslüman kimliğine yahut kültürel özelliklerine kavuşturan, Kur’ân’ın
evrensel ilkelerinden çok, Müslümanların sünnete uyma duyarlığıdır. Din
topluma, insan-hayat-varlık-Allah hakkında belirli bir anlayış kazandırıp,
evrensel olan ahlâkî ilkeleri vermekle, bir kültürün oluşumunun temel çerçeve
ve yönünü çizmiş olur. Toplum bu ilkelere iman ederek kendi dünyasını yani
kültürünü kurar.
Sayfa: 159
Kültürün
içerik ve üslûbunu, inanç sisteminin çevre şartları ile karşılaşması belirler.
Aynı inanç sistemine sahip iki topluluktan, soğuk iklimlerde yaşayanlarla sıcak
iklimlerde yaşayanların, çölde yaşayanlarla deniz kenarında yaşayanların farklı
hayat üslûpları kuracakları açıktır.
Her kültürde
doğuşundan itibaren var olduğunu söylediğimiz farklı olma duyarlığı, İslam kültüründe
de başlangıcından itibaren vardır. Bu konuda gerek Peygamber’in gerekse
sonrakilerin sünnetinden birçok nakiller yapıldığı gibi, fiilî gelişmeler de,
bu duyarlık ve şuur yönünde gerçekleşmiştir.
Ortak
kültürün, toplumun sağlığındaki değerini pekiyi kavrayan İslam bilginleri,
kimlik şuuruna erken zamanlarda varmış ve bunu dile getirmişlerdir. Hz. Ömer
ehl-i zimmeye, Müslümanlara özel kıyafetleri giymemelerini emretmiş.
Sayfa: 160
Bu farklılık
duyarlığı, binaların mimarî ve dış görünüşlerine de yansımış, ehl-i zimmetin evlerinin
dış görünümleri ile belli olması istenmiştir.
Kısım: Kimlik ve
Giyim-Kuşam
Prof. Dr. Cengiz Güleç’in sözü: “Kimlik, başkaları için bir deniz feneri,
bizim içinse pusuladır.”
Sayfa: 161
Osmanlıda
uzun yıllar boyunca, Müslümanlar ile diğer reaya arasındaki giyim kuşam
farklılığına özen gösterilmiştir. Söz gelimi Yahudiler sarı pabuç giyemez,
kalpak takamazlardı. Bu aşağılayıcı değil, ayırt edici bir kuraldı. Kaldırımda
at üstünde gelen bir insan gördüğünüzde onun Müslüman tebaadan biri olduğunu
anlardınız.
Sayfa: 162
Kısım: Kimliğimizin
Bayrağı
Nesnel kimlik dediğimiz, toplumun kim olduğunu başkalarına açıklayan ve
onun millî kültürünü oluşturan olguların başında dil gelir. Dil bayraktır;
ancak, biri kanla kazanılır öbürü anadan.
Dil,
kültürel kimliğin kazanılmasının hemen aynı bir süreçte kazanılır. “Allah,
Âdem’e eşyanın adını öğretti.” mealindeki ayeti, dilden başlayarak, bütün bir
kültürel yaratıcılığın imkân ve yetkisinin insana verildiği şeklinde yorumlamak
gerekir. Çünkü bir şeyin adını öğrenmek, kendisini kavrayıp, bilmekle
mümkündür.
Sayfa: 163
Aslında
gerçek bir bütündür, kültürel anlamda kendiliğinden bir düzeni yoktur. Her
kültür, gerçeği kendi inanç, bakış açıları, ölçü ve değerlerine göre kavrayıp,
kategorilere, sıralamalara tabi tutar ve ilgilerine göre ayrıntılandırıp
isimlendirir. Böylece aynı zamanda gerçeği bir anlam düzenine kavuşturmuş olur.
Dil bir araç değildir; dil ile ifade ettiği varlık olayları arasında bir yapı
birliği vardır. Görme, kavrama, isimlendirme ve düşünme varlıkla birliktedir ve
birbirini taşır. Çocuğun idrak gelişmesi dil gelişmesi ile birliktedir.
İnsan
şuurunda anlamsız bir şey yoktur. Şuura, anlamsız şekiller ve sesler
yerleştirme çabaları sonuçsuz kalmış; dernekler, verilen anlamsız şeyleri bir
anlama bağlayarak kavramaya çalışmışlardır. “Sunulan malzemeyi alan bilinç,
hemen onu anlamlı teşekküller halinde biçimlendirmiş; harfleri, sesleri,
heceleri kelime ve cümlelerin parçaları; lekeleri ise resimler olarak
kavramışlardır.
Sayfa: 164
Kısım: Dil ve Kültür
Sorokin’i hatırlayarak, kültürü,
anlam kazandırılmış gerçekliğin bütünü diye tanımlarsak, yukarıdan beri işaret
ettiklerimizle, bu anlamlandırmanın aynı zamanda isimlendirme olduğunu da
söylemiş oluruz. Dilin içyapısı, tarihî varlık alanıyla birlikte oluşur; yani,
kültürün tarihî gelişmesi, dilin de gelişme sürecidir. Dil, millî kültürün ilgi
alanına giren varlık dünyasını yansıtır; o milletin yapıp ettiklerinin, duyup
düşündüklerinin, görüp bildiklerinin, tasavvurlarının, velhasıl bütünüyle
nesnel ve öznel dünyasının aynasıdır. Bu yüzden, “Ruh, dünyaya dil hüviyetiyle
egemen oldu.” Denilmiştir. Ruhu ölçülendirip biçimlendiren ise inançlardır;
yani ruh, iman dünyasının bakış açılarından ve ölçüleri ile dünyaya egemen
olmakta, onu dillendirmektedir.
Dilin zenginlik yahut yoksulluğu, o
kültürün zenginlik veya yoksulluğudur. Hayat kısırlaşmış, daralmış, içeriği
yoksullaşmış ise; yani o dille düşünme, duyma, yaşama alanları bu hale gelmişse
dil de daralmış, yoksullaşmış demektir.
Dilin sınırlarını, o toplumun
kültürü belirler. İlgi alanı, idraki açılan, dünyası genişleyen kültürün dili
de o ölçüde zenginleşir. İlim, felsefe, sanat, teknik, metafizik, velhasıl
hayatın her alanında problem alanları genişledikçe dil zenginleşir. Ancak,
hayatın her alanını kendi eliyle yaşamak şarttır. Kültürün sorunu, dilin
sorunudur.
Kültürün temel meselesi,
bağımsızlığını koruyabilmektir; yani hayatı kendi bakış açıları, değerleri ve
ölçütleriyle kurabilmek. Kendi mukaddeslerine bağlı olmayan, millî imanının
aydınlığında yaşamayan, düşünmeyen; kendi dünya görüşünün ölçüleri ile varlığa
bakıp kavramayan, kendi gözü ile görmeyen kendi dili ile anlatamaz.
Sayfa: 165
Türklerin İslamiyet’i kabulünden
sonraki dil değişmeleri, aynen kültür değişmelerimizin sürecinde
gerçekleşmiştir. Hayatımızı biçimlendiren inanç sistemimiz çok büyük ölçüde ve
hızlı bir değişime uğramıştır. Bu inancın dünyaya bakışını ve ölçülerini
yansıtacak kelimelerin de Arapçadan yahut İslamiyet’i tanıdığımız Farsçadan
gelmesi olağandı. İnanç dünyamızdaki bu değişme çok hızlı olduğundan, tamamen
Türkçe kelimelerimizle bu yeni anlam dünyasını, Müslüman dünyamızı kurmamız
mümkün olmamıştır. Zaman içinde ve özellikle Osmanlı yüzyıllarında, aynı
kelimelerle, tamamen bize özel bir dünya kurduk. Osmanlı dönemi Türk kültürü,
çok zengin kaynaklardan beslenen, çok zengin kültür unsurları içeren bir ortak
millî üslûba sahip olduğu gibi, Osmanlıca da, Arapça ve Farsça kelimelerin
yoğunluğuna rağmen, ne o dillerden biri, ne de ayrı bir dildi; Türkçenin tarihî
bir evresinden ibaretti.
Yabancı kültürlerden alınan kültür
unsurları, işlev ve biçim açısından millî kültürün kendisi haline gelirler.
Dilde de böyledir; kelime yabancı bir kültürden alınsa da, kendi bakış açımızı,
duyuş ve düşünüş biçimimizi yansıtıyorsa, ses ve biçim açısından kendi
dilimizin zevk süzgecinden geçmiş, Sangaryos Sakarya, İkonyum Konya yahut
merduben merdiven olmuşsa, o kelimeler artık bizimdir, Türkçedir. O kelimelerle
ilim yaptıkça, sanat ve edebiyatımız zenginleştikçe, onlar iyice bizim olur.
Sayfa: 166
Her dilin ayrı bir inanç yapısının,
bakış açılarının, ayrı bir imkânlar ve yönelişler dünyasının eseri ve aynası
olduğunu göstermektedir. Her dilin, öfkesini, sevincini, korkusunu, sevgisini,
tasasını, saygısını, ifade biçimleri de, bu konularla ilgili deyimlerinin
zenginlik yahut yoksulluğu farklıdır. Kültür neyse, dil de odur. Kültürün ilgi
alanları ne yöndeyse dil de o yönde zenginleşmiştir.
Türk dilindeki fiillerin bolluğu ve
fiil çekimlerinin zenginliği karşısında, İngilizcede doğru dürüst bir gelecek
sigası bile çoktur. Türkçe, eyleme dönük bir milletin kültür zenginliklerini
sergilemektedir.
Almancada konuşmak bir amaca
dönüktür; bir iş için araçtır. Sofra sohbetleri, aile çevresi görüşmeleri,
eğlence toplantıları vesilesiyle yapılan konuşmalar, faydasız birer gevezelik
olarak görülür. Türkçede ise konuşkanlık sevimli bir tavırdır; erdem sayılır.
Konuşkanlık uyum ve sıcakkanlı bir kişiliğin ifadesidir, insanların konuşa
konuşa, hayvanların koklaşa koklaşa anlaştığı söylenir; tatlı tatlı konuşulur,
sohbet edilir. Dostluklar sohbetle kurulur. Bu bakımdan konuşmak,
toplumsallığın ifadesidir ve kişinin konuşması balla kesilir. “Her dilin başka
bir görkemi, başka bir körlüğü, başka bir yaratıcılığı, başka bir aptallığı
vardır” diyor Nermi Uygur.
Sayfa: 167
Ana dili öğrenmek, millî kültürü,
onun bakış açıklarını, kavrayış, duyuş ve yorum biçimlerini, ilgi alanlarını
öğrenmek demektir. Bunun için, bir dil, bir dünyadır ve ana dili, millî
kimliğin bayrağıdır.
Sayfa: 168
Kısım: İnanç ve Devlet
İnsan için hayatın temelinde inanç
vardır. En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün kültürel olgular bu temel üzerine
kurulurlar; bu temeli kaybettikleri zaman da çökerler.
Sayfa: 169
Bu güvenin temelinde, son tahlilde
devlete olan inancımız yatar. Ona inandığımız, devlet gücünü kullanan bütün
organların hukuka uygun davrandıklarına inandığımız için, devletin verdiği
belgelere de inanarak, güven içinde ilişkilerimizi kurarız. Toplumsal
hayatımızın temeli devlete olan inanç ve bundan doğan güvendir.
Birinci halka dindir. Dinler,
özellikle semavî dinler, farklı da olsalar, temel insanî değerler ve ana eylem
ilkelerinde büyük ölçüde ortaktırlar. İnsan hayatına değer vermek, aileyi
kutsamak, yalan söylememek, hırsızlık etmemek, dürüst olmak, emanete hıyanet
etmemek gibi ilkeler hemen bütün dinlerde ortaktır.
Sayfa: 170
Ancak, dinin yaptırımları esas
itibariyle uhrevîdir, yani öte dünyada uygulanacaktır. Eğer toplumun bütün fertleri
o ölçüde dindar olabilseydiler, ahlâk ve hukuk, hiçbir ilave yaptırımı
içermeyen, sadece bilgi veren ve yol gösteren kurallar manzumesi olarak kalırdı
ve toplum için de bu yeterli olurdu. Ancak böyle olamadığı için, tamamlayıcı
ikinci halka olarak ahlâk ortaya çıkar.
Dinden ve toplumun tarihî
tecrübesinden yani kültür birikiminden kaynaklanan ahlâk kuralları, doğal
gelişmesi içinde dinin eylem ilkeleri ve değerleri ile çelişmez; açıklar,
tamamlar ve daha geniş bir ilişkiler alanına yayar. Ahlâkın, dinden ayrı olarak
dünyevî bir yaptırımı vardır ki, o da toplum tarafından ayıplanma, kınanma,
gerektiğinde toplumdan dışlanmadır. Bu yaptırımlar mekanizmasına sosyal kontrol
denilmektedir.
Ahlâkî yaptırımların tam işlediği
yani ahlâkın egemen olduğu toplumlarda, yukarıda din ile ilgili olarak
söylediğimiz gibi, hukuk sadece bilgi verici, yol gösterici, farklı anlayış
yahut menfaatlerden doğan uyuşmazlıkları çözücü kurallar olarak kalır;
yaptırımlarına ihtiyaç duyulmaz. İnsanların bu kadar ahlâklı olduğuna
inandığımız bir ortamda, bu inancın yarattığı güven içinde yaşayabiliriz.
Sayfa: 171
Toplum büyüyüp geliştikçe hukukî
yapısını da kurar. Bu yapı olmadan toplumu bütün halinde tutmak, insanlar arası
ilişkilerde güven ortamını sağlamak mümkün olmaz.
Hukuku yapan da, uygulayan da
devlettir. Modern zamanlara geldikçe, devlet aynı zamanda kendisini hukukla
sınırlamaya başlamıştır; yani fertler ve diğer kurumlar, devletin de neyi
yapıp, neyi yapamayacağını bilmekte, devlet gücü karşısında da güven içinde yaşattığını,
bütün beşeri ilişkilerin, -din ve ahlâkla birlikte- inanç temelini
oluşturduğunu söylemiştik. Bu yapının, insanların inançlarına uygun olması ve
uygulamaların aksaksız yürümesi, insanların adalet duygularını da tatmin eder.
Adalet duygusu insanın doğasında
vardır; ilişkilerinin, eylemlerinin aynı zamanda adil olmasını ister. Hak
duygusu insan doğasında olmakla birlikte, bunun ölçüleri ve tezahür biçimleri,
kültürden kültüre az çok değişiklikler gösterir ki, bu da temelde inançla
ilgilidir. Bu inanç ve güven sarsıldığı yani millî kültür ve hukukun verdiği
ölçülerin âdil olup olmadığı konusunda endişe ve kuşkular başladığı zaman,
toplumda huzursuzluk ve çatışmalar da başlar.
Sayfa: 172
İnsanlar ne ölçüde sağlıklı bir
biçimde sosyalleşir, millî kültürün ölçüleri ile ölçülenirlerse yani Türk
kimlik ve kişiliğini kazanırlarsa, o ölçüde inançlı, güvenli bir ortamda huzur
içinde yaşarlar; sorunları o ölçüde azalır ve olanları da kolaylıkla
çözebilirler. Tabii bunu söylerken, basın da dahil bütün bu kültür
çevrelerinin, Türk kültürünün değer ve ölçüleri ile insanları etkilemeye
çalıştığı ideal bir ortamı düşünüyoruz.
Demokrasiler, bu açıdan çok ince ahlâkî dengelere dayana
yönetim biçimleridir. Partilere dayalı siyasî mücadeleler, yayın, söz ve
toplantı özgürlükleri bu yapının temel unsurlarındandır. Ancak, bu haklar öyle
kullanılmalı ki, toplumun millî kültür yapısına olan inancı sarsılmamalıdır.
Sayfa: 173
Çok güçlü bir millî kültür inancı ve
hukuka bağlılık şuuru geliştirilmelidir. Bu inanç ve şuura kavuşmuş; yani bu
ölçülerle eğitimini alıp kimlik ve kişiliğini bulmuş vatandaşlar, muhalefet
yapar yahut söz haklarını kullanırlarken, millî kültürün bu iman çerçevesini
zedelemeden eylemlerini ortaya koyabilirler. O zaman muhalefet, millî kültür
içinde, yanlış uygulamalara ve hukukî yapının daha iyiye gitmesi gereken
yönlerine yönelir ki, olması gereken de budur. O zaman demokratik yapı içinde
siyasî mücadeleler, icraatların, kabiliyetlerin, ufukların yarıştığı bir alan
olabilir. Aynı iman ve ölçülere bağlı olan toplumda, insanların söz ve eylem
hürriyetleri hukukî çerçevede değil, kendi içlerinde sınırlıdır. Sözü geçen
ilkelere uygun eylemler, ancak o kültür içinde yeterli terbiyeyi almış olmakla
mümkündür, işte demokrasi kültürü olarak sık sık kullanılan kavramın özünü
teşkil eden olgu budur. O temel eğitime ulaşılmadıkça, millî kimlik ve
kişiliğimiz oluşmadıkça, bütünü ile arızalardan kurtulamayız.
Sayfa: 174
Millî kültüre, onun kurumlarına
inancın yıkıldığı yerde toplum da çöker. Devlet ve devlete olan inanç, toplum
hayatının belkemiğini oluşturmaktadır. Bu inanç sarsıldığı zaman, güven
ortamını yaratan diğer bütün unsurlar da geçerliğini yitirirler.
Teorik açıdan devlet, hem hukuku
yapar, hem onunla kendini sınırlar, hukuka bağlı devlet budur. Egemenliği
elinde tutan o insan, Allah korkusuna, âdil bir kişiliğe sahipse, toplum da
rahat ve huzurludur; değilse sıkıntı ve zulüm vardır.
Sayfa: 175
Bu açıdan bakıldığında Türk
kültürünün, fevkalade güçlü bir hukuka bağlılık şuuru geliştirmiş olduğunu
söyleyebiliriz. Bu şuurun devlet hayatındaki kurumlaşması tam ve istenilen
ölçülerde olamamıştır. Bilindiği gibi Osmanlı Devletinde Şeyhülislamlık Kurumu,
devlet gücünün hukuka uygunluğunun denetimini yapan bir işleve sahipti. Ancak hukuka
bağlılığın temel gereklerinden olan kuvvetler ayrılığı gerçekleşemediğinden, bu
kurumun işlevini bütün zamanlarda ve tam gereği gibi yaptığını söyleyemiyoruz.
Esasen kültürün bütünüyle zafiyet
geçirdiği böyle dönemlerde, toplum tabanından gelmeyen, tarihî birikimle ilgisi
ilk hamlede kurulamayan oluşumlara toplumun inancını sağlamak kolay başarılacak
bir iş değildir. Aynı zamanda kimlik buhranı yaşayan bu kesimlerin istismara ve
yönlendirmeye çok açık olduklarını söylemeliyiz. Duygusal olarak millîci
oldukları kabul edilse bile, idrakleri millî kaynaklardan beslenemediği,
ölçülenemediği için yabancı tesirlere kolayca kapılabilmekte, millî meselelere
yabancı gözlüklerle bakmak zorunda kalmaktadırlar.
Sayfa: 176
Biz, insanı küçük kâinat olarak
bilen, bütün varlığın insanla anlamlandığına inanan bir kültürün çocuklarıyız.
Bu kültürel kıbleden sapıp da, insanın değerini yeniden ve başkalarından
öğrenmeye kalkınca, gereği gibi kavrayamadık ve özlenen mesafeleri alamadık. Bu
yüzden de, insanın değerini vurgulayalım, insan haklarını öne çıkartalım
derken, onun tek güvencesi olan devleti tahrip etmeye yöneldik. Devlete olan
inanç zayıfladıkça, toplum yapımız temellerinden sarsılmaktadır.
Sayfa: 177
Bölüm: Erol Güngör ve
Tarih
Zamanımızdaki aydın tariflerinde hep
ihmal edileni, aydın, içinde yetiştiği toplumun kıblesine dönük olan seçkin
kişidir. Milletinin, millî kültürünün mukaddeslerinden kopmuş, kendinden kaçan,
aşağılık kompleksleri içinde yabancı kültürlerin tellallığını yapan insanlar,
kültür birikimleri ne kadar yüksek olursa olsun, o milletin aydını
sayılamazlar. Bir millete mensubiyetin, birlikte yaşadığı insanlarla aynı
kıbleye dönük olmanın heyecanını duymayan kimseler, çok bilgili iseler, raftaki
bir ansiklopedi yahut Arap şeyhlerini kandıran bir İngiliz istihbaratçısı da
olabilirler; ama Türk aydını oldukları kabul edilemez. Erol Güngör, “Tarih bir
milletin hayatı, millî kültürün ise tecrübeleridir.” der.
Sayfa: 178
İnsanlar, toplumun buhranlı
zamanlarında çıkış yolu ararken, özellikle tarihe eğilirler; geçmişte bulunacak
bir modelden hareketle şimdiki sorunlarını çözmeyi ümit ederler. Geçmişe
hasretle bakmanın sebebi daha iyi bir dünya kurmaktır. Yani geçmiş özlemi, aynı
zamanda mutlu bir gelecek arzusunu içeren, aktif bir bakıştır; bir ihtiyarın
kendi gençliğini düşünmesi değildir.
Erol Güngör, bugün hangi değerlerden
mahrum isek ve hangi değerlerin insanlarımıza ve topluma egemen olmasını
istiyorsak, o değerlerin insanlarımıza ve topluma egemen olmasını istiyorsak, o
değerlerin hayata egemen olduğu, şekil verdiği zamanlara hasret duyduğumuzu
belirtir.
Sayfa: 179
Tarihimizin büyüklük ve zenginliği
yanında, günümüzdeki fukaralığımız, mutluluğu tarihte arayanları haklı kılacak
gibidir. Osmanlının en son döneminde bile, daha çok toprak, daha çok kaynak
sahibiydik ve sözümüz daha geçerliydi. Eskiden İngiltere, Rusya ve Fransa gibi
düşmanlarımız vardır; cumhuriyet ise çocuklarımıza Yunanı düşman olarak
öğretmektedir. Osmanlıya en çok sırt çevirmişlerimizin bile öğünecek bir şey
aradıklarında, ister istemez eskiye döndüklerini söyleyen Güngör, “sadece
küçülmekle kalmamış, kendimizi iyice küçük görmeye de alışmış bulunuyoruz.”
der. Ancak bütün bunları, cumhuriyet dönemini küçüksemek için değil.
Cumhuriyeti kuran insanların da o imparatorluğun yetiştirdiği kimseler
olmasının, Osmanlıya hasretimizi artıran bir faktör olduğunu ifade için
anlatır.
Sayfa: 180
Büyük bir tarih, büyük bir şahsiyet
anlamına gelmektedir. Bazen geçmişimizin parlaklığı geleceği göremeyecek kadar
gözlerimizi kamaştırabilir; önümüzdeki sorunları ancak bugünün bilgi ve
teçhizatı ile çözebileceğimizi adeta unuturuz. Eski çözümlerin günümüz
sorunlarını çözemeyeceğini, eski kurumların, bir kültür bütünü içinde anlam ve
işlevlerini yerine getirdiklerini, onları oradan çıkartıp bugünün içine almakla
aynı güzelliklere kavuşamayacağımızı, esasen alınamayacağını hatırlatır.
Güngör, eski kurum ve davranışları, o çağdan ve bütünden koparak günümüzde
diriltme heveslerini bir idrak yansıması olarak görür.
Erol Güngör, “Geçmişi diriltmek
mümkün olsaydı, zaten yaşar, geçmiş olmazdı; ölünün dirildiği görülmemiştir.”
der.
Sayfa: 182
Toplumsal olayların çözümlenebilmesi
için toplumsal tecrübenin bilinmesi gerektiği, çok öncelerden itibaren
hissedilen bir gerçektir, insanın kendi tecrübeleriyle kendi hayatını
düzenlemesi gibi, toplumsal olayların tecrübelerinin yani tarihinin bilinmesi
ile mümkündür. İnsanlar kendilerini köklü bir soya bağlamaktan mutluluk ve
güven duydukları gibi, milletler de kendilerini insanlık tarihi içinde, yeri ve
özelliği belli olan bir geçmişin derinliklerine bağlamaktan güven duyar ve bir
kişilik duygusuna kavuşurlar.
Tarih şuuru, tarihin akışı hakkında
belli bir görüş ve anlayışa sahip olmak demektir.
Sayfa: 183
Millî tarih şuuru da, millete ait tarihî,
basit olaylardan ibaret olmayıp, bugünü açıklayan ve gelecek hakkında ipuçları
veren anlamlı bir bütün olarak görür. Tarih şuuru derken, buradaki şuuru,
bilgiden çok duyu olarak anlamak gerekir. Bu duygu sayesinde fert ile millî
tarih arasında bir özdeşlik kurulur. Kendi geçmişimiz nasıl bizim kişiliğimizi
oluşturmuşsa, millî tarih de milletimizle birlikte tek tek hepimizi oluşturan
tecrübemizdir ve hepimizindir.
Millî tarih şuuru milliyetçiliğin
temelini oluşturduğu için, ona en çok düşman olanlar da milliyetçiliğe karşı
olanlardır.
Milletler tarih içinde oluşurlar;
kültürel varlıklarını kazanırlar. Bir millet için hayat, tarih demektir; hayat
tecrübesi ise o milletin kültürüdür. Tarihin bir millet için asıl önemi onun
öznel anlamındadır. Bir milletin mensupları çok eski zamanlardan beri, aynı
tarihî maceradan gelmiş olmasalar bile, böyle olduğuna inanıyorlarsa, önemli
olan budur ve tarih şuuru denilen de bu anlayış şeklidir.
Sayfa: 184
Bu şuur, milletin bugünü ve yarınını
birlik ve bütünlük içinde tutmaya yöneliktir. Ortak tarih şuuru sadece bugüne
güç ve meşruiyet kazandırmakla kalmaz, aynı zamanda gelecek hakkındaki
projelerimizi, heyecan ve ümitlerimizi de temellendirir.