4 Mart 2019 Pazartesi

KÜRESELLEŞME VE MİLLİ HAYAT (KİTAP ÖZETİ)


KÜRESELLEŞME VE MİLLİ HAYAT
NEVZAT KÖSOĞLU
(KİTAP ÖZETİ)

Bölüm: Söz Başı yahut Medeniyet ve İnsan
Sayfa: 7
            Toplumsal değişmenin mekanizması insanın içindedir. Kurmak istediğimiz medeniyetin heyecan ve eylem ölçülerini önce ferdin kişiliğinde gerçekleştireceksiniz; daha doğrusu, sadece bunu yapacaksınız. Toplum çapında gerekli yayılma ve yoğunluğa ulaştığınızda, Sinan Selimiye’sini, Itrî Nevekâr’ını yapmaya başlayacaktır.
Sayfa: 8
            Toplum değişmenin hangi düzeyinde ve medeniyet hangi evresinde olursa olsun, ferdin sorumluluğu devam eder. Nasıl bir medeniyet kurmak istiyorsanız, onun bakış açılarını, ilke ve ölçülerini kendi kişiliğine hakim kılmak; onlarla ölçülenmek ve hayatını onlara uygun olarak kurmak. Kişi hayatı kavrayıp yorumlayacağı ve eylemlerini ona göre gerçekleştireceği anlam haritasını ve ölçüleri içine doğduğu milli kültüründen alır. Buna, ferdin kimlik ve kişiliğini bulması, sosyalleşmesi diyoruz. Eğer kişi, kendisini oluşturan bu ilke ve ölçülere inanmıyorsa, kendisini baskı altında hisseder, inanmadığı ölçülere eylemlerini uyduramaz ve kişiliğinin potansiyel imkanlarını baskı altında gerçekleştiremez. Ferdin yaratıcılığı, bu anlamda özgürlüğünün varlığı ile ortaya çıkar; yani inanmakla.
            Bütün fertlerin, medeniyetleri karşısındaki sorumlulukları aynıdır.  Toplumsal konum ve işlevlerinin farklı oluşu, sorumluluklarının boyutunu değiştirmez; biri daha çok, biri daha az sorumlu olmaz. Her bireyin, toplumun yükseliş yahut çöküş sürecine katkı gücü aynıdır. Bu katkıyı toplumsal kimliğimizle değil, insan olarak, iç başarılarımızla yaparız ki o konumda herkes eşittir.
Sayfa: 9
            Toplumsal sorunların çözümünde, kendi dışlarına, toplumsal kurum ve teşkilatlanmalara yönelirler; aksaklığı oralarda ararlar. Çoğu kere aradıklarını da bulurlar. Onun da temelindeki insana inmedikleri için, yapılan yeni düzenlemeler de yeni aksaklıkların kaynağı olur ve böylece devam eder. Sorun ne çapta olursa olsun, çözüm insandan başlamaktadır. İnsan, olması gereken ölçü ve düzeye ulaştıktan sonra sistem yahut kurum tercihlerinin imkân yahut zaaflarından söz edebiliriz. Eğer insanlar sistemin kurallarına uygun davranmıyorlarsa, kurumlar kendilerinden bekleneni veremezler. İnsanlar bu kurallara uygun davrandıkları zaman, o kurum yahut sistem, potansiyel imkânlarını sergileyebilir.
           

Çevrenin kişi üzerindeki etkileri kesin olduğuna göre, sorunlara kurumlardan başlamanın da bir yeri vardır. Ancak, bunun ikincil bir değer taşıdığını ve insana yönelmedikçe kalıcı olamayacağını söylemeye çalışıyoruz. Kurumların, değişmelere ayak uydurmak için gerekli yapı ve işlev düzeltmeleri yapmaları gibi çağdaş kalabilme gayretleri her toplum için zorunludur; ancak, bunu başarabilmek için de, o ölçülere sahip insanların var olması gereklidir.
İnsan, millî kültürüne inanç içinde toplumsallaşmadıktan, onun ölçüleriyle kişiliğini bulmadıktan sonra, insan yaratıcılığının önünü açmanın, o topluma kazandıracakları tartışılabilir. Ferdî hırsların, bencilliklerin, ölçüsüzlüklerin sırf hukukî düzenlemelerle sınırlandırılıp, iyiye, güzele, millî ve insanî olana yönlendirilebilmesi imkânı çok şüphelidir. Bireyin içinden iman yapısının şekillendirilmesi ile sınırlandırılıp, yönlendirilmesi gerekir ki, yaratıcılığının topluma ve mensup olduğu medeniyete katkısı olsun.
Sayfa: 10
            Eğitimde asıl olan, bilgi değil kişilik eğitimidir; bireyin mensup olduğu millî kültürün ölçüleri ile ölçülenmesi, onun boyası ile boyanmasıdır. Toplumdaki ruhî değişme belirli bir kıvama geldikten sonra, kültürdeki yani yaşanan hayat tarzındaki değişmeler de başlamakta ve talepler yönünde ilerleme sağlanmaktadır. Bu iç değişmenin toplumsal değişmeye yol açabilmesi için, tek tek bireylerin iç değişimlerinin belli bir düzeye erişmesi gereklidir. Bireylerdeki çelişen iç yapılar, toplumu değişime götürecek olan olgunlaşmayı zaafa uğratan olgulardır.
Bölüm: Üçüncü Bin Yıla Girerken, Geçtiğimiz Bin Yıl
Sayfa: 11
Kısım: Roma Çerçevesinde
            Roma imparatorluğu üzerinde çalışanların işaret ettikleri iki önemli nokta vardır: Birisi, Roma’nın kuruluş ve yükseliş dönemlerindeki sürekli değişim halidir; öyle ki, Roma, o zamana kadar hiçbir toplumun yaşamadığı ölçüde hızlı ve çeşitli değişimler içinde olmuştur.
Sayfa: 12
            İkinci önemli nokta, fatihlerin temessülü ile ilgilidir. Göçebe fatih kuvvetler, genellikle işgal ettikleri ülkelerde temessül edilirken, Roma, zaptettiği ülkelerin halkını kendisine benzetmekte önemli başarılar kazanmıştır. Roma, mesela eski Türk imparatorlukları gibi, boylara dayanan bir federasyon, bazen daha gevşek bir konfederasyon değil, bütün gücün Roma’da toplandığı, tam merkezî bir imparatorluktu.
            Roma’yı büyük yapan şeyin, Roma vatandaşlığı fikrinin yarattığı birlik ve güç olduğu söylenmiştir. Roma vatandaşlığı hem bir imtiyaz, hem de bir sorumluluktur ve bunu düzenleyen sert ve güven verici kanunlar vardır; bu kanunların adaletine inanılır.
           

Milattan önceki yedinci yüz yılda kurulmuş olan İstanbul’un dört yüz yılı civarında Roma imparatoru tarafından yeniden kurulması; Roma’nın artık kokuşan manevî hayatından uzakta ve Hristiyanlığın güç kaynağı olarak değerlendirilmesini amaçlayan bir yenileme hamlesi gibidir.
Gerçekten de Roma’nın batı topraklarında hayat soysuzlaşmıştı ve imparator Büyük Konstantin ise, dindar ve akıllı insandı. Ancak Doğu Roma imparatoru, belki de Sasanî geleneklerinin tesiri ile, dinî ve siyasî otoriteyi şahsında birleştirmişti.
Sayfa: 13
            Papa 8. Gregorius zamanında (1073-1085) Ortodoks kilisesi, Katolik kilisesinden kesin olarak ayrıldı. Ancak bu hareket, kitleleri dalgalandıran bir iman farklılaşması/hareketi olmaktan çok, kiliseler arasındaki kavganın ulaştığı bir sonuç düzeyinde kaldı.
Kısım: Ortaçağ Avrupası
            11. yy’de Avrupa etnik ve kültürel bakımdan henüz şekillenebilmiş değildi. Genellikle, kuzeyden inen kavimler Avrupa’nın siyasi ve toplumsal yapısını alt üst ediyor; sonra, yerleştikleri bölgeler halkı tarafından asimile ediliyorlardı. Fransız kralı sadece Paris ve çevresine egemendi. Almanya’da krallık tacı bir Sakson’dan ilk defa bir Alman’a geçiyordu, İngiltere’yi Normanlar işgal etmişti.
            Batı Roma’yı Kilisenin korumasında Kutsal Roma İmparatorluğu olarak ihya etmek, Avrupa siyasetine bir ülkü olarak yerleşmişti.
            Bu çağların en önemli olayı şüphesiz ki, Haçlı Seferleri’dir. Bu seferler, Bizans İmparatoru Mihail’in papadan yardım istemesiyle başladı.
Sayfa: 14
            1095 yılında başlayan ve 200 yıl boyunca 8 kez tekrarlana bu seferler, başta Kudüs olmak üzere, Hristiyanlığın kutsal yerlerini Müslümanların elinden kurtarmayı hedefliyordu. Bu seferle aynı zamanda, her anlamda parçalanmış bir halde bulunan Hristiyanların birleşmesi için de bir vesile olacaktı. Haçlı seferleri için o günün şartlarında yapılan yoğun ve yaygın propagandalar, aynı zamanda Hristiyanlığın daha derinden duyulup algılanmasına yol açıyordu.
            Avrupa’da kilise gücünü artırıyor; hem bu gücü kullanacağı hem de pekiştireceği vesileler arıyordu. Kutsal yerleri kurtarmanın yanında, Türkleri Anadolu’dan kovmak ve Doğu kilisesine de egemen olarak, Roma kilisesi ile birleştirmek, önemli bir gayeydi. 
            10. yy’den itibaren kiliseden bağımsız üniversiteler kurulmaya başlandı ise de, buralarda ilim yapıldığını söylemek güçtür. Papalık 1163’te fizik okutulmasını, bir süre sonra papazlara tıp öğrenimini yasakladı.



Sayfa: 15
            1204 Haçlı seferinde Latinlerin İstanbul’u işgaliyle, Katolik ve Ortodoks kiliseleri fiilen birleşmişti; ama, bu görünüşte kaldı, işgal çok tahripkârdı ve Doğu Hristiyanlarının nefretini artırmaktan başka bir işe yaramadı. Bu seferler Doğu ile İtalya’nın kıyı şehirleri arasındaki ticareti artırdı. Avrupa’da toprak sahiplerinin büyük kesimi topraklarını kaybettiler ve merkezî devletler kuvvet kazandı. Deniz ticareti ve kültürler arası etkileşim arttı.
            13. yy ve 14. yy’de Avrupalılar, Müslümanlardan felsefe ve kimya alanında yararlandılar ve kağıt yapımını öğrendiler. Ardından matbaanın icadı ve kitap basımı bilginin yaygınlaşmasını sağladı. Avrupa’da, Moğollardan öğrenilen barut ve top, giderek daha yaygın bir biçimde kullanılmaya başlandı.
            Moğol saraylarında Hıristiyan rahiplerle, Hintli Budistler, Bizanslı ve Ermeni tüccarlar, Parisli ve İtalyan çini ustaları ile birlikte İranlı astronomlar ve matematikçiler birlikte toplanıp sohbet ediyorlardı. Bütün bu tesirler Avrupa’yı, temeli tecrübeye dayanan yeni bir zihniyete yöneltiyordu ki, tecrübî düşüncenin öncülerinden olan Roger Bacon da 14. yy’nin başlarında ölmüştü.
            12.yy ve 13.yy Avrupa, papaların egemenliğinde geçirmiş gibidir. Haçlı seferleri başlangıçta papalığın gücünü artırmış, imparatorlar Vatikan’a gelip, papaların önünde diz çöküp ona biat ederek taç giymişlerdir. Ancak, krallarla kilise arasındaki çekişme, yine Avrupa’daki bütün toplumsal mücadelenin eksenin oluşturuyordu.
Sayfa: 16
            İsa’nın sade yaşayışına dönülmesi gerektiğini savunan rahip Valdo ve taraftarlarının ırzına geçilmesi, yakılması, kılıçtan geçirilmesi gibi insanlık dışı gelişmeler kilisenin itibarını düşürmeye başladı. Esasen kilisenin saygınlığı, zenginliği ile birlikte azalmaya başlamıştı. 13. yy’de kilise Avrupa’nın hemen hemen dörtte bir topraklarına sahipti. Rahiplerin mal toplama hırsı içinde oldukları, iyi insan olmadıkları, para ve miras peşinde koştukları halk içinde konuşulmaya başlanmıştı. Habsburglar’ın hakimiyeti ile Şarlman imparatorluğu yeniden canlandı ise de, Latinlerin İstanbul’dan kovulmaları, doğu ve batı kiliselerinin birleşme hayalini iyice söndürdü.
            13. yy’de İspanya’da ve Güney İtalya’da Arapça eserlerin tercüme çalışmaları başladı. Böylece, Avrupa eski Yunan ilim felsefesi le tanıştı.
            14. yy sonlarına gelindiğinde, Katolik kilisesi artık imparatorların maskarası düzeyindeydi. 1320-1384 yılları arasında yaşayan Wycliffe İncil’i İngilizceye çevirdi ve Papalık aleyhinde büyük bir kampanya yürüttü.
            1415 yılında Wycliffe hakkında bir dizi konferans veren Çek bilgini Jan Huss Papalık tarafından güvenliği hususunda teminat verilerek çağrıldığı bir toplantıda yakalandı ve diri diri yakalandı.


Sayfa:  17
            Kilise gittikçe güç kaybediyordu. 15. Yy’deki büyük veba salgını Avrupa’yı perişan etti. Sefalet içindeki halk, arazi sahipleri ve zenginlere karşı ayaklandı ve bu hareketler aynı zamanda dini bir kimlik kazandı.
            Kiliseye karşı kurulan cephe, Almanya’da Martin Luther’in (1483-1546) çevresinde toplandı. Krallar ve derebeyleri de, kiliseye karşı onu destekliyorlardı. Sonunda, İngiltere, İskoçya, İsveç, Norveç, Danimarka, Kuzey Almanya ve Bohemya papalıktan ayrıldıklarını ilan ederek kendi kiliselerini kurdular.
            Bütün çalışma alanlarında devam eden ilim-din çekişmesi, Kopernik’in 1543’te ‘Dünya güneşin etrafında dönüyor.’ demesiyle tam bir savaşa dönüşür. Galileo’ya küçük işkenceler yapılır. Dominiken tarikatına girmesi Bruno’yu kurtaramaz, 1600’de diri diri yakılır.
            Papalık da, kendisine yeniden bir çekidüzen vermeye çalışıyordu. Bir İspanyol rahibinin başlattığı Cizvitler hareketi Katolikliği diriltti; Amerika’da ve dünyanın diğer yerlerinde misyonerlik ağı kurmaya başladı.
Kısım: Reform mu, Rönesans mı?
            Protestanlık hareketinin doğuş sürecini tarihçiler genellikle, kiliseye karşı güvenin sarsılması ve dinî duyguların zayıflaması olarak değerlendirirler. Biz, 16. Yy boyunca gelişen bu hareketi, Avrupa’da bir tecdit olayı, bir iman yenilenmesi olarak görüyoruz.
Sayfa: 18
            Protestan hareketlerle birlikte, hem dini yeni bir algılayış, kavrayış biçimi gelişiyor, hem de bir çeşit yeniden inanmanın heyecanı yaşanıyordu. Bu sıralarda Avrupa’da matbaa yoluyla kitaplar basılıyor, halk okuyor ve tartışıyordu.
            Esasen bu iman yenilenmesi olmasaydı, insanlar yeniden kavrayıp, inanmanın heyecanını yaşamasaydılar, Luther’in söylediklerinin bir anlamı kalmaz, bir keşişin kişisel düşünceleri olmaktan öteye geçemezdi. Hareketin o kadar geniş kitlelere yayılması, yeni anlayışın içeriğinden çok, yarattığı yeni iman dalgalanmasındandı. Katolik kilisesinin otoritesi yıkılıyor, ama Hristiyanlığı yeniden yerleştiriyordu.
            İşte bu nokta, yani Avrupalı insanın bu iman tazelemesi, sonraki kapitalist ve sair ilmî, içtimai gelişmelerin dinamosu oldu; gerekli olan enerjiyi sağladı. Protestan zihniyet, içeriği ile kapitalist içtimaî ve iktisadî gelişmenin biçimlenişini etkilemiştir. Bu oluşumları gerçekleştiren toplumsal gerilimin de, büyük ölçüde bu hareketten kaynaklandığını ileri sürüyoruz. Rönesans olarak isimlendirilen fikrî uyanış ve yönelişleri hayata hakim kılan gücün de bu olduğunu düşünüyorum. Rönesans, toplumda gerilim yaratan bir süreç alamamıştır. Rönesansın vatanı olan İtalya, büyük sanatçılar yetiştirdiği 15. Yy’de tam bir toplumsal çöküş yaşıyordu. Bu toplumsal ve siyasi çözülme 16. Yy’de sürmüştü.


Sayfa: 19
            Protestanlık hareketleri aynı zamanda Avrupa toplumlarının sekülerleşmesinin de kapısını açmış oldu. Peotestanlığın, dünyadaki ticarî ve iktisadî başarıları, öte dünyanın seçilmişlerinden olmanın bir işareti olarak gören anlayışı, bu kapıyı açmıştır. Batı medeniyetinin bundan sonraki bütün gelişmeleri sekülerleşme yönünde gerçekleşmiştir. Avrupa böylece, dinî heyecanı, dünyası için kullanabilmiş; ancak, giderek bu heyecan kaynağından kopmuştur.
Kısım: Yeni Çağ Avrupası
            16. yy’nin en büyük imkânları matbaa ve pusuladır. 17. Yy’de Avrupalı krallar merkezî otoritelerini, Almanya’nın gecikmesine rağmen, kurmuşlardı ve birbirlerinin topraklarını ve egemenliklerini çiğnemek için planlar yapıp, dış politikalar yürütmekteydiler. Avrupalı tarihçi diyor ki, ‘Biz bugün hâlâ o çağın meydana getirdiği kin, düşmanlık ve şüphe duygularının acısını çekmekteyiz.’
            Bu yüzyıllarda Avrupa, deniz aşırı ülkelerde sömürgeler edinmeye başlamıştır. Amerika’da İngiliz, Fransız ve İspanyolların kavgası vardır.
Sayfa: 20
            18. yy sonlarına doğru, 1776’da Amerikan Kongresi İstiklal Beyannamesini yayımladı; 1783’te A.B.D. kuruldu. Hiç de mütecanis olmayan bir halkın yaşadığı bu geniş ülke, nehirlerde işleyen buharlı gemiler, demiryolları ve telgraf gibi imkânların kullanılması ile şaşılacak adımlarla bir bütünlüğe, kültürel insicama girmeyi başardı. Bu husus, vurgulanması gereken bir olaydır.
            18. yy’nin bir diğer olayı 1787 Fransız ihtilalidir. Bu hareket, mutlakiyetçi bir idarenin zulmüne karşı halkın ayaklanmasıydı.
            19.yy Avrupa’sında, büyük teknik ve toplumsal değişmelerin yaşandığı yüzyıl oldu. Kol gücünün yerini giderek insanın beyin gücü almaya ve değerlenmeye başladı. Bu durum insanın insan olarak değerini ve eğitimini öne çıkardı ve belirginleştirdi.
            İcatlar ve büyük hamleler çağı olan 19. Yy’de Avrupa, bu sefer emperyalist hüviyeti içinde kan dökmeye devam ediyordu.
Sayfa: 21
            Yeni hedefleri Çin, Mançurya ve Tibet yöresiydi. 17. Yy’den itibaren dünyaya kapanmış olan Japonya ise, bu yüzyılın sonlarında şaşırtıcı bir hamleyle dünyaya açıldı; önce Çin’i ardından Rusya’yı perişan etti.
Kısım: İslam Dünyası
            Bu dünya adını bir dinden almaktadır; bu dinin doğup yayılması, dayandığı toplumsal taban değişse de, aynı medeniyetin açılışları olarak görülmektedir.
            İslamiyetin doğduğu coğrafi ve toplumsal alana bakıldığında, bu imkânlardan bir medeniyet açılışı beklemek mümkün değil gibidir. Cahiliye denilen eski dönem Arabistan’ında, kuvvetli bir kavmiyetçiliğin varlığı ve yiğitlik, mertlik, güç ve cömertliğe dayalı bir seçkinler ahlâkının varlığı bilinmektedir. Bir bakıma, uzun yıllar süren çöl hayatının, Arapları kişisel hasletleri itibariyle büyük fetihlere hazırladığı söylenebilir.
            İslamiyetle birlikte, İslam inancının artırdığı, yönlendirdiği ve harekete geçirdiği gerilimler, çok kısa bir süre içinde askerî ve siyasî açıdan, inanılmaz büyüklüğe ulaşmıştır. 11. Yy’e geldiğimizde ise, İslam dünyasında siyasî bakımdan parçalanma ve toplumsal açıdan gevşeme görülür.
Sayfa: 22
            Bu gevşemede, süratli fetihlerin getirdiği görülmemiş zenginliklerin payını düşünebiliriz. Bu gelişmeler zühd ve takva hayatını olumsuz etkiliyordu. Hasan Basri, daha 8. Yy ortalarına gelmeden, saf iman ve ahlâk hareketinin çağrısını yapmaya başlamıştı. Dördüncü halife ve sonrasında devam eden kavgaların ve Haricî hareketlerinin de, takvaya meyilli insanları, siyaset ve toplumdan çekilerek ibadete kapanmaya ittiğini ve bunun, tasavvuf hareketlerinin başlangıcı olduğunu söyleyenler vardır.
            Bu gevşemede, İslamiyetin o dönemdeki taşıyıcı unsuru olan Arapların, geleneksel kavmiyetçiliklerinden vazgeçmemelerinin de ağırlıklı payı olduğunu ifade etmeliyiz. Emevîler döneminde Arap-mevalî ayrımının, hukukî ırkçılık boyutlarına vardırılması, ortak imandan kaynaklanan gerilimin, Araptan gayri unsurlar tarafından beslenmesine imkân vermemiştir. Bir kültürel tepki olarak değerlendirilen şia hareketi, müstakil bir medeniyet hamlesi olmaktan çok, millî ve mahallî renk olarak kaldı.
Sayfa: 23
            8. yy’den itibaren yapılan tercümelerin açtığı yeni problem alanlarında, İslam düşüncesi büyük bir cevvaliyet içinde cevaplarını vermeye başlamıştı. İtikadî mezhepler yani kelam okulları kurulmuştu. İslam düşüncesi Farabi ve İbni Sina’yı yetiştirmişti. 11. Ve 12.yy arasında Gazalî, felsefe ve tasavvuf arasındaki dengeyi kurmuş, 12. Yy’de Fahreddin Razî, tasavvuf felsefesinin mistik tecrübeyi tek hakikat ölçüsü olarak gören eğilimine karşı çıkmıştı. 12. Yy sonlarında Süreverdî, kendinden sonrakileri büyük ölçüde etkileyecek olan, varlığın, İlahî Nur’un değişik mertebelerde tecellisi olduğunu ileri süren İşrakiye kuramını ortaya koymuştu. 16. Yy’de, tasavvuf hareketini derinden etkileyip yenileyen İmam Rabbanî’yi, 17. Yy’de Şah Veliyullah Dehlevî takip etti. Aynı yüzyılda özgün bir mütefekkir olan Sadreddin Şirazî yetişti.
            Düşünce alanındaki bu gelişmelere rağmen, İslam medeniyeti canlılığını kaybediyordu. Bu gelişmeler, düşünce ve bilgide medeniyetin tezahür alanlarından biri olmakla birlikte, medeniyet hamlesini besleyen gücün, başka yerlerde aranması gerektiğini söylememize imkân vermektedir.


Sayfa: 24
Kısım: Türk Çıkışı
            Türklerin, İslam dünyasında bir diriliş gerçekleştirdiklerini, kurumlaşan ilke ve değerleri yeni bir enerji ile canlandırıp, hayata hakim kıldıklarını görüyoruz.
            Türklerin, İslam dünyasına hamle yaptıran gerilimlerin temelinde iki noktayı görebiliriz. Birincisi Türk kavimleri henüz Müslüman olmaktaydılar ve bu sebeple inançları diri ve sadeydi. Yaşama tarzları itibariyle de gerilimleri yüksek olan bu topluluklar, yeni bir imanla hem gerilimlerini yükseltmiş hem de yeni bir mecra bulmuşlardı. İkincisi, Türk topluluklarının fazla ezilmeden, onurları kırılıp horlanmadan Müslüman olmalarıdır.
            Türk boylarının İslamlaşma süreci ve hızının artması, belirli, kesin ve ezici bir savaş darbesinin sonucu değildir. Bu hususun önemli olduğunu düşünüyorum. Sasanî ülkesinin, Müslüman orduların sert darbeleri altında ezilmesi ve İslamlaşmasının, daha sonraki tepkisel oluşumlara zemin hazırladığı düşünülürse, Türk topluluklarının Müslüman oluş biçimlerinin, gerilimlerini besleyen bir faktör olarak ele alınması anlaşılabilir.
Sayfa: 25
            1055 yılında Selçuklu Tuğrul Bey’in Bağdat’ta Dünya Sultanı ilan edilmesi ve Müslümanların halifesini himayesine alması ile Müslüman dünyada yeni bir dönem başlamış oluyordu.
            13. yy’de beliren olay, Cengiz Han’ın çıkışıdır. 1260’ta Mısır Türk Sultanı Baybars’ın Cengizli ordularını yenerek durdurması, özellikle İslam dünyasında büyük yankılar yaptı.
Kısım: Osmanlı Doğuşu
            14. yy’nin büyük çıkışı, şüphesiz Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşudur. Devlet-i Aliyye iki yüzyıl içinde, parçalanmış olan bütün Orta Doğu’yu hakimiyeti altında birleştirecek ve İslam dünyasının merkezi olacaktır. 1453 yılında İstanbul’un fethi ile Türklerin Avrupa’dan uzaklaşması fikri, batılılar için sürekli bir ülkü haline geldiyse de, birkaç yüzyıl boyunca hep mağdur oldular.
Sayfa: 26
            Ancak 1683 yılında Türklerin Viyana önünden çekilişinden itibaren Avrupalılar, Osmanlının da yenilebileceğini düşünmeye cesaret ettiler.
            Osmanlının geri dönüş eğrisi, Avrupa ve Rusya’nın yükseliş eğrisi ile koşutluk göstermektedir. Osmanlının yükseliş yahut geri dönüşünü de temelde kendi iç yapısında aramak gerektiğini düşünüyorum.
            15. yy’den itibaren Türkistan’da, Timur rönesansı olarak isimlendirilen bir hayat hamlesine şahit oluruz. Türk töresi üzerine devletini kuran Timur, Osmanlıyı yenecek güce ulaşır; İstanbul kıyılarına kadar gelir. Uzun süreli olmayan bu çıkış, Babür Şah yoluyla Hindistan’da uzun yıllar devam edip, özellikle mimarî alanda ölümsüz eserler verdi.
            19. yy’de, Osmanlı Devletinin zayıflaması ve Avrupa’nın yaygın bir sömürgecilik atılımına girmesiyle irili ufaklı bir çok İslam ülkesi de Avrupalı devletlerin ağına düştüler. Bu sömürü süreci, iktisadî alanda olduğu kadar, belki ondan da çok, zihnî alanda etkili oldu. Esasen iç gerilimleri düşük ve hayatın bir çok alanında zaaf halinde buluna Müslüman toplumlar, kendi inanç dünyalarından giderek şüphe etmeye başladılar ve Avrupa’yı tek medeniyet örneği gibi algılamaya başladılar.
Sayfa:27
            Yüce Osmanlı Devleti, gerçekten dünya tarihinin en uzun ömürlü ve özgün kurumlarını gerçekleştirdi. Bu dönem Türk kültürünün temel kavramı adalet fikriydi; hayatın her alanında gerçekleştirilmesi gereken adalet, toplumda var olan, yaygın ve derin bir hukuka bağlılık şuuruna dayanıyordu. Bu yüzden, Devlet-i Aliyye, batı kültüründe yeşeren devletler tarzında sömürücü olmadı; insanın yüksek değerini bildi. Osmanlının kültürdeki soğuma ve gerilim düşmelerini de, bu hukuka bağlılık şuurundaki zayıflamalarda aramak gerekir. Adalet fikri, bütün varlığına hakim bir ilke olarak nasıl yükselişinin temel nedenlerinden olduysa, bu şuurun zayıflamasından doğan zulüm halleri de, öylece geri çekilişin ana sebepleri oldu.
            Osmanlı kültürünün başlangıçta rahat, atak ve her türlü olgudan yararlanmasını bilen, kendine güvenli tavrı da, yine bu şuur zayıflaması ve güvensizlikle, koruyuculuğa ve kendi üstüne kapanmaya dönüşmüştür.
            Osmanlı Barışı diyebileceğimiz bu barışın, salt güce dayanan bir Roma Barışı olmadığı, halkın inanç ve güveni üzerinde yeşerdiği, daha sonraki yıllardaki gelişmelerle görülmüştür.
Sayfa: 28
Kısım: Genel Değerlendirme ve Gelecek
            Üretim kol gücünden makine gücüne doğru kaymış ve giderek insanın kol gücü yerine zekâsına ihtiyaç artmaya başladı. Bu gelişmeler insanın insan olarak değerini vurgulamış ve eğitimi öne çıkartmıştır. Köleliğin de bu yüzyılın ortalarında kaldırıldığını söylemeliyiz.
            Daha sonra, elektriğin de devreye girmesiyle insanoğlu, büyük enerji kaynaklarına hükmetmeye başladı. O zamanlara kadar insanlık ihtiyaç duyduğu maddeleri üretmek için enerji bulmaya çalışırken, bu kere eline geçirdiği büyük enerji kaynaklarını kullanabileceği alanlar aramaya başladı. Bu da üretimi son derece artırdı ve çeşitlendirdi; reklam dediğimiz, yeni ihtiyaçlar yaratma yahut kışkırtmayı amaçlayan bir sektör doğdu.
            Peyami Safa, Batılı düşünürlere dayanarak, Avrupa medeniyetinin, Roma cemiyet disiplini, Yunan zekâ disiplini ve Hıristiyanlık ahlâk disiplininden gelen üç tesirle vücut bulduğunu söyler. İsmail Gaspıralı, Hıristiyanlığın Batı medeniyetiyle yan yana göründüğünü ama bu medeniyete yeni bir esas getiremediğini ileri sürer. Medeniyet ölçütü olarak, bütün toplumun rahat ve güvende yaşamasını esas alan Gaspıralı, Hırıstiyanlıktan önce ve sonraki Avrupa’nın bu bakımdan hiç de farklı olmadığını, yeni yüzyılların ‘eski komedyanın taze bir perdesi’ olarak tekrarlandığını söyler.

Sayfa: 29
            Kilise bu medeniyete yeni bir ruh, yeni bir esas vermek yerine, kendisi de beylik kurarak, onun ilke ve kurallarını benimsemiştir. Gaspıralı’ya göre, Batı medeniyeti, köleliğe dayanan, yani birçok insanın ezildiği, horlandığı ve birkaç insan için çalıştığı eski Mısır, Yunan ve Roma medeniyetlerinin devamıdır; o da insanlığın sömürüsü üzerine kurulmuştur.
            Protestan hareketin, Hıristiyanlıkta bir yenilenme yarattığını söylüyorsak da, insani değerlerini hakim kıldığını iddia edemiyoruz. Bu dünyadaki başarıların, öte dünyanın seçilmişlerinden oluşun işareti olarak kabullenilmesi, motivasyon açısından etkileyici olsa da, insanî davranışların sevgi ve saygıya dayalı ilkesini göstermektedir.
            Medeniyet kavramını ümrandan ayırarak, günlük hayatımızdaki kullanışa da uygun biçimde Prof. Yılmaz Özakpınar’ın teklif ettiği şekilde,  bir toplumun iman ve ona dayalı ahlâk sistemi biçiminde ele alırsak, Avrupa’nın 20. Yüzyıla gelinceye kadar, bu hususta pek de imrenilecek bir durumda olmadığını söyleyebiliriz.
Sayfa: 30
            Medeniyeti, son tahlilde, insana verilen değer ve gösterilen saygı ile ölçersek, Avrupa’nın toplumsal tarihi hiç de iç açıcı tablolar vermeyecektir. İnsanın istismarının her türlüsü, bu topraklarda yahut Avrupalıların sömürgeleştirdiği yerlerde gerçekleştirilmiştir. Roma’nın son zamanlarından 20. Yy ortalarına kadar, insan kanının en çok döküldüğü alan, Avrupa ve yeryüzünde en çok kan akıtanlar da Avrupalılar olmuştur. Bu geçmişe sahip Avrupa’nın, bugün gerçekten insana değer veren, insan haklarını yücelten samimi tutumu, bu açıdan da irdelenmeye değerdir.
            Avrupalıların insana saygı hususundaki, samimiyetini kabul edebileceğimiz tutumu, kendi iç yapıları bakımından ve onunla sınırlı görünmektedir. Kendi dışındaki toplumlar bakımından, meseleyi bir politika malzemesi olarak mı değerlendirmek istediği, yoksa gerçekten insanî boyutlarıyla mı gördüğü hususunu hükme bağlamak için aceleci değilim.
            Avrupa toplumları, Hıristiyanlığın insanî telkinlerinden fazla bir şey alamadılar. Avrupalı mütefekkir, ‘İnsan insanın kurdudur.’ derken, kendi tarihi üzerindeki ciddi gözlemlerin sağlıklı sonucunu dile getirmiştir.
Sayfa: 31
            Fertlerin ve toplumsal grupların uzun ve kanlı mücadelelerinden sonra, Avrupalının bir kesimi diğer bir kesimini, insanı en üstün değer olarak gören ve ona saygı duyan bir çizgiye itelemiştir. Düşünceler, toplumda bir iman haline gelmedikçe hayata hakim olamazlar; hayatın fiilî ilkeleri olamazlar. Kitaplarda yazılı olanlar, sırf bu halleri ile hiçbir insanlık ayıbını örtemez, hiçbir acıyı gideremez.
            İslam dünyasında insana saygı ve insan hakları, İslam’ın teorik çerçevesinde çok açık olarak vurgulanmış ve toplumların zihniyetinde de büyük ölçüde etkili olmuştu. Avrupa’da mesele, kavga ile kazanılmış yahut verilmiş bir hak olarak algılanırken, İslam dünyasında bir iman meselesi olarak ortaya çıkmıştı. Fiilen de imanın kavi, gerilimin yüksek olduğu dönemlerde adaletin hakim olduğu, insana ve insan hakların saygılı zamanlar yaşandı; imanın zayıflayıp, gerilimin düştüğü zamanlarda ise, zulümler arttı.
            İslam dünyasındaki zulüm ve insan hakları ihlallerinin çok büyük yoğunluğu, insanın sömürülmesinden değil, yoksulluktan kaynaklanır.
Sayfa: 32
            Çok kolay ve bir mevhibe ile kazanılan bu haklatın, sosyal tabana oturabilmesi için gerekli teşkilatlanmaya gidilmemiş, kurumlaşma sağlanamamıştır. Bu haklar, yönetenlerin iman düzeyine; yani onların hak tanırlık ve insafına kalmıştı. Yüce Osmanlı Devleti’ndedir ki, bu hakların temeli olan toplumsal hukuka bağlılık şuuru, bu hakların teminatı olmak üzere bir ölçüde kurumlaşabilmişti.
            Bugün İslam dünyası, bu tarihi yapısını ve birikimini düşünüp, değerlendirerek, demokrasi ve insan haklarının gerektirdiği kurumsallaşmalara ulaşmak için, eğitimi yoğunlaştırmayı düşünmelidir; aynı toplumsal macerayı yeniden yaşamak değil, kendi tarihi birikiminden eğitim yoluyla aynı iman noktasına ve toplumsal zemine ulaşmak, millî, makul ve mümkün olandır.
            Avrupa, Roma imparatorluğunun yıkıldığı 5. Yy’den itibaren sürekli bir çatışma ve çalkantı halinde yaşadı. 11. Yy’e girildiğinde de Avrupa aynı durumdaydı ve henüz etnik yapısı da şekillenmiş, oturmuş değildi.
            Bu toplumsal ve siyasi çekişme ortamında, güce dayanan Roma Barışı’nın, Avrupa’daki halklar için ideal bir ortam olarak özlenmesi tabiidir.
Sayfa: 33
            Kilisenin koruyuculuğunda kutsal Roma birliğini yeniden kurmak hayali, Avrupalı okumuşların zihinlerinden hiç eksik olmayacaktır. Bugünkü Avrupa Birliği teşebbüsünün temelinde, ifade edilmiş olsun veya olmasın, bir biçimde bu psikolojinin varlığını düşünüyorum.
            Bilindiği gibi Hıristiyanlık uzun yüz yıllar gizli/yasak bir din olarak varlığını sürdürmüş; ancak, 4. Yy. ortalarından itibaren Roma’nın resmi dini olabilmişti. Bu gizlilik ve sürekli takip altında oluş, onların varlıklarını ve eğitimlerini sürdürebilmek için devletten bağımsız bir teşkilatlanma içine girmelerine yol açmıştı. Roma imparatorluğunun gücünü iyice yitirmesiyle, Kilise kendi teokratik devletini kurarak, diğer dünyevî krallıklarla yarışmaya ve otoritesini yaymaya başladı. Bütün mücadeleler, Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı da Tanrı’ya bırakılarak, kurumların kendi tabii sınırlarına çekilmesi ile sonuçlandı ve laiklik adı altında düşünceye de yansıdı.
            İslam dünyasındaki din-devlet ilişkilerinin seyri tamamen başka türlü olmuştur. Müslüman topluluk, daha Medine dönemindeyken, ayrı bir halk ve ayrı bir egemenlik oluşturarak devlet oldu; mücadele ve yayılmasını böyle sürdürdü.



Sayfa:34
            Bu süreç içinde, din için, devletten ayrı bir teşkilatlanma gereği olmadığı gibi, dinin koruyucusu ve gerektiğinde uygulayıcısı da daima devlet olmuştur. İslam kültüründe devlet, tabii olarak hukukun uygulayıcısı olmuştur. Hukuk ise, devletten bağımsız olarak –özel hukuk- ilmî içtihatlarda gelişmiştir.
            Bu gelişmeler içinde, devletin dinî hizmetleri yüklenmesi, dinî devlet yahut benzeri ilgisiz kavramların değil, kamu hizmeti kavramının bir gereğidir. Ayrı bir teşkilatlanmaya gitmemiş olan İslam dini ve devlet için, kamu hizmeti kavramı yüz yıllar boyunca fiilen yaşanmış bir kavramdır; ama teoride tartışılmamış, tabii bir hal olarak görülmüştür.
            İslam dünyasının bir bölümünün sömürgeleşmesi ve ardından gelen kurtuluş mücadeleleri de, bazı yorum ve tavır sapmalarına yol açmıştır. Kuzey Afrika ve Hint çevresindeki Müslümanlar, Batı dünyasına karşı bağımsızlıkları için dövüşürken, pek tabii olarak Müslümanlığı, bu savaşın bir gerilim kaynağı olarak işlemişlerdir. Hatta bazı yerlerde bir kısım tarikatlar bu mücadelelerin başını çekmiştir.
Sayfa: 35
            Bu topluluklar bağımsızlıklarına kavuştuktan sonra, yükselme hamleleri için İslamiyet’i yeniden kavrayıp, yorumlara gayretlerine girerken, o günlerin tesirinde, İslamiyet’ bu sefer de siyasî mücadelelerin gerilim kaynağı olarak kullanmaya meyletmişlerdir. Siyasal İslam olarak nitelenen bu yorum ve tavır, İslami ilkelerden çok, geleneksel birikimlere dayanmakta ve büyük ölçüde algılama hatalarına yol açmaktadır. Klasik İslam kültürünün, her şeyi insanla başlatan ve insanı sorumlu tutan anlayışı, bu yeni siyasî yönelişte topluma ve kurumlara yansıtılarak, ferdi sorumluluklardan kaçılmakta, birinci derecede önemli olan şahsiyetçilik ilkesi de göz ardı edilmektedir.
            Doğrusu, İslam dünyasının yeni bir açılışı gerçekleştirme hamlesinde de, en parlak ümidi yine Türk dünyası vermektedir. Hukuka bağlılık şuurundaki derin geleneği ile çağdaş yapılanmaları da temellendirebilecek olan Türkiye merkez olmak üzere, uzun yüz yıllardır sükûnet halinde yaşayan tüm Türk dünyasının yeni uyanışı, bu ümidi gerçekleştirebilir.
Sayfa: 36
            Şimdi, küreselleşme adı verilen bu gelişmelerin, insanın geleceği ve toplumsal yapılar üzerinde ne gibi değişiklikler yapabileceği tartışılmaktadır. Bugünkü haliyle, insanı, toplumsal yapılanmaların önüne çıkardığı gözlemlenen bu gelişmeler, insana hakkını veren evrensel bir ortak değerler zeminine yöneliş mi yoksa bilinen sömürgeciliğin yeni aşaması mıdır; buna cevap verebilmek için erkendir. Bunu biraz da, millî yapıların küreselleşme karşısındaki direnci ve değişmeyi yönlendirebilme güçleri belirleyecektir.
            İslam kültürü ile Batı kültürü arasında, din eksenli 3 farklı gelişme vardır ki, bu iki dünyanın birbirlerini anlamalarını zorlaştırmış ve kültür alışverişlerinde önemli yanılgılara yol açmıştır. Birincisi din-ilim çekişmesidir. Avrupa’da bu iki kurum, belli bir döneme kadar sürekli çekişme halinde olmuştur. İslam dünyasında ise, ilmî gelişmelerin gücü ne olursa olsun, ilim yapmak aynı zamanda dinî bir emir olarak telakki edilmiş ve mesela Galileo yahut Bruno olayı yaşanmamıştır.
            Diğeri, dinî kurumlar ile devlet arasında yaşanan çekişmedir. Batı tarihinin belli bir dönemini, kilise ile devlet çekişmeleri belirler. İslam kültüründeyse, bağımsız bir dinî teşkilatlanma olmadığı gibi, din kurumunun devlet karşısında bir dünyevî iktidar talebi de olmamıştır. Dini kurumlar, iktidara adalet ve maslahat yolunu göstermek, hukukun sınırları içinde kalmalarını öğütlemek gibi bir işlev yürütmüş; zaman zaman, bu işlev içinde meşruiyetin fetva makamı olmuşlardır.
Sayfa: 37
            Üçüncü önemli farklılık, din savaşlarıdır. Batı’da yaşanan din ve mezhep savaşlarının – bazı gizli mezheplerin terörist eylemleri bir yana bırakılırsa- hemen hiçbiri İslam dünyasında yaşanmamıştır.
            Semavî dinlerin, tek Tanrı inancına dayanan insani değerler çerçevesinin, küresel gelişmelere de sağlıklı bir zemin oluşturabileceğini ileri sürebiliriz. Ayrıca, bir yanda büyüyen, bir yanda karmaşıklaşıp parçalanan toplumsal yapılar içinde bireyin yalnızlığının gittikçe derinleşmesi karşısında, her insanın tek tek Allah’a bağlanma ihtiyacını daha derinden duyabileceğini düşünebilir ve çare olarak dine dönüşü ileri sürebiliriz. Bu demektir ki, dünyamız, sadece hukukî yaptırımlara dayana seküler toplum yapılarından daha anlamlı, muhtevalı ve sıcak dinî ilişkilerin oluşturduğu bir mekân olabilir.
Sayfa: 39
Bölüm: Son Yüzyılımızdaki Zihniyet Değişimi ve Sonrası
           
            Değişme hayatın kanunudur; değişmeyen ölür. Değişme vardır ölüme götürür; değişme vardır toplumsal çöküşe varır. Değişme vardır güzelliğe götürür; olgunlaşmadır, yücelmedir, mutluluktur… Değişmeyi dizginleyip yönlendirebilen fert ve toplumlar kimliklerini ve kişiliklerini geliştirerek, zenginleştirerek mutluluk içinde ilerlerler.
            İslam düşüncesinde değişmenin sürekliliği Allah’ın yaratıcılık sıfatı ile açıklanır. Allah’ın bütün sıfatları gibi ‘Yaratıcılık’ sıfatı da mutlaktır ve kesintisiz yaratış halindedir. Bu yüzden, varlık sürekli olarak bir halden diğer bir hale geçmektedir.
Sayfa: 40
            Dünyadaki değişmelerin belirleyiciliğini savunan yani, önce çevrede bir takım değişiklikler olur, sonra bunların yansıması yahut tesirleri altında insanda, onun inanç, düşünce ve davranış yapısında değişmeler oluşur, diyenler genel olarak maddeci adı altında toplanabilir.
            İnsanın manevî yapısındaki değişmelerin dışa yansıdığı yahut bunların tesirinde dış dünyanın şekillendiğini savunan Albert Schweitzer ve iktisadi hayatın oluşumunda zihniyete birinci derecede yer veren Werner Sombart bu gruptan sayılabilir.
            Max Weber’in çalışmalarından sonra, toplumdaki zihnî ve ahlâkî yapı ile dış çevrenin karşılıklı etkileri, genellikle kabul edilmiş gibidir. Max Weber, dış yapıya yahut iktisadî değişmelere öncelik tanımış olmakla birlikte, bu iki yapı arasındaki paralelliği vurgulamıştır.
Sayfa: 41
            Burada vaiz, başımıza gelen felâketlerin, kendi eylemlerimizin sonucu olduğunu, sorumluluğun kendimize ait olduğunu ve fiillerimizi değiştirmemiz gerektiğini söylemektedir. Bu sözlerin arkasında, bir iman sistemi, bir varlık anlayışı, bir tarih felsefesi ve bütün bunların oluşturduğu bir zihniyet dünyası yatıyordu.
Sayfa: 42
            Bütün varlığın yaratıcısı ve mutlak kudret sahibi olan Allah’tır; her şey O’ndan istenir; bu istekler duadır. O’nun vermediğini verecek olan yoktur. Bizim, isteğimize ulaşmak için sarf ettiğimiz ceht ve tevessül ettiğimiz vasıtalarla uğraşmalarımız da, sonuç itibariyle O’ndan istemedir; fiili dualardır. O istemedikçe, O’nun iradesi taalluk etmedikçe hiçbir şey olmaz. Hayatı yaşarken ve O’ndan isterken, O’nun koyduğu sınırlar içinde kalmalıyız; bu, insanın imtihanıdır. Bu sınırları aşanlar bazen bu dünyada cezalandırılır, bazen ertelenirler.
            Geçmişte birçok topluluk, sapıklığa düşmelerinden ötürü yok edilmişlerdir; çöküşlerinin sebebi kendileridir. Bir toplum kendini değiştirmedikçe, Allah da onun halini değiştirmez.
Sayfa: 43
            Derinliğin ölçüsü vardır: kişinin imanı ve ona dayalı zihniyeti, eylemlerini belirleyecek, biçimlendirecek derecede kökleşmemiş olanlar, yani iman-söz-amel bütünlüğüne kavuşmamış olanlar, kendilerini değiştirmiş sayılamazlar. Toplumun kendini değiştirmesinin hangi genişlikte olacağının, yani toplumun ne kadarının kendisini değiştirmesi gerektiğinin ise ölçüsü verilmemiştir. Değişimin, toplumun hangi kesimlerinde olmasının gerektiği yahut daha makbul olacağı hususu da kapalıdır.
            Toplum içindeki ne kadar insanın kendisini değiştirmesi halinde toplumun kendisini değiştirmiş sayılacağının belirsiz bırakılması, değişmeyi toplumun bütün fertlerine ortak bir sorumluluk olarak yüklemektedir. Her insan, kendini değiştirirken, toplumu değiştirmekte olduğunun bilincinde olmalıdır; toplumsal değişim, tek tek fertlerdeki değişimlerin bir sonucudur. Ancak, bu iç değişimden, kültürel değişmeye ne zaman geçileceği belirsizdir.
Sayfa:44
            Fert, bu bütünle ilgili her tavrında, inanırken, konuşurken ve bir iş yaparken, sadece kendi hayatını değil, mensup olduğu toplumun medeniyetini de kurmakta yahut yıkmakta olduğunun şuurunda olacaktır. Her fiiliyle, mensup olduğu toplumun medeniyetine ya bir taş eklemekte yahut ondan bir taş koparmaktadır.
            Herkes kendinden ve toplumun bütününden sorumludur; herkes, iyilikleri emretmek ve kötülüklerden sakındırmakla tabii olarak yükümlüdür. Hiç kimse bir başına yaşıyor değildir; herkesin birbiriyle ve toplumun bütünüyle kader ortaklığı vardır.
            İnsanın içinde imanla oluşan bu yapı, toplumun kültürel yaratıcılığı olarak dış dünyaya yansır. Bu yansımada, toplumun bilgi birikimi, zevk seviyesi, çevre imkânları gibi birçok faktör de oluşumun biçimlenmesinde etkili olurlar. Kendini değiştiren toplumun oluşan iç taleplerine göre, Allah durumlarını değiştirmiş olur.
            İnsanlık tarihindeki çok çeşitli medeniyet hamlelerini, dış tezahürlerine ve çevrelerine bakarak ortak bir açıklamaya kavuşturmak mümkün olmamıştır; her biri için ayrı açıklamalar gerekmiştir.
Sayfa: 45
            Ancak, o toplumları içeriden kavramakla, iç maceralarını bilmekle, medeniyetleri oluşturan ortak güç kaynağına ve onun tezahürlerine bir ölçüde ulaşabiliriz.
            Her şeyi yapanın O olduğu, her şeyin O’ndan isteneceği ve O’nun sebeplerle bağlı olmadığının da bilinmesi, kişiyi yeniden kendi içine çevirir.
            O’nun sebeplerle bağlı olmaması inancı, kişiyi mucize beklentisine götürebilir; bu beklenti tamamen yanlış ve boşunadır. Genel anlaşılan manada mucize, çok nadir olarak bazı peygamberleri teyit için gösterilmiştir ve bu tür beklentilerin yanlış olduğu da Kitap’ta vurgulanmıştır. Sebep gibi görünen şeylerin, yer yer gerçek sebepleri gizleyen örtüler haline gelmesi, insanı yeniden kendi sorumluluğuna götürmektedir: insan, üstüne düşeni, bu sebepler ve oluşumlar mahşerinde kendisinin yapması gerekeni yapmalıdır.
Sayfa: 46
            İnsanın kendi iç düzenini kurma mücadelesine büyük cihat denilmesi, hem bunun zorluğundan, hem de sonuçlarının kapsamlı oluşundandır, denilebilir. Çünkü gazâ meydanındaki bir savaş, o savaşla ve sonuçları ile sınırlıdır; içimizdeki değişmeyse, bütün hayat hamlelerimizin temelini oluşturmaktadır. Ayağın taşa takıldıysa içine bak.
            Çıkış yolu, bütün bir toplum olarak fiilimizi düzeltmektir; yani imanımızı pekiştirmek yoluyla bayındır kılacağımız içimizi, eylemlerimize yansıtmaktır.
Sayfa: 47
            Bir dönemden sonra, gözler içeriden dışarıya çevrilmiş, değişimin mekanizması çevrede aranmaya başlanmıştır. Bu durumda, insan için değişmeyi dizginlemek ve yön vermek değil, değişime ayak uydurmak, uyum sağlamak gibi bir sorun ortaya çıkmıştır.
            Varlık karşısındaki bu yeni duruşun temel özelliği pozitivizm-akılcılıktır.
            Bütün zihniyet değişmelerinin temeli, iman değişmesidir. Her iman değişmesi de, ya mevcut kabullere bağlılığın çözülmesi yani inanç zayıflaması yahut yeni kabullere bağlanılması şeklinde tezahür eder.
            Din değiştirme hallerinde, toplumlar bütün halinde, varlık karşısındaki duruşlarını değiştirirler. Bu tür değişimlerde, benimsenen yeni ilkelerin kavranış derinlikleri toplumlar arasında farklı da olsa, büyük bir heyecan ve iman dalgasının doğduğu ve bunun kültür olarak hayata yansıdığı görülmektedir.
            Benzeri şekilde enerji dalgası da, iman yenileme halinde yaşanabilir. Bu durumda, toplum duruşunu değiştirmez, ama iman muhtevalarını büyük bir heyecanla yeniden kavrar.
Sayfa:48
            Toplumdaki bu inanç tazelenmesinin yarattığı güç dalgasıyla, durağanlaşmış, geleneklerde takılmış, yaratıcılığını kaybetmiş olan medeniyette, aynı öz ve yönde yeni çiçeklenmeler görülür; medeniyet yenilenir ve yeni atılımlara girer. Burada da inanç sisteminin, varlık karşısındaki duruşun bütünlüğü bozulmaz; yenilenir.
            İman zayıflaması yoluyla meydana gelen değişmelerin süreci farklıdır. İmanda başlayan bu soğuma, zihnî planda kültürün ilke ve ölçülerine bağlılığın artıp, sertleşmesi şeklinde tezahür etse de, imanın eylemleri motive etme gücü giderek azalır. Yani kültürde, inanç-söz ve eylem birliği giderek bozulur; toplumda, bir türlü söyleyen, ama başka türlü eyleyen insanlar giderek artar.
            Soğuma olarak nitelediğimiz bu dönemde kültürün kavrama ve yorumlama gücü düşer; kendi gözü ile görme kabiliyeti azalır. Başka kültürlerle olan alışverişlerinde daha korkak, içine kapanma temayülünde ve seçicilik gücü azalmış haldedir. Kendi durumunu değerlendirmekte zorluk çektiği gibi, karşılaştığı yabancı kurumları da, bulunduğu yerdeki değer ve işlevleri ile kavrayamaz. Bunun yarattığı seçim zorluğu aşıldığı zaman da, alınan kurum kendine mal edilemez, millî kültür içinde olması gereken üslûp ve işleve kavuşturulamaz.
            Bu sürecin bir diğer özelliği bencil ve infiratçı olmasıdır; ferdin tutum ve davranışları, kültürün ölçülerinden sapınca, sırf ben merkezli olmaya yönelir. Bütün bu gelişmeler, kültürün bütünlük ve ahengini bozar; yaratıcılığını kaybettirir.
Sayfa: 49
            19.yy’de yenileşme hareketlerimiz başladığında, hem kendimizi, hem örnek almak istediğimiz Avrupa’yı algılamakta büyük sıkıntılar yaşamaktaydık.
            İmanı ileri derecede sarsılanlar, yeni bir imana da sahip olamadıklarından, değerlendirme güçleri iyice zayıflamaktadır.
Sayfa: 50
            Tekrar edelim ki, geleneksel milli anlayışımız, bütün bu tezahürlerin, hasta olan toplumsal bünyemizin sonuçları olduğunu biliyordu; ama o bünyeyi topyekûn bir dirilişe, kurtuluşa götürecek inanç yenilenmesini gerçekleştiremiyordu.
Sayfa: 51
            Bu gelişmeler içinde, endişe ve kendinden şüphe ile başlayan soğuma, giderek yabancı hayranlığı ve kendinden nefret gibi ileri uçlara varacaktır. Kendi iman mihverinden çıkıp, ölçülerinden sapan kültür, yeni bir imanla inşa edilmiş değildir; bir takım beğenileri, özentileri varsa da, çözülme halindedir, güçlü bir bağlanış yoktur. Bu yüzden, yabancı kültüre, onun kurumlarına, değerlerine hayranlık duyar; ama onu, bulunduğu bütün içindeki yeri ve işlevi ile kavrayıp değerlendiremez. Onu kendi kültürüne taşımaya kalktığı zaman da, seçimlerindeki yanlışlarının yanında, aldığı kurumun kendi kültüründeki yerini, değerini ve işlevini belirleyemez. Normal kültür alışverişlerinde, alınan kurumun milli kültüre mal edilip üslûba katılabilmesi için o kurumun, milli kültür içindeki yerinin, kazanacağı değerin ve işlevinin çok iyi belirlenmesi ve gerektiğinde biçim ve işlev değişiklikleri yapılması gerekir.
            Bunların yapılamadığı alışverişlerde, hem millî kültürün üslûbu bozulur, alacalı olur, hem alınan kurumlar işlevlerini yerine getiremezler, tahrip edici ve zaman zaman da komik olurlar.
Sayfa: 52
            Akılcılık, genelde, bilginin temel kaynak ve ölçütünün duyu verilerine, deneyciliğe dayandığı anlayışına karşı çıkar ve bilginin yönetici ilkelerinin doğrudan doğruya akla dayandığını ileri sürer. Ahlâkî rasyonalizm, hazcı ve faydacı ahlâka karşı çıkarak, ahlâkın ilkelerinin deney ötesi olarak akıldan türediğini savunur. Dini akılcılık ise, iman hareketlerinin tek ölçütü olarak aklı kabul eder. Ancak tekrar edelim ki, bu akıl tecrübeye değil daha çok sezgiye dayanan bir akıldır. Pozitivizm ise, tek ve sağlam bilgi türünün ancak olgulara dayanan bilgi olduğunu savunur; gözümle gördüğüm, deneyle desteklediğim ilmî bilgi, sağlamdır.
            Geleneksel kültürümüzde ise akıl, insanı diğer canlılardan ayıran, ilahî emirler karşısında onu sorumlu kılan ayırt etme gücü, düşünme ve anlama melekesidir.
Sayfa: 53
            Kültürümüzde, akıl karşısında, mistik tecrübeye dayanan tasavvuf hareketinin, ilahi hakikatleri kavramak noktasında önemli ağırlığı olmuştur. Bu tasavvuf tavrının hayata da yansıması doğaldır. Bu yansımanın aklî tavır ve düşünceyi kösteklediği, zaman zaman ileri sürülmüştür.
            Bu iddia, kültürümüzün belirli bir dönemi için doğru olmakla beraber, söz konusu tavır, tasavvufî düşüncenin esası ile değil, yaşanan kültürün genel gerilimi ile ilgili bir haldir. Yani, gerilimin yüksek olduğu yaratıcı dönemlerde, tasavvufun akılcılığı engellediği söylenemez; hatta imanı pekiştirmekle, aklın görme gücünü artırdığı söylenebilir. Gerilimin zayıfladığı gevşeme dönemlerinde, hem toplumun eylem gücünü kıran, hem de akılcılığı perdeleyen bir işlevi olduğu kabul edilebilir.
            Tekke ve tarikatların bozulmaları, parazit ve meskenet yuvaları halini almaları Osmanlı yönetimince görülmüş ve düzeltilmesi için bir takım tedbirler alınmaya başlanmışsa da, olay münhasıran tasavvuf kurumunun değil, kültürün bütününün zafiyetinden doğduğu için, istenen sonuçlara ulaşılamamıştır.
Sayfa: 54
            Kendi iman ve ölçülerini kaybetmiş olan okumuşlarımız, Batıda gelişen pozitivist düşünceyi millî bakış açıları ve ölçüleriyle kavrayıp değerlendiremezler; bu zihniyeti yaratan kültürü ve onun iman temellerini de bilmediklerinden, pozitivizmin Batıdaki yer ve değerini de belirleyemezler.
Pozitivizm, ilmî düşüncenin bir merhalesi olarak görülmek gerekirken, bizimkiler onu bir iman haline getirerek, kaybettikleri millî imanın boşluğunu onunla doldurmaya kalktılar.  
Sayfa: 55
            Parçadan bütüne ulaşmaya çalışan ve deneye dayanan ilim zihniyeti tabiatın incelenmesi ve keşfinde bir yoldur. Bu çerçevede bir akılcılık, kültürümüzün yabancısı olmadığı ve rahatça kavrayıp, değerlendirebileceği, yeni açılım ve anlayışlara kavuşturabileceği bir olgudur. Fakat bu kavram, metafizik boyutları da kuşatan bir iman meselesi olarak algılanmaya ve yerleştirilmeye çalışılınca, amaca ulaşılamadı.
            İlmî zihniyet, geleneksel iman yapımız üzerine kurulabilirdi ve vaktiyle de kurulmuştu. Pozitivizm, bu anlayışın bir merhalesi yahut o dönemdeki bir görüntüsü olarak yerini alabilirdi. Ancak, geleneksel yapının tamamen dışında, yabancı bir olgu gibi görülüp, alınmaya çalışılınca zorluklar çıktı. Çünkü kültür hangi düzeydeyse, ancak o düzeyden kavrayabilir; biz ise çöküş zamanlarımızı yaşıyorduk. Olguyu gereği gibi kavrayamayıp, iman konusu yapmakla da, en büyük yanlışa düştük.
            Batı dünyasında, özellikle iş hayatında rasyonelleşme, püritenizm ahlakı ile yakından ilgilidir, iktisadi başarısını maksimize eden kimse, bu dünyada zenginleşmekle kalmaz, öbür dünya için seçilmişlerden olduğunun da işaretini almış olur.
Sayfa: 56
            Bizim geleneğimizde de, sebeplere tevessül eden insan, doğal olarak akılcı olmak zorundadır. Ancak bunun getireceği başarı hiçbir şeyin işareti olmadığı gibi öte dünya açısından ek sorumluluklar getirir; kazandığından fakirin ve toplumun hakkını vermek gibi. Dünyevî başarılar öte dünya için bir anlam taşımaz; onlar, ferdin iç taleplerinin sonucudur. Ama emredilen ölçüler içinde kazanılır ve sarf edilirse, geleceğini de kazanma imkânı verir.
            Bir yanda, doğaya ve diğer insanlara karşı son derece bencil, istismarcı, başarıdan üstün değer tanımayan bir insan; öbür yanda, hayatı bir sınav dikkati ile yaşayan, adaleti temel ilke olarak düşünen insan. Biri ferdiyete, öbürü şahsiyete açık iki temel yön.
            Batı, rasyonalizmi, gerilimin yüksek olduğu dönemlerde bir hayat/medeniyet ilkesi olarak benimsedi. Medeniyetimizin gerilimini kaybettiği bir dönemde, iman zaafı geçirirken, rasyonellikle yeniden karşılaştık. Bu anlayış, iman zaafının tabiatından olan bencillikle buluşmuş oldu.
Sayfa: 57
            Büyük ölçekli; derin ve kapsamlı bir dönüşüm ancak toplumların din değiştirmelerinde görülmektedir. Bu durumlarda bile yeni kültür, geçmiş birikimlerin tesirlerinden uzak kalamamaktadır.
            Sekülerleşmenin, ona vücut veren batılı toplumlarda bile çok geniş kapsamlı ve kalıcı olduğunu söylemek için yeterli sebepler yoktur. Sekülerleşme sadece politika alanında, siyasî kurumlarda görülmektedir; hayatın diğer bütün alanlarında din ve dine bağlı değerler varlığını sürdürmektedir. Bu durumda, birikimi farklı olan Türk kültüründe sekülerleşmenin, hayatın bütün alanlarını kapsayabileceğini düşünmek mümkün değildir.
            Türk kültürünün hala en büyük imkânı, kendi iman mihverinde gerçekleştireceği bir yeniden diriliş hareketidir. Siyaset alanındaki sekülerleşme, bu genel dirilişi olumsuz etkilemeyecek, belki, istismarları önlemekte faydalı olacaktır.
Sayfa: 58
            Sonuç olarak, içine girdiğimiz yüzyılda geleneksel kültürümüzün imanı ile toplumu diriltmek; onu siyasi istismarlardan arındırarak hayatımıza hakim kılmak, onu yeniden kavrayıp yaşamak görevimiz olmalıdır. Her ferdimiz kendisini bütün bir medeniyetimizden sorumlu görmeye başladığı zaman, belki de dünyanın en güzel kültür açılışlarını gerçekleştirebileceğiz.
Sayfa: 59
Bölüm: Yirmi Birinci Yüzyılda Türk Milliyetçiliği
            Milliyetçilik, bir mensubiyet duygusu ve kimlik şuuru olarak, tarihin her döneminde ve toplumların her düzeyinde, bir ölçüde var olmuştur. Zaman içinde toplumsal yapılar ve bunlardaki egemen unsurların değişmesi ile bu duygunun yönü ve talepleri de değişebilir, imparatorluk yaşayan bir topluluğun millî duyguları ile bağımsızlık savaşı veren yahut millî devletini kurmuş bir milletin milliyetçilik duygularının talepleri aynı değildir. Her millet, tarihin o anındaki durumu ve gelecek hakkındaki tasavvurlarına göre taleplerini yükseltir; değerlerini yeniden sıralar. İmparatorluk sahibi bir milletin, her türlü kültürel ve etnik farklılıkları anlayışla karşılaması ve unsurlar arasındaki ortak değerleri mesela devleti öne çıkarması doğaldır; toplumsal denge ve devamlılık bu farklılıklar üzerine kurulur. Milli devlet içinde toparlanan millet ise, hayatın her alanında homojenliği ve tek vücut oluşu savunacaktır; aynı dil aynı maddi ve manevî değerler, aynı hayat biçimi, güçlü bir toplum oluşun hem sebebi, hem ham göstergesi niteliğindedir.
Sayfa: 60
            Toplumlar hiçbir zaman tam kapalı birlikler olamadığından, yukarıda işaret edilen oluşumlar sadece o toplumun iç dinamiklerinden değil, aynı zamanda içinde bulundukları geniş medeniyet çevresinden yahut dünyadan etki alarak şekillenirler. Bu etkilenmenin kapsam ve derinliği doğal olarak, zamana ve topluma göre değişik boyutlarda olur.
            Milliyetçiliğin, toplumsal ve siyasi olaylara karşı bir bakış açısı içeren düşünce birimi olarak ortaya çıkışı 19. Yy Avrupa’sındadır. Sanayi devriminin de yaşanması ile millî yapılara doğru şekillenmeye başlayan Avrupa’da milliyetçilik düşüncesi bir iman halinde yayılmaya ve Avrupa dışı topluluklara da ihraç edilmeye başlandı. Milli devletlerini kurmuş olanlar, iç bütünlüklerini ve kültürel homojenliklerini artırmak için eğitim seferberlikleri yaptılar. İmparatorluklardaki etnik gruplar, Avrupalı devletlerin tahrik ve yönlendirmeleriyle bağımsızlık hareketlerine giriştiler. Diğer bazıları, tarihi birikimlerini yeniden canlandırarak bir millet haline gelmenin mücadelesini yaptılar. Sonuç olarak, her toplum, kendi millî şuur ve duyarlıkları çerçevesinde kendi gelişim sürecini gerçekleştirmeye çalıştı.
Sayfa: 61
            19. yy’de imparatorluk halinde yaşayan ülkelerde, milliyetçilik, toplumsal ve siyasî sarsmaya, etnik temeller doğrultusunda çözülmelere yol açtı. İmparatorluktaki farklı etnik gruplar, milliyetçiliklerini, hakim güce karşı düşmanlıkla geliştirdiler.
            19. yy’de Batılı devletlerin zorlamasıyla müslim-gayrimüslim eşitliği ilan edildi. 1856’da Islahat Fermanı’nda, siyasi haklarda da eşitlik tanınınca süreç tamamlanmış oldu. Osmanlı imparatorluğu, geçmişinden farklı olarak, bütün tebaanın siyasî ve idarî haklarda da eşitliğine dayalı yeni bir Osmanlı konsepti üzerine temellendirilmeye çalışıldı. Derken, Meşruiyete geçildi; yani müslim, gayrimüslim bütün tebaanın seçebildiği ve seçilebildiği bir yasama organı kuruldu.
Sayfa: 62
Kısım: Milliyetçilik Karşıtlığı
            Avrupa ve Amerika’da milliyetçilik kelimesi, 20. yy’nin ikinci yarısından itibaren siyasî ve toplumsal söylemden çıkartılmaya başlanmıştır. ‘Nasyonalizm’ , Batı kültüründe giderek hatırlanmak istenmeyen, çağrışımlarından ürkülen, antipatik bir kavrama dönüşmeye başlamıştır. Batı’daki bu tutum, onların kendi tarihî tecrübe ve tercihlerinden doğmuştur. Dünyanın en çok kan dökülen coğrafyasında ve dünyanın en çok kan döken insanlarının bugün milliyetçilik karşısında yeni bakış açıları ve duyarlıkları geliştirmeye kalkışmaları saygı duyulacak bir tutumdur. Çünkü onlar, bütün bu kan dökücülükleri, milliyetçilikle bir şekilde bağlantılandırmaktadırlar.
            Ancak, onların aynı değerlendirmeyi Batı dışındaki toplumlara da yansıtmaları haksızlıktır. Bu toplumların tarihî maceraları, kültürel birikimleri farklıdır ve milliyetçiliklerinin fiilî görünüşü de onu algılama biçimleri de pekâlâ farklı olabilir. Batılıların bu noktaya pek dikkat etmedikleri, aynı düşünce ve davranış kalıplarını kendi dışındakiler için de kullandıkları görülüyor.
Sayfa: 63
            Bu noktada asıl can sıkıcı olan, bizim aydınlarımızın da aynı kalıp ve kavramlarla bu tartışmalara katılmalarıdır. Sosyal meselelere kendi gözümüzle bakıp, kendi toplumumuz için düşünmek zorundayız. Aksi takdirde, batıdaki tartışmaların ikinci, üçüncü dereceden tekrarcısı olmaktan kurtulamayız.
            Galip Erdem’in çok çarpıcı bir örneği vardır: Orta Çağ karanlık bir dönem, kilise zulümlerinin kol gezdiği, insan onurunun yok olduğu vb. bir dönem. Ama diyor, bu Avrupalılar için böyle; bizim için Orta Çağ aydınlık bir dönem; medeniyetimizin ilmin büyük hamleler yaptığı, insan onurunun tanındığı bir zaman…
            Biz milliyetçiliği, milli kültürümüzü yaşayıp geliştirmek, kimliğimizin farkında olmak anlamında, problemsiz yaşayıp giderken Batıdan gelen, Batı toplumlarının tarihi maceraları içinde oluşan bir tavır ve düşünce biçimi olarak algıladık. Gökalp’in ifadesiyle, bu içtimaî mikrobu biraz da İslam’ın hizmetinde kullanalım, dediğimiz zaman, bu, bir savunma, kendini kurtarma ve kimliğini koruma, kendine dönme hareketi oldu. Düşmanlık olmadı; çünkü kendimizi idrak için bir düşman yaratmak zorunda değildik. Kendi varlıklarını idrak için bizi düşman olarak gösteren saldırılardan korunmaya çalışıyorduk. Bu da doğaldı; çünkü biz devlet kurucusu ve sahibiydik. Bu büyük değeri korumak, her türlü parçalanmanın önünü almak bize, yani Türk milletine düşüyordu.
Sayfa: 64
            Türkleşmek, İslamlaşmak programını hedef olarak önümüze koyarken, başka bir millete düşmanlık telkini yoktur; kendi kimliğini idrak ve geliştirme duyarlılığı vardır.
            Milliyetçiliğin kelimesinden, çağrışımlarından ürken Batı, onu siyasî ve toplumsal hayatının fiilî ve vazgeçilmez ilkesi olarak yaşatmaktadır. Millî menfaatler ve toplumsal değerler Batılı toplumlarda, özellikle de toplumsal sarsıntı anlarında en sık başvurulan argümanlardır.
            21. yüzyıla girdiğimizde dünya çok değişmiş olduğuna ve değişmeye de devam ettiğine göre, Türk milliyetçilerinin de, bu değişen evreni yeniden kavrayıp yorumlamaları gerekir. Ayrıca, kendi bakış açıları ve ölçülerini de bir kere daha gözden geçirmeleri yerinde olur. Biz buna yenilenme diyoruz; eğer bu yenilenme yapılamazsa, kitapta anlattığımız yahut eğitimini vermeye çalıştığımız milliyetçilik, toplumsal tabanını yitirir; giderek, etkisini yitirmiş bir söz yığını olmaya yüz tutar. Topluma verecek heyecanı, dinamizmi kalmadıktan sonra yani duygu olarak gücünü yitirdikten sonra, fikir anlamsızlaşır.
Sayfa: 65
            Dikkat edilmelidir ki değişme bir gaye değildir; esasen, bu oluşumun adı da ‘değişim’ değil ‘yenilenmedir’. Değişmeyen kültür yahut hayat, donuklaşır, katılaşır, yaratıcılığını kaybeder ve ölür. Yenilenme şeklinde olmayan, başıbozuk bir değişme de, kültürü yani hayatı ne idüğü belirsiz bir hale koyar ve sonunun ne olacağı da kestirilemez.
            Yeniden milliyetçiliğe dönersek, ilkelerimizde hemen hiçbir değişmeye ihtiyaç duymadığımızı, sadece onları yeniden idrak ve hayata egemen kılmak zorunda olduğumuzu, belki de biraz hayretle göreceğiz. Sonuçta, milliyetçilik toplumsal ve siyasî meselelere karşı bir duruş biçimidir.
Kısım: Küreselleşme ve Tedbirler
            Bu süreçte millî kültürler yıpratılmakta, millî kimlikler zayıflatılarak alt kültür ve kimlikler parçalanma tehdidi altındadır. Küreselleşmenin getirdiği yahut dayatmaya çalıştığı yeni olgu, en kısa ifadesiyle budur.
90 yıl önceki Türkçülerin sunduğu programa bakalım:
1.Büyük Türk Birliği. Türkçülere göre, ileride doğacak bir beyazlar ve sarılar dünyası arasında büyük bir Türk dünyası ortaya çıkacak ve bu dünya içinde Osmanlı, öncü rolü üstlenecektir.


Sayfa: 66
            Küreselleşme karşısında yahut içinde, bugün de aynı şuur içinde olmamız ve Türkiye Cumhuriyeti’nin aynı işlevi yüklenmesi gerektiğini bilmemiz ve buna göre hazırlanmamız gerekir.
2. Türk Tarihi ve Kültürü. Türk tarih ve kültürü, Türkistan’daki kaynaklarından itibaren çok iyi incelenmeli, tarihi ve kültürel değerlerimiz ortaya konulmalıdır. ‘Kafkasya’da, Volga kıyılarında, Türkistan’da, İran’da ve diğer bütün Türk illerindeki Türkler arasında şimdilik bir tarih, dil ve kültür beraberliği olduğu kanaati, milli vicdanlarda şuurlanmalıdır.
            Küreselleşmenin parçalayıcı etkileri karşısında biz, böyle bir bütünleşmenin şuur ve gayreti içinde olursak, milli varlığımızı daha diri ve etkili kılabiliriz. Dikkat edilmelidir ki, bu bütünleşme şuuru, küreselleşmeden kaçış değil, küreselleşme süreci içinde daha güçlü, diri ve etkili olabilmenin yoludur.
3. Türk Dili. Türkçüler, Türk dilinde sadeleşmenin, ancak Türkçenin malı olmuş kelimelerin korunması, dil değiştirmelerinin bir kültür tahrip aracı olarak kullanılmaması gerektiğini savunuyorlardı.
4.İslam Beynelmileliyeti. Türkçülere göre, “Türklerin milliyeti Türklük, beynelmileliyeti İslamlıktır.” Gökalp şöyle yazar: “Bence Türkçülerin bir beynelmilel programları da olmalı ve başlıca esaslar da şunlar bulunmalıdır:
a. Bütün İslam dünyasında ortak olan elifbayı korumak.
b. Bütün İslam dünyasının ilmî ıstılahlarını ortak hale getirmek.
c. Bütün İslam milletleri arasında ortak bir terbiyenin kurulabilmesi için kongreler düzenlemek.
d. Bütün İslam milletlerinin, Hicreti esas alacakları ortak bir takvim düzenlemek.
e. Bütün İslam toplumları arasındaki cemaat ilişkilerini sürekli hale getirmek.
f. İslam beynelmileliyetinin simgesi olan Hilal’in, kutsallığını devam ettirmek.
5. Muasırlaşmak: Ziya Gökalp’e göre, “Bugün bizim için muasırlaşmak demek, Avrupalılar gibi dretnotlar, otomobiller, tayyareler yapıp kullanabilmektir; muasırlaşmak, şekilce ve maişetçe(yaşama/geçinme biçimi) Avrupalılara benzemek değildir. Ne zaman malûmat ve masnuat(bilgi ve sanat eserleri) iktibas ve iştirası için Avrupalılara ihtiyaçtan müstağni olduğumuzu görürsek, o zaman muasırlaşmış olduğumuzu anlarız. Asriyet ihtiyacı bize Avrupa’dan yalnız ilmî ve amelî aletlerin ve tekniğin alınmasını emrediyor. Avrupa’da dinden ve milliyetten doğan, binaenaleyh bizde bu menbalardan aranması lazım gelen bir takım manevi ihtiyaçlarımız vardır ki, bunları da aletler ve teknik gibi Garbtan almamız iktiza etmez.
Sayfa: 68
6. Milli İktisat. Türkiye, bir süredir Avrupalı maliyecilerin eline düştü; onlar da Türkiye’yi soydular, rahat yaşayan köylümüz şimdi sefalet içindedir. “Buna karşı çare, yalnız millî istihsal ve servet yolları bulmaktır.”
            Millî üretimi artırmak, millî sermayeyi güçlendirmek. Küreselleşme denilen olayın, sermayenin hareketlenmesi ile başladığı ve büyük sermaye tarafından şekillendirilip, ideolojisinin yapılmak istendiği ifade edilmektedir. Bu oluşun, doğrudan ve dolaylı tesirleri karşısında üretimi artırmak ve millî sermayeyi güçlendirmekten başka kalıcı bir çare, gerçekten de bulunamamıştır.
7. Millî Edebiyat. Milli edebiyatı halka yöneltmek, halk yaratıcılığının verimlerini edebiyata sokmak ve Avrupaî yahut Farsî duyarlıkları atıp, edebiyata Türk duyarlıklarını yerleştirmek.
            Küreselleşmenin, Türk milliyetçilerinin temel duyarlıklarını tehdit eden mevcut ve muhtemel gelişmeleri, milli kültürün kimliğini kaybedip evrenselleşmesi, silikleşmesi. Millî kültür derken, doğal olarak hayatın her alanındaki tezahürlerini kastediyoruz.
Sayfa: 69
            Türk milliyetçilerinin yüzyıl önce söyledikleri ve yüzyıldan beri hayatın çeşitli alanlarında söylemeye devam ettikleri bu programları söylemek değil, hayata geçirmek, bu ilkelere göre milli hayatımızı kurmak gerekmektedir.
            Alınan kültürle Türk toplumu/kültürü arasındaki coğrafi ve toplumsal/kültürel uzaklık, empoze edilmeye çalışılan unsurun işlev ve anlamını daha çok kaybetmesine yol açıyor. Çünkü o unsuru kavrayıp yorumlamakta ve kendi bünyemiz içindeki yerini belirlemekte zorluk çekiyoruz. Bu da, taklit düzeyinde kalmamıza, kendi kültürümüzü yaratıcı bir düzeye taşıyamamıza ve millî renklerin kaybolmasına yol açmaktadır.
Sayfa: 70
            Milliyetçilik, millî kültürlerin, dünya medeniyetine katkılarda bulunacağı, ona kaynaklık edeceği ve onu tek düzelikten kurtarıp renklendireceği anlayışına dayanır; işin sosyolojik tabiatı da budur. Millî kültürlerin, yaratıcılığını kaybetmiş, müzelik ve folklorik değerler haline dönüşmesi, sonuçta insanlığın her türlü renk ve üslûbunu kaybetmiş bir makine hayatına mahkûm edilmesi anlamına gelir. Bu, medeniyetin kaynaklarının kurutulması demektir.
            Batı medeniyetinin bu gelişmelerinin sonsuza kadar devam edeceği yolunda, sanki de bir kabul var gibidir. Bu ne derece doğrudur?
            Bu ve benzeri noktalarda millî kültürlerin, hele Türk kültürünün söyleyebileceği çok şeyleri olabilecektir. Türk milliyetçileri, onu tarihî köklerinden koparmadan canlı tutmaya ve yeni bir yaratıcılığa götürmenin gayretini sürdürürken, bütün insanlığa yapabileceği sunuşların da varlığından haberdardır.
Sayfa: 71
            Dünya değişiyor; bu değişmeleri yeniden yorumlamalıyız. Bunu yaparken, milliyetçiliğimizi de yeniden sorgulamalıyız. Ama bilmeliyiz ki, milliyetçiliğimizin temel duruşu, kıblesi ve temel değerleri kalıcıdır; hatta bunlara dayalı tekliflerimiz bile çok uzun sürelidir. Öyleyse, asıl değerlendirilmesi gereken şey, bu temel değer ve bakış açılarına dayanarak dünyadaki yeni gelişmeleri değerlendirmektir.
Kısım: Fert ve Küreselleşme
            Küreselleşme olgusunun öne çıkardığı bir diğer gelişme de, kişisel hak ve özgürlüklerle, bireyciliğin daha çok vurgulanmasıdır.
            Burada sorun, bireyin kendi kimlik ve kişiliğini serbestçe ve en güzel biçimde gerçekleştirebilmesinin toplumsal ortamına sahip olabilmesidir. İnsan, bir toplum içinde var olduğuna ve kişiliğini de burada geliştirmek zorunda olduğuna ve doğal olan da bu olduğuna göre, bu toplum içinde sosyalleşirken hem kimliğini hem de kişiliğini oluşturuyor demektir. Kişinin doğal ortamı, içine doğduğu ve içinde yaşadığı toplum olduğuna göre, kişinin gelişme ve yaratıcılığına en uygun çevre de burasıdır. Burada edinilen kültürel kodların, ölçülerin kişinin gelişmesi, özgürleşmesi için engeller oluşturduğu iddiaları ileri sürülebilmektedir. Bu, tehlikeli bir yanlıştır.
            Tehlikesi, bireyi her türlü toplumsal, dini, ahlaki, insani bağlarından koparmaya dönük olmasıdır. Bütün bu bağlar koparılırsa, insan özgür olur, anlayışı telkin edilmeye çalışılmaktadır.
Sayfa: 72
İpini koparmış başıboşluğun bir de değer üretebileceğini, bunun insani bir durum ve özgürlük olduğunu iyi niyetle söylemek mümkün değildir. Bireyin, “sosyalleşirken kimlik ve kişiliğini bulduğunu geliştirdiğini” söyledik. Bu sürecin temelinde inanç vardır; bireyin kişiliğini oluşturduğu değerler, sahip çıktığı ölçüler, edindiği kotların hepsi, kişinin onlara olan inancına dayanır. Fert, içinde yaşadığı toplumun kültürüne inanır; her düzeyde ve her alandaki eğitim ona bu inancı verir. Bu inancın verdiği güven ve rahatlık içinde birey kişiliğini serbestçe oluşturur ve yaratıcılığına kavuşur. Eğer, bireyin içinde yetiştiği eğitim ve ortam ona bu inancı kazandıramıyorsa, kişi toplumun değer ve ölçülerine inanmıyorsa, o zaman çevreyi bütünüyle bir baskı alanı olarak algılar, inançla temellendirilmeyen eğitimin sunduğu değer ve ölçüler, bireye birer dayatma gibi gelir. Böyle bir ortamda insan kendisini özgür hissedemez, güvende ve huzurlu hissedemez; sonuç olarak da kişiliğini serbestçe geliştirip, yaratıcılığa kavuşamaz.
            Sağlıklı, doğru bir eğitim; bireyleri milli kültürün değer ve ölçülerine inandıran ve bu zemin üzerinden özgürlüğün yolunu açan bir eğitim. Eğer, eğitim bunu yapamıyor, sırf bilgi aktarmayı hedefliyor, kişilik oluşumunu başıbozukluğa bırakıyorsa, yabancı kültürlerin olumsuz tesirlerine zemin hazırlıyor, milli toplumu çözülmeye hazırlıyor demektir.
Sayfa: 73
            Küreselleşme gelişmeleri bireyciliği ve özgürlükleri toplumu tahrip edici, milli kültürden sapıcı yönlerde kullanmaya çalışıyorsa, tekrar edelim ki, yeni ilkeler, yeni yorumlar aramamıza gerek yoktur; ancak sahip olduklarımızı uygulamada gerçekleştirmeye şiddetle ihtiyacımız vardır.
            Özgürlük inançtadır; inanmaktır. Eğer bireyin sosyalleşmesi tam bir inanç içinde gerçekleşiyor, kişi çevresine, milli kültürüne, ölçülerine, kurallarına inanarak kişiliğini bunlarla gerçekleştiriyorsa, ilkeler, ölçüler, kurallar ne kadar çok olursa olsun, birey için kısıtlayıcı, özgürlüğünü sınırlayıcı olmaz; onun kişilik gelişmesini hızlandıran yataklar oluşturur.
Eğer bu kültür, temellendiği, inanç olmadan, sadece bilgi düzeyinde, harici yaptırımlarla kişiye mal edilmeye çalışılırsa, kişilik gelişmesi zora girer, birey kendini güvensiz ve hürriyetsiz hisseder. İçinde yaşadığı kültürü, teneffüs ettiği hava gibi ağırlıksız, rahat ve hayat verici kılan, kişinin ona olan inancıdır. Kuralsız, ilkesiz ne toplum olur, ne insan.           
            Küreselleşmenin bireyi ve özgürlükleri öne çıkarması, milli kültür ve kimliğe dayalı bir milliyetçiliğe ters düşmek bir yana, onun varlığını daha da zorunlu kılar. Çünkü birey kişiliğini ve özgürlüğünü ancak, milli kültürün iyi ve doğru bir eğitimini almakla kazanabilir.
Sayfa: 74
Kısım: Demokrasi ve Milli Kültür
            Demokratik hayatın başarısı açısından da bir millet kimliğine/kültürüne ihtiyaç vardır. Toplumun bir milli kültüre yani ortak değerler, ilke ve tutumlara sahip olması, ortak karar ve çözümlere ulaşmakta demokratik gelişmelere uygun zemin hazırlar. Ancak böyle bir zemin üzerinde, sivil toplum kuruluşları dediğimiz ortak çıkar ve inanç yahut teşkilatlanmalarının kolay, etkili ve olumlu çalışmaları gelişebilir.
            İman, anlayış ve davranış bakımından tamamen farklı, ortak bir toplum tabanından mahrum olan tek tek bireylerin oluşturduğu bir toplulukta demokratik gelişmelerin sağlıklı olacağını düşünmek yanıltıcı olur.
            Demokrasinin sağlıklı gelişmesi ve insanların kendilerini baskı altında hissetmemesi için, yönetenlerle yönetilenlerin aynı kültür ve değerleri paylaşması son derece önemli bir altyapı oluşturur. Hukuka bağlılık ve hukukun üstünlüğü kurumlarının yasal düzenlemelerle kurulması yeterli değildir; aynı zamanda, halkın buna inanması gerekir. Halk bu yasal yapıya inandığı sürece kendini güvende ve özgür hissedecektir. Bu inancı sağlayacak temel faktör de yöneticilerin halk ile aynı iman, kültür ve değerleri taşıyor olmasıdır. Her şeyin harici kurallar ve maddi yaptırımlara dayandığı mekanik bir yapı, insanlığın mutluluğu için uygun ortam değildir.
Sayfa: 75
            Bir kültür bütünlüğünü gerçekleştirmek yerine, hiçbir ilmî temele dayanmadan, kimi zaman soya, kimi zaman dine yahut mezhebe, kimi zaman sadece coğrafyaya dayanarak milli toplumu parçalara bölmek ve bunların her birine etnik grup adını takıp bunları siyasal alanın aktörleri haline getirmeye çalışmak, hiçbir ciddi çalışmayı gerektirmeyecek ölçüde açık bir bölücülük, demokrasiyi ve milli varlığı çökertme gayretidir. Türk milliyetçileri ve Türk devletinin sorumluluğunu yüklenmiş olanlar, günün rüzgârına kolayca kapılmamalı, milli yapıların parçalanmasının küreselleşme olgusunun doğal ve zorunlu sonucu olmadığını, olması gerekeni de olmadığını bilmelidirler. Bize düşen görev, bizim toplumumuz için ve bizim geleceğimiz açısından, bizim milletimiz üzerine düşünmektir. Her toplumun tarihî gelişmesi, millî kültür süreci farklıdır; bu yüzden yapısal konumu ve sorunları da farklıdır. Bütün bu gerçekler karşısında, kendimiz için, kendi geleceğimiz üzerine ve kendi kafamızla düşünmek zorunda olduğumuzu, aktarma görüş ve fikirlerle kendimizi aldatmamamız gerektiğini de vurgulamış olalım.
Sayfa: 76
Kısım: Milliyetçilik ve Halkçılık
            Milli kültürü en çok halk koruduğu, devam ettirdiği için, milliyetçilik halkçılıktan ayrılamaz. Eğitim farklılığından doğan -azlık-çokluk farkı- kültür ayrılıkları bütün ülkelerde vardır; bunlar, çok ve iyi eğitim görmüşler arasındaki farklardır ve bir istikamet yahut mahiyet farkı oluşturmazlar. Bizdeki zihniyet; yani temelde iman ve istikamet farkıdır.
Sayfa: 77
            Necip Fazıl’ın ifadesiyle “Türk’ün ruh köküne bağlı” olan damarın canlılığını koruduğunu, yabancılaşan okumuş ve ona katılan halk kesimlerininse, çeşitli adlar altında bölünmelere uğrayarak, üslûp ve biçim değiştirerek yabancılaşmaya devam ettiğini düşünüyoruz.
            Cumhuriyet döneminde, ekonomik kıymetler için kalın ve yüksek gümrük duvarları örülürken, kültürümüzün manevî kıymetleri açısından tam bir açık Pazar yaşanmış, devlet eliyle yabancı zihniyet ve değerler toplumun her kesimine kabul ettirilmeye çalışılmıştır.
Sayfa: 78
            Bugün, “Türk’ün ruh köküne bağlı” ve hâlâ canlı olan Türk halkı, Türkistan’dan Çin’e Rusya’dan Habeşistan’a kadar dünyanın dört bucağında, en yüksek Türk ülkülerinin ateşini yakmak için temeller atarken, yabancılaşan kesimler, her biri bir başka ad altında ve elleri birbirinin boğazında, başka kültürlerin, başka anlayışların ‘yeniçerileri’ olarak kavga etmektedirler.
            Galip Erdem’i anarak, bir kere daha söyleyelim ki, büyüme istidadı olan milletler rüya görürler; sadece ‘hayvanlar’ rüya görmezler. Prof. Osman Turan’ın, teorik ve tarihî boyutlarını anlattığı Türk cihan hâkimiyeti ülküsünü, yüreğimizdeki kandili yakmadan göremeyiz.
Sayfa: 79
            Türk milliyetçilerine düşen görev, Türk milletinin her ferdini kendi alanındaki sorumluluğunu yüklenmeye, tarih şuurunu yeniden kazanmaya, varlığının heyecanını yeniden dünyaya çağırmaktır. Türk tarihinin büyüklükleri kolay kurulmadığı gibi, Türk milletinin geleceği de kolay ve haplaşmış formüllerle kurulmayacaktır. Kendinizden başlayın; işin zorluğunu da milletin geleceğini de görecek ve kendinizde o gücü bulacaksınız.
Kısım: Türk Milliyetçiliği ve Devlet
            Türk milliyetçileri, devletin üstün bir toplumsal değer olduğunu vurgulamaya devam edeceklerdir. Prof. Bahattin Ögel, Prof. İbrahim Kafesoğlu gibi tarihçi Türk milliyetçileri, Türk kültürünün oluşmasında devletin önemli yerini vurgulamışlardır. Prof. Erol Güngör, sağlam bir siyasi teşkilatlanmayı, bağımsız bir Türk kültürünün zorunlu unsuru olarak görmüştür. Bugün, devletin bu değeri azalmamıştır.

Sayfa: 80
            Küreselleşme propagandaları içinde, eski Marksist kesimlerde ortaya çıkan yeni millici duyarlıklar da dikkat çekicidir. Küreselleşmeyi gerek kültürel bir olgu, gerekse ideolojik bir dayatma olarak sömürgeciliğin yeni bir aşaması şeklinde gören bu çevreler, bu yayılmacılığın karşısında ancak milli devletler ve güçlü millî yapılarla durulabileceğini söylemektedirler. Küreselleşme gelişmeleri, bütün toplumsal ve siyasal engelleri ortadan kaldırarak dünyayı, sorunuz bir pazar ve sömürü alanı haline getirmek istemektedir.
Sermaye, devlet ve millî toplumlar dışındaki bütün yapıları kolayca parçalamaktadır. Bu durumda, emekçi kesimler için, en kudretli toplumsal örgütlenme olan millî devlete dayanmak ve onun desteğinde uluslararası sermayeyle mücadele etmekten başka çare kalmamıştır.  Millî devleti savunmak, ona varlık kazandıran millî toplumu, millî toplumun bütünlüğünü savunmayı zorunlu kılar.
Sayfa: 81
            En kolay aldatılıp, yönlendirilebilecek yahut bir darbede yıkılabilecek olan toplum da, bu anlamda atomize olmuş, kendi çıkarları üstüne kapanmış insanlardan oluşan yığınlardır. Küreselleşme, toplumların millî birlik şuurunu, maddî- manevi her yönden yaralamaya çalışırken, bir yandan alt kültür gruplarını öne çıkarmaya, öte yandan da bireycilik adı altında, yukarıda işaret ettiğimiz anlamda, kişiyi kendi günlük çıkarlarının kölesi haline getirmeye uğraşmaktadır. Kişi, hak ve özgürlükleri adı altında koparılan fırtınaların, insan kişiliğine saygıdan mı, yoksa millî bütünlükleri parçalama maksadından mı kaynaklandığını değerlendirmek çok zor olmaktadır.
Sayfa: 82
Kısım: Türk Dünyası ve Türk Milliyetçiliği
            Türk Dünyası duyarlığı, Türk milliyetçiliği fikrinin doğuş yıllarından itibaren vardır. O yıllarda temel değer Osmanlı Devletiydi. Yapılan tartışmalar bu devletin nasıl kurtarılabileceği üzerineydi.
            Cumhuriyetin başlangıç yıllarında, Anadolu’yu da kaybetme korkuları yaşayan bir nesil için, Türk Dünyası fikri doğal olarak arka plana geçmiştir. Buna, Cumhuriyetin Batılılaşma gayretlerini Marksist bir çizgiye yönlendirmeye çalışan kesimlerin etkileri de eklenince, Türk Dünyası fikri unutulmaya, hatta ezilmeye çalışılmıştır; çünkü bu fikir; Sovyetlere zarar verecek bir şuur uyanıklığıdır.
Sayfa: 83
            Sovyetlerin dağılmasıyla ortaya çıkan Türk Dünyası, Timur rönesansından beri hiçbir medeniyet hamlesi gösterememiş, siyasi birliğini kaybetmiş, sürekli ve her alanda parçalanma yaşayan topluluklardan ibarettir. Bu topluluklar, seksen yıllık bir komünist siyasî yapı ve eğitimin cenderesinden geçmişlerdir. Yani en az 3 nesil, tarih ve kültür şuurları törpülenerek, dinsizlik ortamında yetiştirilmiştir.
           
            Koca bir dünyanın önlerine açıldığını, bu dünya üzerinde çalışarak Türklüğe büyük bir gelecek hazırlanabileceğini, asıl ülkücülüğün şimdi başladığını, yükün altına girmek gerektiğini düşünememiş, daha çok da göz kestirememişlerdir. Bunlar bilgisi ve imanı kıt olanlardır.
            Bilememişlerdir ki, Türkçülüğün programı, pişmiş bir aş değildir; tarih gerçeklerine dayanan, ancak, kazanılması gereken bir gelecektir. Bunun için de yürek ister, güç ister, akıl ister.
Sayfa: 84
            Tekrar edelim ki, Türk milliyetçileri genellikle hep doğruyu görmüş ve doğruyu söylemişlerdir. Dünyayı her an yeniden görüp değerlendirmek, “her dem taze” kalabilmek, ihtiyaçları bilmekten çok, bildiklerini yapabilmekledir.
Kısım: Din ve Tarih Şuuru    
            Çağdaş gelişmelerin önemli bir görünümü, insan ve toplumu kendi derinliklerinden koparıp, genişliğine tesirlere tamamen açık kılmasıdır. Bu durumun insan teki üzerindeki etkisi, sahip olmak duygusunun sürekli kamçılanması ve artık unutulmaya yüz tutmuş bir kavram olan ‘kanaatkârlık’ duygusunu yitirmesi şeklinde görülmektedir. Üzerinde fazla duramayacağımız bu gelişme, bireyi nevrotik davranışlara, sonuçta mutsuzluğa sürüklemektedir. Dünyamız tatminsiz yığınlar kampına dönmektedir.
            Toplumların büyük kesimleri, çok düşük hayat düzeylerinde çırpınırken, çeşitli yayın organları ve reklamlar, dünyanın bin bir çeşit imkânlarını göstererek onları kışkırtmaktadır.
Sayfa: 85
            Bizim kültürümüzün kilit kavramlarından biri de kanaatkârlıktır. Kanaatkârlık az kazanmak değil, kazanabildiği ile yetinebilmek, mutlu olabilmektir. Bu kültürde kişiliğini bulan insan, aynı zamanda, mutluluğun bir iç oluşum olduğunu bilen ve dışarıdan gelecek olumsuz etkilere karşı kendini koruyabilen bir iman ve zihniyet yapısına sahip demektir. İnanan, çalışan, şükreden, sabreden, tevekkül eden yani hayattan korkmadan dosdoğru yaşamaya uğraşan bir bütünlük içinde, insan davranışlarındaki sapmalar en aza iner.
            Batı kültürü de, kendi ölçüleri içinde, insanın yaşadığı bu sapmaların farkındadır, insanların ‘olmak’ı terk edip, bütünüyle ‘sahip olmak’la kendilerini gerçekleştirme ve mutlu olma gayretleri onu nevrotik insan yapmakta, gayri ahlâkî yollara düşürmekte ve mutsuz etmektedir.
            Sonuçta, dünyanın bütün güzellikleri, en büyük ayartıcılıklarla evinin içinde sergilenen insan, fiilî çaresizliği içinde kıvranmaktadır. Eğer iman ve zihniyetin ona kazandırdığı çok güçlü bir kişiliği yoksa, insan kendi güncel menfaatlerine kapanmakta; yani, olağanüstü bencilleşmekte ve davranış sapmalarına uğramaktadır.



Sayfa: 86
            İnsan cinsinin bu ebedî meselesine, mutlak olan Allah’a imandan, O’na sığınıp, O’ndan yardım dilemekten başka çare yoktur, insanın iman meselesi, bütün dinleri aşan bir varlık sorunudur. Türk milliyetçilerinin Allah’a imanda ileri seviyelerde olmaları ve bunu toplum önünde savunmaları gerektiğini düşünüyorum. Ziya Gökalp, fevkalade derin bir kişisel bir imana sahip olduğu halde, İslamlaşmanın toplumsal/kültürel boyutunu dile getirmiştir. Ondan sonraki Türk milliyetçilerinin de çok büyük bir kesimi, temiz ve sağlam imanlı insanlar oldukları halde, bunu bir milliyetçilik ilkesi olarak ortaya koymamışlardır.
            Bugün bir iman hamlesini bireysel ve toplumsal düzeyde yapmaya, Türk toplumunun da, Türk insanının da, insanlığın da ihtiyacı vardır. Çünkü dünya gittikçe dünyevileşiyor yahut şeytanileşiyor; birey olarak ayakta kalabilmek, yıkılmamak ve toplum olarak Türk kalabilmek için bu imana ihtiyacımız vardır. Bireysel olarak, kişiliğimizi oluştururken, millî kültürümüzün büyük birikiminden yararlanmak, önümüzü aydınlatacak, yüreğimizi güçlendirecek bir imkândır.
            Sözünü ettiğim iman hamlesini, günlük kullanışıyla siyasal İslam düzeyine çekmek, kişisel sorumluluklardan kaçanların, bilerek yahut bilmeyerek uğradıkları tehlikeli bir sapmadır.
Sayfa: 87
            Küreselleşme gelişmelerinin toplum çapındaki bir yansıması, toplumun kendi tarihî tecrübelerinden yani millî kültüründen koparak, yabancı kültürlere açık hale gelmesidir, iletişim hızı ve imkânları, yatay kültürel etkileşimi son haddine vardırmıştır.
            Ancak, dikey yani millî kültür birikiminden gelen etkiler gün geçtikçe zayıflamaktadır. Yaşadığımız hızlı şehirleşme, sokak ve yayın dünyası ailenin vermesi gereken asgari birikimi de yok etmektedir. Yani, geçmiş nesillerimizin birikimi yeni nesillere aktarılamamaktadır. Geriye tek imkân olarak örgün eğitim kurumları kalmaktadır.
            İlköğretim süreci, aynı zamanda çocuğun toplumsallaşma sürecidir. Çocuk, kişilik ve kimliğini kazanırken, ona millî kültürün kavrayış ve davranış biçimleri, ilke ve ölçüleri kazandırılmalıdır. Gökalp de, ilköğretimde çocuklara, iyi vatandaş olarak yetişmeleri için eğitim verilmesi gerektiğini, nesnel ve ilmî bilgilerin daha sonraki yıllarda verilebileceğini söyler ve buna ‘millî terbiye’ der.
            Ben Türk’üm diyen bir Türk insanı, mensubiyetinin 4 bin yıllık birikimini arkasında hissedebilmelidir.
Sayfa:88
            Süreklilik duygusunu kaybeden bir toplumun, uzak bir geleceğe bakabilme şansı çok azdır. Ferdin bencilleşmesi gibi, toplumun da ufku kararır; günlük çekişmeler içinde geleceğini kaybeder. Bu şuur, aynı zamanda ve edebiyat, musiki, mimarî, hukuk, iktisat gibi hayatın her alanındaki yaratılışlarında kendi birikiminden yararlanmayı; böylece, milli üslûbu devam ettirmeyi sağlar.
Sayfa: 89
Bölüm: İnsan, Evrim ve Devir Üzerine
            Darwin, son derece dikkatli, titiz ve açık görüşlü bir ilim adamıymış; çalışmalarında temellendiremediği, fenomenlerle gösteremediği hiçbir şeyi ileri sürmemiş.
            Biyografisini yazanlar, alçak gönüllü bir insan olduğunu ve büyüklüğünün pek farkında olmadığını söylüyorlar. Çalışmalarını 1859 yılında, dostlarının ısrarı üzerine Türlerin Kökeni adı altında yayınlamış.
Sayfa: 90
            Darwin bu eserinde, organik yapılardaki farklılaşmaları, türlerin ortaya çıkışını araştırıyor ve doğal seçilme yoluyla, güçlü olanın hayatta kalması esasına dayanan evrim kuramını açıklıyor.
Sayfa: 92
            Ancak unutmamak gerekir ki, Darwin’inki bir kuramdı ve kendi çerçevesinde kalmak kaydıyla, birçok organik olguyu açıklamakta yararlı oluyordu; faka ispat edilmiş, ilmî kesinlik kazanmış bir gerçek değildi.
Sayfa: 93
            Üxküll’ün yaptığı çalışmalar, hayvanların her türlü obje ile ilgi kuramadığını, ancak kendisi için gerekli olgulara açık olduğunu ortaya koydu. Mesela, gece kelebeğinin yanında top atsan duymaz; ama onun düşmanı olan yarasanın çıkardığı ‘pip’ sesini duyar ve hemen kaçar. Bu tespitler, her hayvan tekinin kendi türüne has bir çevresi olduğunu ortaya koyuyor. O hayvan, ancak o çevredeki olgularla temas kurabilir; yani ancak o çevre içinde yaşayabilir. Hayvanlar çevreleri ile bağımlıdır; insan ise dünyaya açıktır yani her şart altında çevresini kendisi kurabilir, yaşayabilir.
Sayfa: 94
            İnsanın biricikliğini, hayvanla arasında derece değil mahiyet farkı olduğunu savunan Max Scheler, insanı iki varlık alanına ayırır: Psikovital ve Geist; ve mahiyet farkını geist alanında görür. Geist alanı tamamen insana özgü olup, biyoloji, hatta psikoloji ilminin de dışındadır; kavranamaz. Sadece işaretle yetindiğimiz bu ele alış, İslam kültüründeki hayvanî ruh, insanî ayrımını çağrıştırmakta, bir açıdan da, insanı, beden, nefs, ruh, sır, hâfi, nefha diye yedi mertebede ele alan tasavvufî tavrı düşündürmektedir. Sonuçta bütün yaklaşımlar, insanı, ‘özel’ bir varlık ve diğerlerinden farklı bir mahiyet olarak ele almaktadır. Scheler’in geist olarak isimlendirdiği, bizim kültürümüzde ruh dediğimiz, Allah’ın insana verdiği ilahî neftadır. Onun ruh diye isimlendirip psikovital alanla ilişkilendirdiği, kültürümüzde hayvani ruh olarak isimlendirilir.



Sayfa: 95
            Bu noktanın, ancak ilahî beyan ve ilkelerle açıklanabilen diğer bir özelliği, tamamen kişisel ve tarihî tekâmüle kapalı olmasıdır. İnsanlığın genel bir kültürel gelişme sağladığı, toplumsal şartların değişmesi ile ahlâkî kişilik ve davranışlarda da seviye değişmeleri olduğu kabul edilse bile, bunlar olgunun ilkesini, yani insanî tekâmülün kişisel olduğu gerçeğini değiştirmez. Cesaret, fedakârlık, sevgi, iyilikseverlik, sabır, şefkat gibi ruhu yücelten, varlığımızı insanlaştıran bütün değerleri, her insan ve sadece kendisi için kazanmak zorundadır. Alây-ı illiyin’den esfel-i safilîn’e kadar olağanüstü geniş bir potansiyel imkânın her basamağı, kişinin kendi gayreti ile ve kendisi için kazanılır. Bu durum ancak, ilahî tebliğin insanlar için söz konusu ettiği ‘imtihan’ fikri ile temellendirilir.
            Dinler genellikle, insanın biricik olduğunu, hayvanla arasında varlık farkı bulunduğunu kabul etmek eğilimindedirler.
Sayfa: 96
            Allah’ı, sınırsız kudret sahibi, “Ol” deyince olduran Mutlak Varlık olarak tanıyanlar için, bu çalışmalar yaratılışın hikmetlerini öğrenmek yolundaki değerli gayretlerdir. Bunlar bilindikçe, varlığın değişik alanlardaki açılışları keşfedildikçe, ilimler gelişip derinleştikçe, sezmenin imkânları artar. İnançlı zihinler, her türlü ilmî çalışmaların ortaya koyacağı sonuçlar ne olursa olsun, bundan rahatsız olmazlar. Çünkü Allah mutlak güç sahibidir ve O’nun oldurması, bizim kavrayış yahut zihnî alışkanlıklarımızla sınırlandırılamaz.
            Bizim Kitabımıza göre de, insan diğer varlıklara üstün kılınmış ve ona ilahî ruhtan verilmiştir.
Sayfa: 97
            Tasavvufî İslam düşüncesine göre bütün varlık canlıdır; Allah’ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği bir aynadır. Ancak insan bütün ilahî isimlerin mazharı olduğu halde, diğer varlık alanlarında ilahî isim ve sıfatların sadece bir veya birkaçı birlikte tezahür ederler.
            Öğrenme kabiliyeti, zekâ, hafıza gibi niteliklerin bazılarının bir kısım hayvanlarda belirli ölçülerde bulunması yahut öyle yorumlanması, insanla hayvanı aynı gelişme çizgisine sokmak için yeterli midir? Sahip olduklarını düşündüğümüz yetilerin sınırlarını aşamazlar. Ayrıca, insanla hayvandaki benzer kabiliyetler karşılaştırıldığında aradaki fark, sınırsız denecek kadar büyüktür.
            “Allah insanı kendi suretinde yarattı” beyanı da, onda bütün ilahî isimler görünür, anlamında yorumlanır. İnsanın halife oluşu da, bu bütünlüğe işaret eder ve bunu gerektirir. Milli kültürümüzde insanın halife oluşu da, bu bütünlüğe işaret eder v bunu gerektirir. Millî kültürümüzde insanın “küçük kâinat” olarak isimlendirilmesi de, bu yüzden ve bu anlamdadır. Varlığın bütününde görünen isim ve sıfatların toplamı “insan” tekinde vardır; onun için insan küçük kâinattır.
            Onun apayrılığı emaneti yüklenmesinden, ‘halife’ olmasından ötürüdür. Dağların, taşların yüklenmekten çekindiği emaneti yüklenmiştir insan…
Sayfa: 98
            Allah’ın halifesi, irade ve sorumluluk sahibi bir varlık olarak insan, diğer bütününden farklı ve üstün kılınmış, Allah’ı bilmek ve O’na kulluk etmekle görevlendirilmiştir. Diğer bütün varlık, isteyerek yahut istemeyerek O’nun emrine ram olmuşlarken insan, boyun eğmemek imkânına sahiptir; yani insan “hayır” diyebilen varlıktır. İtaat edecekse, kendi seçimi ile kul olacaktır. Bütün varlık Allah’ı zikir ve tesbih eder; insan, isterse eder.
            O’nun yaratışı, bizim idrakimize göre üç zamanın birlikte olduğu, -eskilerin tabiriyle- bir ân-ı vâhid’de olmuştur. Yani, bütün varlık yaratılmıştır-yaratılıyor-yaratılacaktır. Mutlak varlıktan sınırlı ve zamanlı oluşa geçiş olgusu, insan idraki için hep bir bilmece olarak kalmaya devam edecektir. Çünkü biz insanlar, üç zamanı birlikte kavrayamayız; hem olacak hem oluyor, hem de olmuş…
Sayfa: 99
            Kutsal kitapların bu konulardaki beyanlarının, daima zaman üstü olanın zamanlı olanla anlatımı olduğunu bilmek ve yorumlarımızda her türlü sert yargıdan kaçınmak zorundayız. Aksi halde, Allah’ın yaratışını, haftalık bir çalışma düzenine bağlayıp, altı günde âlemi yarattığını yahut yeri yapıp, ondan sonra göğe yöneldiğini söyleriz ki, Allah’a zaman ve mekân isnat etmek olur ve küfre düşeriz.
            Tasavvufî düşünce geleneğimizde yer etmiş ve edebiyatımıza da yansımış olan devir anlayışından söz edeceğiz.
            Özet olarak, Küllî Ruh varlığın her zerresinde vardır; yani varlık, bütün tabakaları ile canlıdır. Cansız dediklerimizde maddenin iç devinimi olarak, bitkilerde beslenme, büyüme ve çoğalma olarak, hayvanlarda hareket şeklinde ortaya çıkar. İnsanda düşünen, seçim yapan da odur. İnsan-ı kâmilde ise, bütün nefsanî-maddi tezahürlerinden kurtulmuş, ruhanî bir varlık haline gelir ve arınması bütünüyle gerçekleştiğinde, kaynağına döner; küllî ruha karışır. Küllî ruhtan toprağa düşüp, çeşitli varlık tabakalarından geçişlerini tamamlayarak yeniden geldiği yere dönüşüne ‘devir’ denilir.
Sayfa: 100
            Âlem-i gayb’dan Âlem-i şuhud’a inen varlık, evvela cemat, sonra nebat, sonra, hayvan, en sonra insan suretinde tecelli eder. Kudretin bu sırrı, böylece anasırdan geçerek insan mertebesine yükselince, asıl hakikatinden haberdar olmak ve aslına kavuşmak ihtiyacını duyar. Ondan sonra, derece derece yükselerek Hak’ka vâsıl olur.
Sayfa: 101
            “Ey kerim dostlarım! Ruhların haşrini, dirilmesini istiyorsanız, bu sığırı yani nefsi kurban ediniz.”



Sayfa: 104
Bölüm: Küreselleşme ve Millî Hayat Üzerine Düşünceler
Kısım: Değişim ve İdeoloji
            Küreselleşme olarak kavramlaştırılan olgu, çok yönlü bir gelişmedir; yani etkilerini doğrudan yahut dolaylı olarak hayatın hemen her alanında hissettirmektedir. Dünyanın daralıp küçülmesi ve ilişkilerin yoğunlaşmasıdır. Çeşitli tariflerin ortak noktası da budur: dünya “küresel bir köy” olmaktadır; yani küçülmektedir. Bunun temelinde hız vardır; nesnelerin ve bilgilerin ulaştırılmasındaki hız; ulaşım, iletişim ve bilişim hızı.
Sayfa: 105
            Geleneksel toplumlarda ancak belirli mekânlarda kurulabilen toplumsal ilişkiler, günümüz toplumlarında artık uzaktan da kurulabilmektedir. Bu gelişmenin, geleneksel toplumdaki cemaat ilişkilerini ve bundan doğan güven duygusunu yok ettiği gözlemlenmiştir.
             Küreselleşme olayı, haberleşme, ulaşım ve iletişim gibi temel hayat alanlarındaki teknik gelişmelerin başlattığı bir süreçtir. Bu gelişmelerin önünü açtığı bazı güç merkezleri, kendilerini yeni durumlara göre süratle örgütleyerek, gelişmeleri kendi yararlarına kullanmaya çalışmaktadır. Bunun için de, bu değişimler ideolojik bir üslûba dökülerek savunulmaya ve zihinler işgal edilmeye çalışılmaktadır.
            Bu amaca yönelik açıklamaların arkasında, tek medeniyet şeklinin Batı olduğu varsayımı yatmaktadır; en iyi en son çözümün Batı olduğu inancı. Herkes, tek model olan Batı gibi olmalıydı.
Sayfa: 106
Ülkemizdeki, bağımsız değerlendirme gücünü kazanamamış, kendi gözleriyle olayları göremeyen ve kavrayıp yorumlayamayan bazı okumuş çevreler de, sunulan bu ideolojik üsluplu küreselleşme söylemine, mal bulmuş Mağripliler gibi sarılıp, savunmaya başlamışlardır.
Yeryüzündeki bütün toplumlar için, mesele, bu gelişmeleri kimin yönlendirebileceği ve bundan kimin yararlanabileceğidir. Bu olgular karşısında, her toplumun, kendi bakış açıları, değerleri açısından tavır alması, tutum takınması beklenir. Bunu başaramayanlar, kültürün her alanında kayıplar vermekten kurtulamayacaktır.
Bu değişmenin kıblesi, içeriği ne olursa olsun, mademki değişmedir ve Batı’dan gelmiştir, karşı konulmazdır; rüzgâr önündeki kuru yaprak misali yahut gassal elindeki meyyit olup kendimizi bu değişmeye terk mi edeceğiz? Hızı artan bu değişmenin bize getireceği her şeye razı mıyız; götüreceği her yer bizim için iyi midir? Yoksa yapmamız gereken bir şeyler var mıdır?



Sayfa: 107
Kısım: Teknik Değişme ve Çağdaşlık
            Esasen zaman, sürekli değişme demektir ve canlı bir kültürün bu değişmeleri sürekli gözlemesi, bunlar karşısında kendini sürekli yeniden değerlendirmesi, kurumların biçimlerini ve işlevlerini yenilemesi, yeniden yapılandırması gerekir. Kültürün çağdaş olması budur. Bunu başaramayan, yani değişmelerin farkına varıp, kendini yenileyemeyen kültür, geleneksel kalıp ve işlevlerde farklı kalarak yozlaşmaya, anlamlarını yitirmeye ve sonuçta çağ dışı kalıp bir kenara atılmaya mahkûm olur.
            Kültür eğer değişmeye egemen ise; onun yönünü belirleyebiliyor, yatağını çizebiliyorsa, ortaya çıkan bütün görüntüler o kültürün anlam sistemini ve üslûbunu yansıtır.
            Acaba teknik, içinde yeşerdiği kültürün kutsallarına, dünya görüşüne, bakış açılarına, iç taleplerine ve normlarına göre mi ortaya çıkıyor, yoksa bağımsız, kendi başına bir gelişme sürecine mi girmiş?
Sayfa: 108
            İnsanlar, ihtiyacını duydukları aletleri yapmak için gereken enerji kaynaklarını ararlardı. Buharın makineye tatbiki, termik ve elektrik güçlerin kullanıma başlanmasıyla, teknik gelişme öne geçmiştir. Şimdi artık, büyük enerji kaynakları keşfedilmekte, denetim altına alınmakta, bundan sonra insanoğlu bu enerjiyi hangi amaçlar için kullanabileceğini düşünmektedir. Frayer, endüstri çağı makinesinin, insan düşüncesinin belirlediği alet değil, mücerret güç makinesi olduğunu söylüyor. Hayata bu yüzyılda giren reklamcılık, bir yanda bu enerji kaynaklarına yeni tüketim alanları hazırlarken, bir yandan da artan üretime yeni tüketiciler ayartmaya çalıştı. Bu üretim artışı, bir yandan da devletleri yeni pazarlar için dünyaya daha çok açılmaya ve sömürgeciliğe yönlendirmişti.
Sayfa: 109
            20. yy’nin, hele son dörtte birindeki teknik gelişme ve icatlar, geçen bütün yüzyılların tamamıyla kıyaslanamayacak ölçüde büyük oldu.
            Bu teknik yaratıcılığın, mutluluğu insanın dışında arayan, rasyonalist, faydacı bir anlayışa dayandığını ileri sürebiliriz. Yer yer ahlâkî kaygılarla, bazı projelere karşı çıkıldığı ya da desteklenmediğini görüyorsak da, bu tutumlar arızîdir. Öyleyse bu hızlı teknik gelişmelerin, ontolojik açıdan, tekniği yaratan toplumların –merkezin- genel ruh haline, zihniyet ve kültürel tutumlarına aykırı olduğu söylenemez. Ancak kıblesi ve değerleri uygun görünse de, teknik gelişmenin, içinde doğduğu kültürün manevî yapısından bağımsız, kendi kendini besleyen bir harekete dönüştüğü ileri sürülemez mi?




Sayfa: 110
            Eğer böyleyse, bütün kültürlerin, teknik gelişmelerin tek taraflı tesirleri altında oluşmakta olduğu söylenemez mi? Teknik gelişmeyi başlatan gücün yaratıcı düşünce olduğu kesindir; düşünce tekniği, yeni teknik yaratıcı yeni düşünceleri yaratır ve böylece devam eder. Ancak dar bir alanda süregiden bu etkileşimde, kültürün genel manevî yapısı ile ilişkiler yeterince görünmez.
            Küreselleşmenin tartışılan temel sorunları, teknik değişmenin hızından ve bütün dünyayı birbirine açmasından doğmaktadır. İnsanlar ve toplumlar, tekniğin yol açtığı değişmelere yön vermek, anlam yüklemekten çok, uyum sağlayabilmeyi konuşmaktadır. Kurumlar ve insanlarda, geleneksel zihniyet ve tutumlarla yeni gelişmelerin yol açtığı ve talep ettiği zihniyet ve tutumlarla yeni gelişmelerin yol açtığı ve talep ettiği zihniyet ve tutumlar, tavırlar arasında uyum sağlamak gerekmektedir.
            Toplumsal kurumlar kültürün belirli bir döneminde, belli ihtiyaçları karşılamak üzere, belirli imkânlar kullanılarak ve yine belirli bir anlayışla ve bir biçimde kurulur. Bütün bu belirli diye nitelendirdiğimiz unsurların bir veya birkaçı değişirse, kurumunda ona göre, yeniden değerlendirilip düzenlenmesi gerekir. Kültürün, yaşanan döneminde toplumun ihtiyaçları değişmişse, yeniden yapısal düzenleme gerekir; anlayış değişmişse, buna göre işlev ve yapı düzeltmesi gerekir. Kurumların sürekli yenilenmesi yani çağdaşlaşma denilen olay budur.
Sayfa: 111
            Bu yenilenmeyi yapabilmek, kültürün canlı, uyanık, sürekli kendini ve çevresini yeniden değerlendiren bir tutumda olabilmesi ile mümkündür. Bu da, kendine olan inancını hiç kaybetmemesi, sürekli diri tutması ile olur. Ancak kendine güvenen, diri bir kültür kendi gözüyle görebilir ve kendisi için değerlendirip düzenleyebilir.
Kısım: Hız ve İnsan
            İnsan, hayatı, güneş ve ay gibi sabit hareketlileri ölçü alarak ve biyolojik varlığımızın sınırları içinde kavrar. Aynı süre içinde daha çok olay, toplumsal olgu, eylem, durum ve sorun ile karşılaşan insan, bütün bu oluşumları daha hızlı kavramak, değerlendirmek, karar vermek, roller benimsemek ve tavır almak zorunda kalmakta, hayat gittikçe karmaşıklaşmaktadır. Hiçbir şey kalıcı değildir. Geçiciliğin karakterize ettiği kullan-at kültürü yaygınlaşmaktadır. Alvin Toffler’e göre, insanın bu çok ve hızlı değişmelere uyum sağlayabilmesi ve çevresine yabancılaşmaması için “büyük bir davranış esnekliğine ve sağlam bir kişiliğe sahip olması” gerekmektedir.
            İnsanlardaki bağlanma duygusunun da, kent, ülke, komşular gibi toplumsal yapılardan kopup, şirket, meslek gibi bağlılıklara dönüştüğü ileri sürülmektedir.
Sayfa: 112
            Uzun süreli aile, akrabalık, arkadaşlık, dindaşlık gibi ilişkilerin azalıp, kısa dönemli hizmet ilişkilerinin yoğunlaşması, sonuçta insanın çevresi ve çevresindeki insanlarla ilişkilerinin de giderek kısa süreli, geçici olmasına yol açmaktadır.
Bu gelişmelerin bireyi daha özgür kıldığı ileri sürülebilirse de, soğuk, muhtevasız ve güven vermeyen bir ilişki biçimi olduğu açıktır.
            Zihnimizde gerçeğin görüntüsü sürekli değişiyor; korkak Yahudi döğüşken oldu, Demirperde kendiliğinden çöktü… Bilgi hızla artıyor ve değişiyor. En çok satan kitaplar, en çok bir hafta satıyor. Sanatta da geçiciliğe doğru gidiş var.
            İleri teknoloji ülkelerinde edebiyat, resim, müzik gibi sanat alanlarında çeşitliliğin arttığı gözlemleniyor. Türler artmış, alt grupların değişik zevk ve sanat anlayışları pazarda yer bulmuştur. Kültürün tekdüzeliğe değil, çeşitliliğe gittiği, tekdüzeliği yoğun yapıların, gelişmemiş ülkelerde görüldüğü ifade edilmektedir.
Sayfa: 113
            Bugün, toplumların üzerine kurulduğu ortak değerler alanı giderek daralmaktadır. Her grup ve medya bir başka değeri propaganda etmektedir.
            Yaşama biçimleri de farklılaşıyor; alt kültürler arttıkça bu çeşitlilik de artıyor. Psikolojik kirlenme doğurduğundan da söz edilen teknolojik gelişmenin, düzenlenmesi ve uysallaştırılması gerektiği, herkesçe kabul edilmektedir. Teknolojik gelişmeler toplumsal ve insanî amaçlı olarak planlanabilmelidir.  Sanayi devriminden sonraki yıllarda reklamcılığın doğuşunu da, ünlü tarihçi Toynbee şeytana benzetmişti.
            Sayfa: 114
            “Ne kör bir direniş, ne de kör bir direnişten yana olmamalıyız.” Yeni bir eğitim, yeni teknolojiler ve yeni örgüt ve kurumlar gerekir.
            İnsanı, onun içyapısını berkiteceksiniz ki, çevreye ezilmesin, gerektiğinde ona uyum sağlasın, gerektiğinde onu kendine göre biçimlendirerek, onu uyuma zorlasın. Asıl budur; çevrenin düzenlenmesi de buna yardımcı olur.
            Sürekli değişen toplumlarda, hayatın anlamını kavramak, onu yorumlayıp düzenlemek kolay olmaz. Sağlam ve kuşatıcı bir anlam sistemine imanla sahip olursak, o zaman bütün bu münferit olguları o anlam bütünü içine yerleştirebilir, ilişkilendirebilir, bütünlüğü içinde kavrayabilir, yorumlayabiliriz. Bu da bizi, uyum dediğimiz duruma ulaştırır; kaygı, sinirlilik ve tedirginlik gibi hallerden, ancak sağlam bir inanç yapısı ile kurtulabiliriz.
Sayfa: 115
Kısım: Uluslararası Sermaye ve Millî Yapılar
            Yusuf Erbay küreselleşmeyi, “ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel değerlerin ve bu değerler çerçevesin de oluşmuş birikimlerin, ulusal sınırlar dışına taşarak dünya geneline yayılmasıdır.” şeklinde tarif etmektedir.
            Ticari açıdan bakıldığında küreselleşme, pazarın dünya ölçeğinde büyümesi, millî sınırları aşması, dünyanın tek Pazar haline gelmesi olayıdır.
           
Dünyayı tek Pazar haline getirebilmek için kapitalizm, küreselleşme söylemini, emperyalizm karşısında çaresizlik yaratmak ve ona saygınlık kazandırmak için kullanmaktadır. Bu gelişmeler içinde sermaye tamamen kozmopolit ve vatansız hale geldi. Sermaye hiçbir sınır tanımadan, neredeyse anında, nerede çok kâr varsa oraya akabilmek imkânına kavuştu. Bu yapıda, büyük sermayenin denetlendiği merkez ülkeler, buralardan sermaye akışı bekleyen çevre ülkeleri daima sömürmektedir.
Sayfa: 116
            Özellikle elektronik devriminden sonra, uzun vadeli sayılabilecek sermaye yatırımları yerine, kısa vadeli borsa yahut faizci sermaye hareketleri olağanüstü arttı. Geldikleri ülkelerde çok düşük olan kâr hadlerini, para sıkıntısı çeken ülkelerde kısa dönemli borsa ve faiz yatırımları yoluyla telafi ediyor; gelirken rahatlatıp, giderken buhrana yol açıyorlar. İşçi grubu, sermaye karşısında güçlü olabilmek için, artık sendikalara değil, milli devletlere dayanmak zorundadır, onun yıpratılması ve zaafa uğratılması çalışmalarına karşı koymak zorundadır.
Sayfa: 117
            Yazarlar(Paul Hirst ve Grahame Thompson), güçlü bir tarzda estirilen bu havanın pek de gerçeği yansıtmadığını, ulusal politik ve ekonomik stratejilerin uygulanabileceğini, uluslararası ekonominin de bir ölçüde denetim altına alınabileceğini savunmaktadırlar.
Sayfa: 118
            AB, ABD Ve Japonya, aslında hem ticareti hem de yatırımları kendi aralarında yapmaktadırlar. Gelişmekte olan ülkelere yapılan yatırımlar ve ticaret önemli bir yer tutmuyor. Sonuçta, sermayenin zannedildiği gibi az gelişmiş ülkelere akmadığı, kendi içinde dolaştığı görülüyor. Gelişmekte olan ülkeler içinde en büyük yatırımları çeken Çin’e giren yabancı sermaye tahlil edildiğinde, yine Uzak Doğu ülkelerinden ve Çin kökenli yabancı ülke yatırımcılarından geldiği görülmektedir.
Sayfa: 119
            Sözü geçen yazarlar, dünya üretim ve ticaretine çok uluslu şirketlerin egemen olduğu, bunların uluslar ötesi şirketlere dönüşüp, millî bağlılıklarını bıraktıkları iddialarına da hayır diyorlar. Çok uluslu şirketlerin üretimlerinin, dünya üzerinde gayrisafi yurt içi hâsılaya oranı 1970’lerde %4.5 iken 1990’larda %6.8 olmuş. Bir artış gözleniyorsa da, bu, dünya üretim ve ticaretini denetleyebilecek bir oranda değildir.
            Uluslararası finans piyasalarının, millî para ve maliye politikalarını bir ölçüde belirlediğini kabul etmek gerekir.
            Küreselleşmeyi ideolojik bir tavır olarak savunanlar, fikirlerin, ürünlerin ve insanların uluslararası akışının hızlandığı bu dönemde, esasen gittikçe artmakta olan ferdiyetçiliği son haddine kadar götürmek niyetindedirler. Onlara göre, ferdin kendisini bağlı hissettiği, geçmişinden kalan ne kadar değer, kimlik varsa, bunlar birey üzerinde bir baskı oluşturmakta ve onun özgürlüğünü kısıtlamaktadır.
Sayfa: 120
            Bu iddiaların, küreselleşmenin getireceği kültürel olgular mı, yoksa böyle olmasını isteyen çevrelerin beklentileri mi olduğu tartışılabilir. Eğer bu hal, herhangi bir şekilde gerçekleşirse, bunun insanın hürriyeti değil, yalnızlaşması, mutsuzlaşması ve yozlaşıp hayvanlaşması olduğu da bilinmelidir.
            ABD eski dışişleri bakanlarından Henri Kissinger şöyle der:
            “Dünya hiçbir devirde böylesine değişim ve farklılaşma temposu içine girmemiştir. Dünya düzenini meydana getiren birimlerin birbirleri ile olan denge ve iletişimleri de böylesine hızlı ve kesin çizgilerle ve tüm olarak değişmemiştir.”
Sayfa: 121
            Şu anda dünyamızda yüksek teknoloji kullana, bilgi birikimi ve üretimi yüksek, refah içindeki toplumlarda, toplumun çoğunu yaşlılar oluşturuyor ve nüfus artmıyor. Dünya gelirinin çok büyük bir kısmına bu ülkeler sahip. Diğer taraftan, dünyanın bu yarısının artan nüfusu ile diğer yarısının özendirilen tüketim kalıplarını benimsemesi ve aynı ölçülere sahip olması halinde, dünyamızın imkânlarının buna yetip yetmeyeceği de sorulmaktadır.
 Kısım: Evrensel Kültür – Milli Kültür
            Gelişmelerin merkezden çevreye doğru yayıldığını savunanlar, bu sürecin bütün dünyayı merkezin renginde bir türdeşleşmeye götüreceğini ileri sürmektedirler. Diğer bir kesimse, merkezin çevrede yeni bir üslûp ve yorum kazanmakta olduğunu ileri sürerek, türdeş bir evrensel kültürün olamayacağını ifade etmektedirler.
Sayfa: 122
            Bir millî kültür ve kimlik oluşturmakta devletin, eğitim, askerlik, aile, miras gibi fiilî ve hukukî imkânları vardır. Bu yollarla devlet, sadece bir kimliği yeniden oluşturmamakta, geçmişten gelen mirası da, bu yollarla kurumlaştırmaktadır. Ancak, günümüzde, sermaye, meta, işgücü akışları, günlük hayat, yemek, giyim kuşam alışkanlıkları, yerleşim mekânları ve sanat gibi hayat alanlarında bir ölçüde uluslararasılaşma yaşanmaktadır. Devletler, dünya ölçeğinde de, azınlık kimlikleri oluşmasına imkân tanımaya çalışmaktadır.
Sayfa: 123
            Her kültür, ister istemez daha doğuşunda özgündür ve bu özelliğinden, küreselleşme içinde bir şeyler kaybetse de, bütünüyle ne içerik, ne de üslûp olarak kaybolması imkânsızdır. Millî kültürler daima var olacak; ancak insanlık kültüründeki ortak değer ve yönelişler alanı genişleyecektir, diye düşünebiliriz.
            Küreselleşmeyi manevî kültürümüz açısından ele alan Korkut Tuna’ya göre, bu fikrin arkasında Batı yayılmacılığı ve tek medeniyet tarzının Batı olduğu anlayışı yatmaktadır. Tuna, Batı’nın durduğu anda çökecek olan sistemini ayakta tutmaya,  kapitalist üretim, Pazar ve sermaye ilişkilerindeki kriz ve açmazları bu yoldan ertelemeye çalıştığını söylemektedir. Mücerret değişme bir ideoloji halini almış ve kaçınılmaz bir sürece girildiği propaganda edilmeye başlanmıştır. Bazı kesimler, küreselleşme ile mevcut bütün çatışmaların sona ereceğini söylerler. Yeni çatışmalar, uluslararası değil, devlet içi, yöresel çerçevedeki çatışmalar olacaktır. Bu durumda, küreselleşmenin karşısında engel gibi görünen, millî devlet, ahlâk ve kültür gibi yapılar yıkılmalı, bölünmeli, yöresellikler öne çıkartılmalı ve küreselleşme için kolay yutulacak lokmalar desteklenmelidir.
Sayfa: 124
            Şimdi, küçülen dünyada küresel bir ahlâktan ve gerektirdiği sorumluluklardan söz edilmektedir; yani, küreselleşme, uluslararası boyutlardan, toplumsal olsa da, bireysel eylemlerde tezahür eden ahlâka kadar el atmış durumdadır. Kişinin ahlâklı davranabilmesi için, mensubu bulunduğu toplumu, ahlâkî, vicdanî hareketinde bir bütün olarak arkasında hissetmesi, dış yönlendirmelere karşı bağışıklık kazanması gereklidir.
            Küreselleşmede küçük bir lokma olup yutulmayı önleyecek millî bir bilinç, millî bir arayış ve çözüm için millî bir siyaset gerekmektedir.
Sayfa: 125
            Sonuç olarak, Türklük tehlikededir; millî birlik ve devletlerin aşıldığı tezi işlenmektedir. Bu, Batı yayılmacılığının bir başka yüzüdür ve “tek dişi kalmış canavar” unutulmuş gözükmektedir. Yeryüzünde Türk varlığını yeniden hissetmeye başladığımız bu zamanda, millî kültürümüz ve ahlâkımız tehdit altında bulunmaktadır. Tarihî birikimimiz ve Türk dünyasındaki açılmalar değerlendirilebildiği takdirde, bizim de dünyaya teklif edeceğimiz değerler vardır.
Kısım: Sonuç yahut Milliciliğin Gereği
Küreselleşme, teknik gelişmelerin insanlığı zorladığı bir süreçtir; karekteristiği, dünyanın daralması, ülkelerin birbirine açılması ve hayatın hızlanmasıdır. Büyük ekonomik güç merkezlerinin, küreselleşme temayüllerini bir ideoloji haline getirerek, bütün dünyada zihinlere yerleştirmeye çalışmaları bu gerçeği değiştirmez. Yerelleşme temayülleri kışkırtılıp, beslenerek millî bütünlükler kırılmak, geniş bir inanç, ortak değer ve tutumlar üzerine kurulan millî kültürler, bireyin özgürlüğü ve çok sesliliğin fazileti adına parçalanmaya sürüklenmek istenmektedir. Millî kimlikler ve yapılar parçalanma tehlikeleri yaşamaktadır.
Teknik gelişme kaçınılmazdır; ancak yarattığı toplumsal ve insanî sonuçları bütünüyle kaçınılmaz görmek, insanın ve ilmin inkârı olur.
Sayfa: 126
            Savaştan kaçarak yahut onu kötüleyerek savaş kazanılmaz, insanlık ve biz, Türk toplumu, onu yönlendirmek ve biçimlendirmenin imkânlarını aramalıyız.
            Küreselleşmeye yol açan ilmî ve teknik gelişmelere biçim ve yön verebilmenin ilk şartı, onun yaratıcısı olmaktır. Tekniği yaratan kültür, her şeye rağmen, daha kaynağında teknik gelişmeye yön vermek imkânına sahiptir. Belli bir yön ve biçimde ortaya çıkmış olan ilmî ve teknik gelişmeyi de, kendimize göre kavrayıp, yeniden yorumlamak, kıblesini ve biçimini etkilemek; yani kendimiz için onu yeniden inşa etmek imkânsız değildir, ancak çok zordur.     Yapılacak ikinci şey, küreselleşme olgusu ve ideolojik propagandaları neleri yıpratmaya çalışıyorsa, onları güçlendirmek, yıkılmaz hale getirmektir.
Sayfa: 127
            Her ikisi için de, toplumun güçlü ve soluklu bir kültür hamlesine girmesi gerekir; kazanacağı enerji ile hem varlık yapısını güçlendirir, hem yaratıcılık düzeyini yükseltir.
            İnsanı hayvanlardan ayıran en önemli özellik, isteklerini ve enerjisini, din, ahlâk ve hukuk gibi disiplinlerle sınırlandırmasıdır. Bunlar aynı zamanda toplumun sınırlarıdır. Her toplum bu sınırlandırmaların oluşturduğu ortak inanç, anlayış, bakış açıları, değerler, zevkler, ortak tutum ve davranışlar üzerine kurulur. Batılı toplumlar 19. Yy’de büyük ölçüde tamamladıkları millî oluşumlarından sonra, bu yapıya dayanarak bireyciliğin infiratçı aşırılıklarını dizginlemeye çalışmaktadırlar.
            Henüz millî bir toplum olma özellik ve direncine ulaşamamış olan bu topluluklar, küreselleşmeci, özgürlükçü karmakarışık temayül, telkin ve baskılar altında kolayca kimlik ve kişiliklerini yitirebilmektedirler. Ayrıca, bu toplumlarda hukukî düzenlemeler de yeterli olmadığı ve hukuka bağlılık şuurunda da ciddi zaaflar görüldüğü için, toplum kolayca çözülebilmekte, modern yahut medenî olmak sloganları içinde parçalanabilmektedirler.
Sayfa: 128
            2500 yıllık bir tarih ve kültürel birikime sahip olan Türk toplumunun, yeteri sağlamlıkta bir toplumsal yapıya ve değerler tabanına sahip olduğu kesindir. Ancak 200 yıla varan bir süredir, toplumumuzun inanç, anlayış ve değerler sistemi bir başka yöne çevrilmek için uğraşılmaktadır.
            Bünyeyi güçlendirmek, her toplumun üzerine kurulduğu ortak değerler alanını genişletmek ve güçlendirmekle, bireyin sosyalleşmesinin bu temel değerler üzerinde gelişmesini sağlamakla mümkündür. Bunun da ana yolu eğitimdir. Aile içi eğitimin, örgün ve her türlü yaygın eğitimin de temeli olduğunu ifade ile yetinelim.
Sayfa: 129
Özellikle ilköğretimde, bilgi yığma gayretlerinden vazgeçilerek, ortak değerler alanının oluşturulmasına yönelik kimlik ve kişilik kazandırıcı bir eğitim verilmelidir; ortak inançlar, ortak anlayış, ortak davranış ve tutumlar kazandırılmalıdır. Aslında cumhuriyet eğitimi esas itibariyle, yapılması gerekenin farkındadır; ancak yeterince başarılı olamamıştır.  
Yine ortaöğretimde güçlü bir tarih şuuru verilmeli; bunun ağırlığını Osmanlı tarihi oluşturmalıdır. O zaman genç insan, Türküm, dediği zaman yaşadığı toplumla birlikte 2500 yıllık geçmişini ve birikimini de arkasında hissedebilecektir. Din eğitiminin yeniden ve önemle ele alınması gereklidir. Dinî hayatımız bizim milliyetimizin iskeletidir; buna sahip olmayan, bunu yaşamayı öğrenmemiş olan gencin Türk kimliğini kazanması mümkün değildir.
Din eğitiminin yeniden ve önemle ele alınması gereklidir. Dinî hayatımız bizim milliyetimizin iskeletidir; buna sahip olmayan, bunu yaşamayı öğrenmemiş olan gencin Türk kimliğini kazanması mümkün değildir.
            Ana istikameti ve temel değerleri aynı olduğu sürece, dinî hayattaki farklılıklara anlayış göstermek, ancak herkesin inandığını bilmesi ve yaşaması ile mümkündür.
Sayfa: 130
            Türk milletinin Müslümanlığı, onun kimliği ve toplumsal bütünlüğünün, küreselleşme saldırıları karşısında millîliğinin ve nihayet, bireyin direncinin temeli olarak görülmeli ve ona göre değerlendirilmelidir. 
            Küreselleşme gelişmelerinin en çok etkilediği ve kirlettiği alan, dilimizdir. Ticaret hayatımızda markalardan, levhalara, pazarlama tabirlerine kadar her şey yabancı bir dilin baskısı ve kirletmesi altındadır.
            Kültürün gücünün yüksek olduğu dönemde, kültür yabancı dilden alacağını da ölçülü alır; ama zayıf zamanlarında bu ölçüyü tutturamaz, direnemez, yaratamaz ve yabancı kelimelerin girişi bir istila halini alabilir. Bugün gözlemlenen odur.
            Dil doğrudan kimliğimizdir, milliyetimizdir; farklılık ve benliğimizi ilk hissettiğimiz hayat alanımızdır.
Sayfa: 131
            İlim ve teknikte yaratıcılık düzeyine gelmekten söz ettik. Nasıl? Önce Türkçe düşünerek ve Türkçe ilim yaparak.
            Düşünce-dil ilişkisinin neredeyse ayniyet noktasında olduğu bilinmektedir. Eski sömürge ülkeleri bile bugün ana dillerine dönerken, Türkiye’de yabancı dille eğitim ve ilmi savunabilecek tek kişi yoktur. Yaratıcı düşünce ve ilmin ancak ana dille gerçekleşebileceği açık bir gerçek olarak kabullenilmektedir.

Sayfa: 133
Bölüm: Millî Kimlik ve Etnik Grup-Mozaik Kültür
Kısım: Giriş ve Sorunlar
            İmparatorluğumuzda toplumsal gerilim zaman içinde büyüyüp, sorunlar birikmeye başlayınca, Osmanlı aydınları önce geleneksel yapıya dönme çağrıları yaptılar. Ancak geleneksel yapıya dönülemediği gibi, yeni çözümler de üretilemeyince, önce yönetici ve aydın kesimler, kendi millî kültürlerinden şüphe etmeye ve yabancı kültürlerde çözümler aramaya yöneldiler. Bu süreç bizim kültürümüze has bir gelişme değildir; gerilimi düşen, kendini her an yenileyemeyen her kültür, kendine olan güvenini, en iyinin, en doğrunun kendisinde olduğu yolundaki inancını yavaş yavaş yitirmeye başlar. Bu noktaya gelen kültür bir yol ayrımındadır; ya kendisine olan güvenini tazeleyerek aynı kültür yörüngesinde yeni bir hamle yapacaktır yahut kendinden şüphesi giderek millî kültürden bir kaçışa dönüşerek, bütünüyle yabancı bir yörüngeye oturtmaya çalışacaktır.
            İnancını tazeleyip, kendine güvenini yeniden kazanabilmesi uzun, yaygın bir eğitim ve kültür hareketinin sonucu olabilir yahut mistik etkisi güçlü bir öncü, toplumun inancını yenileyip, harekete geçirebilir.
               İmparatorluğumuzda, biriken sorunların çözümleri yabancı kültürlerde aranmaya başlandı; giderek, sorunların sebebi olarak kendi kültürümüz, değerlerimiz, ölçülerimiz görülmeye başlandı. Bu temayül yönetici ve aydınlarımızda artarak devam etti ve kendi millî kimliğinden kaçışa döndü. Belirli bir dünya görüşü ve onun ölçülerine göre bir medeniyet kurulup, yükseltilebilmişse, çöküşü o dünya görüşü ve ölçülerinde aramak artık mümkün değildir.
Sayfa: 134
            İçine girilen süreçte, millî kültürümüz geleneksel kıblesinden kopartılıp yeni bir yörüngeye sokulmaya çalışılmıştır. Kendinden şüphe ve yabancıya gizli hayranlıkla başlayan ruh çöküntümüz, bazı okumuşlarımızda Avrupa kültürüne tapınma noktasında hastalıklı görüntülere kadar gelmiştir.
            Alınan kurum yahut olgunun kültürümüze mal olup, faydalı olabilmesi için, kültürümüz için yer ve değerinin yanlışsız belirlenmesi ve gereken yapı ve işlev düzeltmelerinin yapılabilmesi yani yeniden üretilmesi gerekir. Çağdaşlık dediğimiz şey de, millî kültürün sürekli kendisini gözleyerek kurum ve olgularında gereken yapı ve işlev düzenlemelerini devamlı yapabilmesi; kendisini sürekli yeniden üretebilmesidir; yabancı kültürlerden alacağı kültür unsurlarını da, bu ölçüler içinde yeniden üreterek, hem işlev, hem değer ve hem de üslûp açısından kendisine katmasıdır.
Sayfa: 135
Kitle halinde büyük din değiştirmeleri dışında, bir kültürün öz mihverinden çıktığı görülmemiştir. Dinî inançların, hayatın nerdeyse bütün alanlarını belirlediği zamanlarda bile, İslam coğrafyasında daima farklı millî kültürler var olmuştur. Hayatın doğası, kültürel oluşum süreçleri bu farklılıkları tabii ve zaruri kılar.
            Bizim toplumumuz da, bütün gayretlere rağmen kendi mihverinden kopup bir başkası olamamış; ama kendisi olarak da, yenilenememiştir.
Kısım: Kavramlar: 1. Millî Kimlik
            Kimlik, bir ferdin yahut toplumun tanınmasını sağlayan özelliklerini ifade eder. Bu özellikler, onu diğerlerinden ayırır; diğerleri içinde fark edilmesini, bilinmesini sağlar. Millî kimlik dediğimiz zaman da, bir milleti tanımamızı sağlayan kültürel özellikleri anlarız. Millî kimlik, bir millî kültüre mensubiyetin ifadesidir. Türk kültürüne sahip olan insanlar Türk kimliğini taşırlar; yani onlar Türk’tür. Bu mensubiyetin yarattığı gerilimler de milliyetçilik duygusunu meydana getirir.



Sayfa: 136
            Milli kültür, maddesi ve üslûbu ile millet hayatının bütününü ifade eder. Yani, yaşamış her kültür zaruri olarak özgündür; kendine has bir kimliğe sahiptir. Ortak inançlar, ortak coğrafya yahut ortak iktisadî gelişme aşamaları gibi sebeplerle millî kültürler arasında birçok benzeşmeler olursa da, hiçbir zaman ayniyet olmaz, kimlik farklılıkları kaybolmaz.
            Başka kültürlerle temasa geçildiğinde, başkalığının farkına varan toplumun, bu farklılıklarını yani kimliğini koruma şuuru gelişir, artar. Bir başka görünüşüyle, milliyetçilik bu kimliği koruma ve yüceltme isteğidir.        
            Hun İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra Avrupa ve Kafkaslara doğru akan topluluklar Bizanslı yahut Arap yazarlar tarafından Türk olarak isimlendirilmişlerdir. Yabancı yazarlar bu toplulukları önce dillerinden tanımış ve doğru olarak isimlendirmişlerdir. Bugün de, milli kimliklerin en belirgin alametifarikası dildir.
Sayfa: 137
            Dil bu millî alâmetlerin bayrak olanıdır. İslamiyet ve bu inancı hayata geçiren dinî kültürümüz, diğer önemli kimlik alâmetimizdir. Buna Türk Müslümanlığı diyoruz. Kitapta açıklanan İslam ile bu İslam’ın toplum tarafından hayata geçirilmesi anlamına gelen Müslümanlık arasındaki antolojik farkı kavrayamayan bazı kesimlerin, bu terimden rahatsızlıkları bilmediklerindendir. Bu farklılıklar hayatın getirdiği zaruretlerdendir ve o kadar da doğaldır. Bir yandan ilke, öbür yanda bu ilkenin hayat pratiğine dönüşmesi vardır. Bu farklılıklar dinin dogmalarına aykırı olmadıkları sürece de, dinî bir sakıncaları yoktur.
            Günümüzde, dinî hükümlerin aslî hüviyetleri içinde bilinmesi, gelenek vs. kültürel unsurların din yerine geçmemesi için girişilen olumla gayretlerde, meselenin bu yönüne gereken dikkat gösterilmelidir. Aksi halde, dinî aslî haline icra ediyoruz derken, dinle birlikte millî kimliğimizde tahrip edilmiş olacaktır.
            Bütünüyle yaşama üslûbumuzun her unsurunun, kendi ölçeğinde, millî kimliğimizin bir alâmeti olduğuna işaret etmiştik. Bunların içinde, vatan, devlet, musiki, millî mimari, yerleşme düzeni, ev düzeni gibi önde gelenlerini de ifade etmiş bulunalım.
            Toplumun kendi kültürünü/kimliğini idraki, biraz da başkalarını kani kendinden farklılıklarını görmekle mümkün olur. İşte, toplumun kendi kültürünü, farklılıklarını idrakine öznel kimlik diyoruz. Buna, mensubiyet şuuru da diyebiliriz.
Sayfa: 138
            İnsanlarda bu mensubiyet şuurunu yahut kimlik duygusunu yaratan şey, onun içinde yaşadığı kültürdür; yani nesnel kimlik unsurlarıdır. Fert bu kültür unsurlarını ve bunların başkalarından olan farklılıklarını da gördükçe kendi kimliğini de idrak eder ve mensubiyet şuuruna kavuşur.
            Bizi Türk olma şuuruna ve mensubiyet duygusuna götüren şeyler, çoğaltabileceğimiz bu ortaklıklarımızdır. Kendimizi Türk hissetmekle, bizi bu geçmişle bütünleştiren tarih şuuru ve geleceğe yönelten birlikte yaşama arzusunun önemini de vurgulamalıyız.
            Her milletin farklı olan tarihî ve toplumsal gelişmesinden ötürü, kimliğini oluşturan unsurlar ve bunların ağırlıkları da farklı olur. Amerikan milletinin kimliğinin temel unsuru vatandaşlıktır.
            Her milletin kendi gelişme süreçlerine göre ön planda olan unsurların var olması, o millette sağlıklı bir kimlik duygusu ve farklılık şuurunun var olmasını sağlar. Ancak, gereken toplumsal tabana ve tarihî birikime, gerektiği kadar sahip olmadan da, bir toplumda kimlik duygusu yahut farklılık şuuru uyandırılabilir. Günümüzün propaganda imkânları içinde bu daha da kolaylaşır.
Sayfa: 139
Türkiye’de geniş çapta uygulanan oyun budur. Türk milleti ile sayısız ortaklıkları paylaştığı halde, sadece ırkının farklı olduğu kulaklara fısıldanarak, farklı bir kimlik oluşturulmaya çalışılmaktadır.
Toplumsal- tarihî tabanı ne kadar geniş olursa olsun, başarılı bir eğitim uygulanamadığı takdirde bu propagandalar karşısında çözülme ihtimali daima vardır. Cumhuriyetin millî kimlik şuurunu oluşturma yolundaki gayretleri yeterince başarılı olamamıştır; ama bu, Türkiye’nin toplumsal gerçeğini ve tarihî birikimini değiştirmez; ırkçılık yapan propagandalara teslim olalım anlamına gelmez; tam tersine, bütün bu ortaklıklarımıza dayanan Türk kimliği şuurunu geliştirelim, geçen yılların başaramadığını başaralım, sonucu çıkar.
Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak ilkelerini koymuştu. Medeniyet ile kültür ayrımı yapmıştı. Bugün daha iyi anlıyoruz ki, Gökalp bu ayırımı ilmî duyarlığından çok, millî kimlik duyarlığı sebebiyle yapmıştı. Kültürde Türkleşecek, İslamlaşacaktık; yani Türk kimliğini bu esaslar üzerinde geliştirecektik. Türk kimliğinin bu yöndeki gelişmesinin, medeniyette çağdaşlaşmamıza herhangi bir engeli yoktur. Bu ilkeler hâlâ ve en az o günkü kadar geçerlidir.
Sayfa: 140
2. Etnik Grup yahut Kimlik
            Etnik grubu, ansiklopediler, içinde yaşadığı toplum ile bütünleşememiş, ayrı bir kimlik sahibi olmayı sürdüren, farklı bir soydan olan topluluklar şeklinde tarif ederler. Farklı bir soydan oldukları şuuru canlı olan bu toplum, kendine özgü kültürel yapılarıyla, içinde yaşadığı büyük toplumdan farklı olmalıdır; yani, dili farklı, dini farklı, musikisi farklı, mimarîsi farklı, ev düzeni farklı, ekinciliği farklı yahut hayvancılık usulleri farklı vb. olmalıdır.
            Tabii, burada da önemli olan inançtır; yani ayrı bir etnik grup olduklarına, içinde yaşadıkları büyük kitleden farklı olduklarına, topluluğun inanmasıdır. Etnisite iddiasında bulunan toplulukla büyük toplum arasındaki kültürel farklar, hayatın belirli alanlarındaki basit nüanslar şeklinde olsa bile, topluluk, farklı olduğuna inandırılmışsa, sağlıklı olmasa da bir etnisite var demektir.

Sayfa: 141
Etnisitenin başlangıç noktası farklı bir soya mensubiyet şuurudur. Bu yüzden, mesela Aleviler yahut Yörükler için, kültürel farklılıkları ne boyutta olursa olsun, farklı bir soy iddiası olmadığından etnisite söz konusu olmayacaktır.
19. yy’de etnik grup, millet olmaya giden sürecin başlangıç noktası olarak görülüyordu. İmparatorluklar içindeki çeşitli etnik gruplar, kültürel kimliklerini gittikçe geliştirerek ve bağımsızlaştırarak bir millet görünümü kazanmaya çalışıyor ve hemen ardından da bağımsızlık mücadelelerine giriyorlardı; her millete bir devlet ilkesi çağın egemen görüşüydü.
Küreselleşme temayülleri bir yanda millî kimlikleri törpülemeye çalışırken, diğer taraftan mahallî ve etnik kimliklerin öne çıkmasına yardımcı olmaktadır.
Sayfa: 142
            Etnik grup iddiası taşımadığı sürece, bireysel çerçevede herkes kültürel varlığını/kimliğini sürdürmekte, açıklamakta ve geliştirme gayretlerinde özgürdür. Adam, 200 yıldır Türkiye’de yaşıyor. Bu toplumun bütün macerasını onunla birlikte ve bütün heyecanlarıyla yaşadığı, fedakârlığı, kahramanlığı ve ihanetleriyle onun bir parçası olarak günümüze geldiği halde; onun kültürünü detaylarına kadar paylaştığı halde, sırf başka bir soydan geldiğine inandığı için “Ben Çerkez’im.” diyor ve bunun gayretini güdüyorsa, bu hak ve hürriyete sahiptir. Ancak aynı hak ve hürriyetleri Çerkez etnik grubu adına isterse, şimdi belirlemeye çalışacağımız ölçülere sahip olmak zorundadır. Aksi halde, varlığını borçlu olduğu vatan ve millete ihanet ediyor, propagandaların kurbanı oluyor demektir ki, parçalanmaya dönük böyle bir ihanetin dünyanın hiçbir yerinde hürriyeti yoktur.
            Bu grup, her şeyden önce kültür taşıyıcı ve yaratıcı bir toplumsal birim olmalıdır. Bu topluluk, geçen zamana rağmen, ana kitle ile uyuşmazlığını, kültürel farklılığını devam ettiriyor olmalıdır. Yukarıda işaret ettiğimiz, din, dil, edebiyat, musiki vb. konularında ana toplumla kaynaşmamış, onun dışında ve bağımsız kalmış olmalıdır.
Sayfa: 143
Son olarak önemli nokta, grup, sadece geldiği yerden taşıdığı kültürü korumakla kalmamalı, aynı yönde yaratıcılığına devam etmelidir; aksi halde, bir süre sonra ana kitle içinde kaybolacak demektir. Ancak, bu nesnel şartlara sahip olan ve ayrı bir soydan geldiğine inanan topluluklar, sayıları ne olursa olsun etnik grup olarak nitelenebilecektir.
Sayfa: 144
            Milliyetçiliğin karşı konulmaz gücünü kabullenen ve İmparatorluğumuzu Türk unsurdan başkasına dayandıramayacağımızı, büyük felaketlerin dersleri ile anlayan Osmanlı aydınları, Türk milliyetçiliği fikrine sarılmışlardı.
           

Müslüman ve fakat farklı etnik gruplara mensup olan birçok Osmanlı aydını, kendi memleketlerine giderek milliyetçilik yapmaya ve toplumlarını ayağa kaldırarak Batı sömürgeciliğine karşı koymaya çalıştılar. Birçok ünlü Osmanlı aydını Mısır’a, Suriye’ye Arnavutluk’a ve Saraybosna’ya gittiler. Bu insanlar, Türk yahut Osmanlı düşmanlığı yapmadan, kendi milliyetçiliklerini yaparak toplumlarının mücadelesini verdiler. Gitmeyip Türkiye’de kalanlar ise, etnik kökenlerini bir yana bırakıp Türk milliyetçiliği yaptılar.
Sayfa: 145
Said Nursî de, zamanın milliyetçilik zamanı olduğunu, bir Ermeni komitecinin gösterdiği direnci örnek göstererek anlatır. Ancak, bu milliyetçilik İslam’a hizmet etmelidir, der. Bir Müslüman toplumu parçalamaya yönelik milliyetçilikler unsurculuktur ve uzak durulmalıdır. Yani, Türk toplumu içinde yaşayan Müslümanlar, hangi etnik kökene sahip olurlarsa olsunlar, toplumla bütün olmak, etnik ayrımcılık yapmamakla mükelleftirler.
Sayfa: 146
3. Mozaik Kültür
            Türk kültürünü, kendi içinde bütünlükten, ortak bir üslûptan mahrum, yığma kültürel olgular sergisi olarak sunmaya çalışan bu kesimlerin nihaî hedefinin –bu hedefe ulaşmaları imkânsız da olsa- bir toplumsal ve siyasî parçalanma olduğu, tarihî ve güncel tecrübelerle sabittir.
            Onlar, toplum bilimlerinin genel olduğu varsayılan ilkelerinin, ölçülerinin bile, her toplum için yeniden düşünülmesi, üretilmesi ve uygulanması gerektiğini düşünmezler. Ve çağdaşlaşma, küreselleşme gibi sloganların ardında, kolayca, bu kavramları sunulduğu gibi, yontulmamış haliyle alır ve yaygaracı bir üslûpla savunmaya başlarlar.
Sayfa: 147
            Gerçekten de kültürümüz çok çeşitli kaynaklardan beslenmiş, çok geniş kültürel coğrafyası olan ve bu yüzden de çok renkli ve zengindir; ama bu mozaik demek değildir. Anlam ve estetik bütünlüğü olan bir tabloda fevkalade zengin renklerin kullanılmış olmasına benzetebiliriz.
            Canlı olan her kültür, temas ettiği başka kültürlerle alışveriş halinde olur. Eğer kültür kendi içine kapanmış, alışverişe uzak duruyorsa, kendi içinde de üretemiyor, geleneği tekrar etmekle yetiniyor, demektir. Yaratıcı olan kültür, karşılaştığı yeni kültür unsur yahut kurumlarından ihtiyaç duyduklarını alır, gereken üslûp uyarlamasını ve işlev düzeltmesini yaparak kendine katar. Buna kültürel özümseme deriz.
            Eğer kültür, yaratıcılığını kaybettiği dönemlerde bu alışverişe girerse, aldığı kurumu özümseyemez; yani hem üslûp olarak kendisine katamaz hem işlevlerini düzenleyemez, girdiği kültürel yapıyla çatışma içinde olur, beklenen fayda sağlanamaz.


Sayfa: 148
            Bir kültürel olguyu, yapıyı oluşturan, onun malzemesi durumundaki kültürel unsurlara gelince, bunların alışverişi, her kültürde sayısız denecek kadar çoktur. Alıcı kültür, kendinden ve diğer kültürlerden aldığı bu malzemeleri bir araya getirip, onlara bir üslûp kazandırır ve bir anlam yükler ki, o kültürel olgular özgün yaratışlar olurlar.
            Şunu bilmeliyiz ki, bir kültürel olguya vücut veren bütün unsurların yerli olması, ancak ilkel kabilelerde görülebilir. Normal, canlı kültürler, Amerika’yı yeniden keşfe çıkmazlar; faydalı gördükleri unsurları alır ve kendi özgün kültürlerini kurarlar yahut kurumları alır ve özümserler.
Sayfa: 149
Eğer alıcı millî kültür kendi inanç sistemini, değerlerini, üslûbunu kaybetmişse, zaten millîlik niteliğini yitirmiş demektir ki, unsurlarının yerli veya yabancı olması sonucu değiştirmez
Bir kültürel olguya vücut veren unsurların bir veya birkaçının yabancı kültürlerden alınması, kültürel oluşumların doğasına uygun, tabii bir olaydır ve kültürün özgünlüğünü, millîliğini zedelemez. Çünkü kültür, bu münferit unsurların üstünde bir anlam ve üslûp bütünlüğü taşıyan bir olgudur.
            Mozaik kütür nedir? Birbirinden bağımsız olarak var olan, kendini üretmeye devam eden birkaç kültürün bir arada, bir toplum içinde bulunuşunu mozaik olarak isimlendirebiliriz. Bağımsız olarak var olmaktan, din, dil, sanat, ev düzeni, çocuk eğitimi vb. hayatın birçok alanında, birlikte olduğu kültürden farklı olmayı ve farklı olarak üretmeye devam etmeyi anlarız. Sovyetler Birliği bir mozaik kültür topluluğuydu. Osmanlı İmparatorluğu da, bütünüyle bir mozaik kültür idi.

Sayfa: 152
Bölüm: Ailemiz ve Geleceğimiz
            Bizim geleneksel kültürümüzün aile ilişkilerinde sevgi, şefkat, aile içindeki bir diğer ferdin sorumluluğunu taşıma gibi duygular ömür boyu devam eder. Tabii ki, aile içi eğitim de buna göre olur ve çocuk sosyalleşirken bu duygularla dolu olarak toplumla uyumunu kurar.
Sayfa: 153
            Geleneksel aile ortamında, sevginin yanında kontrol ve kısıtlayıcı tutumlar altındaki çocuğun bireyselleşmesinin daha zor olduğu ve küçüğün aile çevresine daha bağımlı kaldığı ileri sürülmektedir. Bağımsız düşünme ve davranış geliştirebilmenin daha zor olduğu bu tür bir eğitim ortamında, aile, akraba ve çevre ile olan ilişkiler daha yoğun olmakta ve öne çıkmaktadır.

            Attığı adımlarda ailesinin, hatta akrabalarının arkasında olduğunu hisseden bir gencin, diğerinden daha başarısız olacağını kabullenmek o kadar da kolay değildir. Başarı için, bu güven duygusunun, bağımsız karar verebilme yeteneğinden daha önemli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Sayfa: 154
            Bireyci bağımsızlık diye nitelendirdiğimiz, sadece kendi çulunu kurtarmak peşindeki Batı yahut Amerikan kültür tarzına doğru bir eğilim, şehirlerde ve özellikle üst gelir gruplarında giderek yer etmeye başlamaktadır.
            Sanayi çağı Batı toplum gelişmelerinde, her türlü ilişki, nesnelleşmeye, kurallaşmaya yöneldi; içeriği, özellikle duygu zenginliği kayboldu. Bu aileye de yansıdı. Herkes kendi hayatını yaşayacak ve herkes kendinden sorumlu olacak; dayanışma, sorumluluk paylaşma, biz duygusu, giderek törpülenecek. Teorik olarak aile fertleri arasındaki sevgi devam ediyor kabul edilir; ama davranışlarla ortaya konulmayan sevginin, hele, fedakârlık ve dayanışma duygusu olmayan bir sevginin ne ölçüde var olduğu epeyce tartışma götürür.
Sayfa: 155
            Şimdilerde yeni bir çağa girmekte olduğumuz yahut girdiğimiz söylenmektedir. Bu çağın özelliği, hayatın her alanına kazandırdığı hızdır. Ulaşım, iletişim ve bilişim alanında başlayan bu hızın, geleneksel insan ilişkilerini bozduğu, sürekli, kalıcı ilişkiler yerine geçiciliğin egemen olduğu ileri sürülmektedir. Kullanılan eşyalardaki kısa süreliğinin yanında, dostlukların, arkadaşlıkların ve iş ilişkilerinin de geçici olduğu, kısa süreler içinde değiştiğine dikkat çekilmektedir. Hayatın her alanındaki bu ilişkilerin geçiciliği yanında, hızına ayak uydurmakta da sıkıntı çeken insan, her türlü insanî ilişkilerinden gittikçe koparak yalnızlaşmaktadır, insanın yaşadığı çevreden bu soyutlanmasına, insanın atomize olması deniliyor.
            Gittikçe daralan ve duygusal yoğunluğunu yitiren bu ilişkiler içinde atomize olan, yani yalnızlaşan insan, hızla birlikte yoğunlaşan çevre uyarıları karşısında, uyumsuzluğa, nevrotik davranışlara düşmektedir. Aşırı bireysellik ve sıfır menfaat ile normatif hukuka dayanan kurak hayat, kişiye sığınacak yer bırakmamaktadır, iktisadî, siyasî ve benzeri toplumsal buhranların yaşandığı dönemlerde ise, bireylerin bencillikleri iyice keskinleşmekte ve gerçekten de, insan insanın kurdu haline gelmektedir; insanın insana ve yaşadığı topluma güveni bütünüyle kaybolmaktadır.
Sayfa: 156
            Aile fertlerinden sorumluluğu, saygı ve şefkati bir ömür boyu taşımanın, sıla-i rahimin değeri gittikçe artıyor; değeri arttıkça da zorlaşıyor. Bizim kültürümüzde sıla-i rahim, aileyi, akrabayı görüp gözetmek, gerektiğinde malî yardımda bulunmak, uygun aralıklarla ziyaret etmek, hal-hatır sorup gönül almak, ihtiyacı olduğunda fikren ve bedenen yardım etmek, güler yüz göstermek ve dua etmek gibi hayatı sıcak kılan, güzelleştiren ve güvenli kılan bir tutumdur.
Sayfa: 157
Bölüm: Millî Kimlik Duyarlığı ve Dil
            Her kültürün, ilk oluşum zamanlarından itibaren, başkalarından farklı olmak gibi bir duyarlığı vardır. Bütün kültürlerin oluştuğu maddî ve manevî çevreler birbirlerinden şu veya bu ölçüde farklı olduklarından, var olan hiçbir kültür bir diğerinin aynı olamaz. Kültürlerin oluşumunu hazırlayan maddî ve manevî unsurlardaki beraberlik yahut benzerlikler, kültürler arasında ortak temayüller yahut üslûplar yaratırsa da, hiçbir zaman ayniyet olmaz.
            İnanç sistemlerinin bütünüyle aynı olduğu farz edilebilecek toplumlarda da, en geniş anlamında çevre imkânları ve tarihî birikimlerin farklı oluşundan ötürü kültürler farklı oluşacaktır.
Sayfa: 158
            İnsanlığın farklı kültüre yani kimliklere ayrıldığına dair Kur’ân’ın işareti açıktır:
“Ey insanlar. Doğrusu biz sizi bir erkekle dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ( büyük büyük cemiyetlere, küçük küçük kabilelere) ayırdık. Muhakkak ki Allah katında en değerli ve en üstün olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır (karşı gelmekten sakınanınız). Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdar olandır.” (Hucurat- 49/13)
            Görüldüğü gibi ayette insanların ayrılmasında ırk esası reddedilmekte, küçük ve büyük cemiyetlere ayırma ise, “muarefe”ye dayandırılmaktadır; görüşüp, tanışma, yakınlaşma. Bu farklılıklar, toplumların, başkalarını ve kendilerini kavramalarına ve buradan başlayarak yakınlaşmalarına yol açacaktır.        
            Çok farklı coğrafyalarda, farklı tarih ve bilgi birikimlerine sahip toplulukları, ortak bir Müslüman kimliğine yahut kültürel özelliklerine kavuşturan, Kur’ân’ın evrensel ilkelerinden çok, Müslümanların sünnete uyma duyarlığıdır. Din topluma, insan-hayat-varlık-Allah hakkında belirli bir anlayış kazandırıp, evrensel olan ahlâkî ilkeleri vermekle, bir kültürün oluşumunun temel çerçeve ve yönünü çizmiş olur. Toplum bu ilkelere iman ederek kendi dünyasını yani kültürünü kurar.
Sayfa: 159
            Kültürün içerik ve üslûbunu, inanç sisteminin çevre şartları ile karşılaşması belirler. Aynı inanç sistemine sahip iki topluluktan, soğuk iklimlerde yaşayanlarla sıcak iklimlerde yaşayanların, çölde yaşayanlarla deniz kenarında yaşayanların farklı hayat üslûpları kuracakları açıktır.
            Her kültürde doğuşundan itibaren var olduğunu söylediğimiz farklı olma duyarlığı, İslam kültüründe de başlangıcından itibaren vardır. Bu konuda gerek Peygamber’in gerekse sonrakilerin sünnetinden birçok nakiller yapıldığı gibi, fiilî gelişmeler de, bu duyarlık ve şuur yönünde gerçekleşmiştir.

            Ortak kültürün, toplumun sağlığındaki değerini pekiyi kavrayan İslam bilginleri, kimlik şuuruna erken zamanlarda varmış ve bunu dile getirmişlerdir. Hz. Ömer ehl-i zimmeye, Müslümanlara özel kıyafetleri giymemelerini emretmiş.
Sayfa: 160
            Bu farklılık duyarlığı, binaların mimarî ve dış görünüşlerine de yansımış, ehl-i zimmetin evlerinin dış görünümleri ile belli olması istenmiştir.
Kısım: Kimlik ve Giyim-Kuşam
            Prof. Dr. Cengiz Güleç’in sözü: “Kimlik, başkaları için bir deniz feneri, bizim içinse pusuladır.” 
Sayfa: 161
            Osmanlıda uzun yıllar boyunca, Müslümanlar ile diğer reaya arasındaki giyim kuşam farklılığına özen gösterilmiştir. Söz gelimi Yahudiler sarı pabuç giyemez, kalpak takamazlardı. Bu aşağılayıcı değil, ayırt edici bir kuraldı. Kaldırımda at üstünde gelen bir insan gördüğünüzde onun Müslüman tebaadan biri olduğunu anlardınız.
Sayfa: 162
Kısım: Kimliğimizin Bayrağı
            Nesnel kimlik dediğimiz, toplumun kim olduğunu başkalarına açıklayan ve onun millî kültürünü oluşturan olguların başında dil gelir. Dil bayraktır; ancak, biri kanla kazanılır öbürü anadan.
            Dil, kültürel kimliğin kazanılmasının hemen aynı bir süreçte kazanılır. “Allah, Âdem’e eşyanın adını öğretti.” mealindeki ayeti, dilden başlayarak, bütün bir kültürel yaratıcılığın imkân ve yetkisinin insana verildiği şeklinde yorumlamak gerekir. Çünkü bir şeyin adını öğrenmek, kendisini kavrayıp, bilmekle mümkündür.
Sayfa: 163
            Aslında gerçek bir bütündür, kültürel anlamda kendiliğinden bir düzeni yoktur. Her kültür, gerçeği kendi inanç, bakış açıları, ölçü ve değerlerine göre kavrayıp, kategorilere, sıralamalara tabi tutar ve ilgilerine göre ayrıntılandırıp isimlendirir. Böylece aynı zamanda gerçeği bir anlam düzenine kavuşturmuş olur. Dil bir araç değildir; dil ile ifade ettiği varlık olayları arasında bir yapı birliği vardır. Görme, kavrama, isimlendirme ve düşünme varlıkla birliktedir ve birbirini taşır. Çocuğun idrak gelişmesi dil gelişmesi ile birliktedir.           
                        İnsan şuurunda anlamsız bir şey yoktur. Şuura, anlamsız şekiller ve sesler yerleştirme çabaları sonuçsuz kalmış; dernekler, verilen anlamsız şeyleri bir anlama bağlayarak kavramaya çalışmışlardır. “Sunulan malzemeyi alan bilinç, hemen onu anlamlı teşekküller halinde biçimlendirmiş; harfleri, sesleri, heceleri kelime ve cümlelerin parçaları; lekeleri ise resimler olarak kavramışlardır.

Sayfa: 164
Kısım: Dil ve Kültür
            Sorokin’i hatırlayarak, kültürü, anlam kazandırılmış gerçekliğin bütünü diye tanımlarsak, yukarıdan beri işaret ettiklerimizle, bu anlamlandırmanın aynı zamanda isimlendirme olduğunu da söylemiş oluruz. Dilin içyapısı, tarihî varlık alanıyla birlikte oluşur; yani, kültürün tarihî gelişmesi, dilin de gelişme sürecidir. Dil, millî kültürün ilgi alanına giren varlık dünyasını yansıtır; o milletin yapıp ettiklerinin, duyup düşündüklerinin, görüp bildiklerinin, tasavvurlarının, velhasıl bütünüyle nesnel ve öznel dünyasının aynasıdır. Bu yüzden, “Ruh, dünyaya dil hüviyetiyle egemen oldu.” Denilmiştir. Ruhu ölçülendirip biçimlendiren ise inançlardır; yani ruh, iman dünyasının bakış açılarından ve ölçüleri ile dünyaya egemen olmakta, onu dillendirmektedir.
            Dilin zenginlik yahut yoksulluğu, o kültürün zenginlik veya yoksulluğudur. Hayat kısırlaşmış, daralmış, içeriği yoksullaşmış ise; yani o dille düşünme, duyma, yaşama alanları bu hale gelmişse dil de daralmış, yoksullaşmış demektir.
            Dilin sınırlarını, o toplumun kültürü belirler. İlgi alanı, idraki açılan, dünyası genişleyen kültürün dili de o ölçüde zenginleşir. İlim, felsefe, sanat, teknik, metafizik, velhasıl hayatın her alanında problem alanları genişledikçe dil zenginleşir. Ancak, hayatın her alanını kendi eliyle yaşamak şarttır. Kültürün sorunu, dilin sorunudur.
            Kültürün temel meselesi, bağımsızlığını koruyabilmektir; yani hayatı kendi bakış açıları, değerleri ve ölçütleriyle kurabilmek. Kendi mukaddeslerine bağlı olmayan, millî imanının aydınlığında yaşamayan, düşünmeyen; kendi dünya görüşünün ölçüleri ile varlığa bakıp kavramayan, kendi gözü ile görmeyen kendi dili ile anlatamaz.
Sayfa: 165
            Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonraki dil değişmeleri, aynen kültür değişmelerimizin sürecinde gerçekleşmiştir. Hayatımızı biçimlendiren inanç sistemimiz çok büyük ölçüde ve hızlı bir değişime uğramıştır. Bu inancın dünyaya bakışını ve ölçülerini yansıtacak kelimelerin de Arapçadan yahut İslamiyet’i tanıdığımız Farsçadan gelmesi olağandı. İnanç dünyamızdaki bu değişme çok hızlı olduğundan, tamamen Türkçe kelimelerimizle bu yeni anlam dünyasını, Müslüman dünyamızı kurmamız mümkün olmamıştır. Zaman içinde ve özellikle Osmanlı yüzyıllarında, aynı kelimelerle, tamamen bize özel bir dünya kurduk. Osmanlı dönemi Türk kültürü, çok zengin kaynaklardan beslenen, çok zengin kültür unsurları içeren bir ortak millî üslûba sahip olduğu gibi, Osmanlıca da, Arapça ve Farsça kelimelerin yoğunluğuna rağmen, ne o dillerden biri, ne de ayrı bir dildi; Türkçenin tarihî bir evresinden ibaretti.
            Yabancı kültürlerden alınan kültür unsurları, işlev ve biçim açısından millî kültürün kendisi haline gelirler. Dilde de böyledir; kelime yabancı bir kültürden alınsa da, kendi bakış açımızı, duyuş ve düşünüş biçimimizi yansıtıyorsa, ses ve biçim açısından kendi dilimizin zevk süzgecinden geçmiş, Sangaryos Sakarya, İkonyum Konya yahut merduben merdiven olmuşsa, o kelimeler artık bizimdir, Türkçedir. O kelimelerle ilim yaptıkça, sanat ve edebiyatımız zenginleştikçe, onlar iyice bizim olur.
Sayfa: 166
            Her dilin ayrı bir inanç yapısının, bakış açılarının, ayrı bir imkânlar ve yönelişler dünyasının eseri ve aynası olduğunu göstermektedir. Her dilin, öfkesini, sevincini, korkusunu, sevgisini, tasasını, saygısını, ifade biçimleri de, bu konularla ilgili deyimlerinin zenginlik yahut yoksulluğu farklıdır. Kültür neyse, dil de odur. Kültürün ilgi alanları ne yöndeyse dil de o yönde zenginleşmiştir.
            Türk dilindeki fiillerin bolluğu ve fiil çekimlerinin zenginliği karşısında, İngilizcede doğru dürüst bir gelecek sigası bile çoktur. Türkçe, eyleme dönük bir milletin kültür zenginliklerini sergilemektedir.
            Almancada konuşmak bir amaca dönüktür; bir iş için araçtır. Sofra sohbetleri, aile çevresi görüşmeleri, eğlence toplantıları vesilesiyle yapılan konuşmalar, faydasız birer gevezelik olarak görülür. Türkçede ise konuşkanlık sevimli bir tavırdır; erdem sayılır. Konuşkanlık uyum ve sıcakkanlı bir kişiliğin ifadesidir, insanların konuşa konuşa, hayvanların koklaşa koklaşa anlaştığı söylenir; tatlı tatlı konuşulur, sohbet edilir. Dostluklar sohbetle kurulur. Bu bakımdan konuşmak, toplumsallığın ifadesidir ve kişinin konuşması balla kesilir. “Her dilin başka bir görkemi, başka bir körlüğü, başka bir yaratıcılığı, başka bir aptallığı vardır” diyor Nermi Uygur.
Sayfa: 167
            Ana dili öğrenmek, millî kültürü, onun bakış açıklarını, kavrayış, duyuş ve yorum biçimlerini, ilgi alanlarını öğrenmek demektir. Bunun için, bir dil, bir dünyadır ve ana dili, millî kimliğin bayrağıdır.
Sayfa: 168
Kısım: İnanç ve Devlet
            İnsan için hayatın temelinde inanç vardır. En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün kültürel olgular bu temel üzerine kurulurlar; bu temeli kaybettikleri zaman da çökerler.
Sayfa: 169
            Bu güvenin temelinde, son tahlilde devlete olan inancımız yatar. Ona inandığımız, devlet gücünü kullanan bütün organların hukuka uygun davrandıklarına inandığımız için, devletin verdiği belgelere de inanarak, güven içinde ilişkilerimizi kurarız. Toplumsal hayatımızın temeli devlete olan inanç ve bundan doğan güvendir.
            Birinci halka dindir. Dinler, özellikle semavî dinler, farklı da olsalar, temel insanî değerler ve ana eylem ilkelerinde büyük ölçüde ortaktırlar. İnsan hayatına değer vermek, aileyi kutsamak, yalan söylememek, hırsızlık etmemek, dürüst olmak, emanete hıyanet etmemek gibi ilkeler hemen bütün dinlerde ortaktır.



Sayfa: 170
            Ancak, dinin yaptırımları esas itibariyle uhrevîdir, yani öte dünyada uygulanacaktır. Eğer toplumun bütün fertleri o ölçüde dindar olabilseydiler, ahlâk ve hukuk, hiçbir ilave yaptırımı içermeyen, sadece bilgi veren ve yol gösteren kurallar manzumesi olarak kalırdı ve toplum için de bu yeterli olurdu. Ancak böyle olamadığı için, tamamlayıcı ikinci halka olarak ahlâk ortaya çıkar.
            Dinden ve toplumun tarihî tecrübesinden yani kültür birikiminden kaynaklanan ahlâk kuralları, doğal gelişmesi içinde dinin eylem ilkeleri ve değerleri ile çelişmez; açıklar, tamamlar ve daha geniş bir ilişkiler alanına yayar. Ahlâkın, dinden ayrı olarak dünyevî bir yaptırımı vardır ki, o da toplum tarafından ayıplanma, kınanma, gerektiğinde toplumdan dışlanmadır. Bu yaptırımlar mekanizmasına sosyal kontrol denilmektedir.
            Ahlâkî yaptırımların tam işlediği yani ahlâkın egemen olduğu toplumlarda, yukarıda din ile ilgili olarak söylediğimiz gibi, hukuk sadece bilgi verici, yol gösterici, farklı anlayış yahut menfaatlerden doğan uyuşmazlıkları çözücü kurallar olarak kalır; yaptırımlarına ihtiyaç duyulmaz. İnsanların bu kadar ahlâklı olduğuna inandığımız bir ortamda, bu inancın yarattığı güven içinde yaşayabiliriz.
Sayfa: 171
            Toplum büyüyüp geliştikçe hukukî yapısını da kurar. Bu yapı olmadan toplumu bütün halinde tutmak, insanlar arası ilişkilerde güven ortamını sağlamak mümkün olmaz.
            Hukuku yapan da, uygulayan da devlettir. Modern zamanlara geldikçe, devlet aynı zamanda kendisini hukukla sınırlamaya başlamıştır; yani fertler ve diğer kurumlar, devletin de neyi yapıp, neyi yapamayacağını bilmekte, devlet gücü karşısında da güven içinde yaşattığını, bütün beşeri ilişkilerin, -din ve ahlâkla birlikte- inanç temelini oluşturduğunu söylemiştik. Bu yapının, insanların inançlarına uygun olması ve uygulamaların aksaksız yürümesi, insanların adalet duygularını da tatmin eder.
            Adalet duygusu insanın doğasında vardır; ilişkilerinin, eylemlerinin aynı zamanda adil olmasını ister. Hak duygusu insan doğasında olmakla birlikte, bunun ölçüleri ve tezahür biçimleri, kültürden kültüre az çok değişiklikler gösterir ki, bu da temelde inançla ilgilidir. Bu inanç ve güven sarsıldığı yani millî kültür ve hukukun verdiği ölçülerin âdil olup olmadığı konusunda endişe ve kuşkular başladığı zaman, toplumda huzursuzluk ve çatışmalar da başlar.
Sayfa: 172
            İnsanlar ne ölçüde sağlıklı bir biçimde sosyalleşir, millî kültürün ölçüleri ile ölçülenirlerse yani Türk kimlik ve kişiliğini kazanırlarsa, o ölçüde inançlı, güvenli bir ortamda huzur içinde yaşarlar; sorunları o ölçüde azalır ve olanları da kolaylıkla çözebilirler. Tabii bunu söylerken, basın da dahil bütün bu kültür çevrelerinin, Türk kültürünün değer ve ölçüleri ile insanları etkilemeye çalıştığı ideal bir ortamı düşünüyoruz.
           
Demokrasiler, bu açıdan çok ince ahlâkî dengelere dayana yönetim biçimleridir. Partilere dayalı siyasî mücadeleler, yayın, söz ve toplantı özgürlükleri bu yapının temel unsurlarındandır. Ancak, bu haklar öyle kullanılmalı ki, toplumun millî kültür yapısına olan inancı sarsılmamalıdır.
Sayfa: 173
            Çok güçlü bir millî kültür inancı ve hukuka bağlılık şuuru geliştirilmelidir. Bu inanç ve şuura kavuşmuş; yani bu ölçülerle eğitimini alıp kimlik ve kişiliğini bulmuş vatandaşlar, muhalefet yapar yahut söz haklarını kullanırlarken, millî kültürün bu iman çerçevesini zedelemeden eylemlerini ortaya koyabilirler. O zaman muhalefet, millî kültür içinde, yanlış uygulamalara ve hukukî yapının daha iyiye gitmesi gereken yönlerine yönelir ki, olması gereken de budur. O zaman demokratik yapı içinde siyasî mücadeleler, icraatların, kabiliyetlerin, ufukların yarıştığı bir alan olabilir. Aynı iman ve ölçülere bağlı olan toplumda, insanların söz ve eylem hürriyetleri hukukî çerçevede değil, kendi içlerinde sınırlıdır. Sözü geçen ilkelere uygun eylemler, ancak o kültür içinde yeterli terbiyeyi almış olmakla mümkündür, işte demokrasi kültürü olarak sık sık kullanılan kavramın özünü teşkil eden olgu budur. O temel eğitime ulaşılmadıkça, millî kimlik ve kişiliğimiz oluşmadıkça, bütünü ile arızalardan kurtulamayız.
Sayfa: 174
            Millî kültüre, onun kurumlarına inancın yıkıldığı yerde toplum da çöker. Devlet ve devlete olan inanç, toplum hayatının belkemiğini oluşturmaktadır. Bu inanç sarsıldığı zaman, güven ortamını yaratan diğer bütün unsurlar da geçerliğini yitirirler.
            Teorik açıdan devlet, hem hukuku yapar, hem onunla kendini sınırlar, hukuka bağlı devlet budur. Egemenliği elinde tutan o insan, Allah korkusuna, âdil bir kişiliğe sahipse, toplum da rahat ve huzurludur; değilse sıkıntı ve zulüm vardır.
Sayfa: 175
            Bu açıdan bakıldığında Türk kültürünün, fevkalade güçlü bir hukuka bağlılık şuuru geliştirmiş olduğunu söyleyebiliriz. Bu şuurun devlet hayatındaki kurumlaşması tam ve istenilen ölçülerde olamamıştır. Bilindiği gibi Osmanlı Devletinde Şeyhülislamlık Kurumu, devlet gücünün hukuka uygunluğunun denetimini yapan bir işleve sahipti. Ancak hukuka bağlılığın temel gereklerinden olan kuvvetler ayrılığı gerçekleşemediğinden, bu kurumun işlevini bütün zamanlarda ve tam gereği gibi yaptığını söyleyemiyoruz.
            Esasen kültürün bütünüyle zafiyet geçirdiği böyle dönemlerde, toplum tabanından gelmeyen, tarihî birikimle ilgisi ilk hamlede kurulamayan oluşumlara toplumun inancını sağlamak kolay başarılacak bir iş değildir. Aynı zamanda kimlik buhranı yaşayan bu kesimlerin istismara ve yönlendirmeye çok açık olduklarını söylemeliyiz. Duygusal olarak millîci oldukları kabul edilse bile, idrakleri millî kaynaklardan beslenemediği, ölçülenemediği için yabancı tesirlere kolayca kapılabilmekte, millî meselelere yabancı gözlüklerle bakmak zorunda kalmaktadırlar.

Sayfa: 176
            Biz, insanı küçük kâinat olarak bilen, bütün varlığın insanla anlamlandığına inanan bir kültürün çocuklarıyız. Bu kültürel kıbleden sapıp da, insanın değerini yeniden ve başkalarından öğrenmeye kalkınca, gereği gibi kavrayamadık ve özlenen mesafeleri alamadık. Bu yüzden de, insanın değerini vurgulayalım, insan haklarını öne çıkartalım derken, onun tek güvencesi olan devleti tahrip etmeye yöneldik. Devlete olan inanç zayıfladıkça, toplum yapımız temellerinden sarsılmaktadır.
Sayfa: 177
Bölüm: Erol Güngör ve Tarih
            Zamanımızdaki aydın tariflerinde hep ihmal edileni, aydın, içinde yetiştiği toplumun kıblesine dönük olan seçkin kişidir. Milletinin, millî kültürünün mukaddeslerinden kopmuş, kendinden kaçan, aşağılık kompleksleri içinde yabancı kültürlerin tellallığını yapan insanlar, kültür birikimleri ne kadar yüksek olursa olsun, o milletin aydını sayılamazlar. Bir millete mensubiyetin, birlikte yaşadığı insanlarla aynı kıbleye dönük olmanın heyecanını duymayan kimseler, çok bilgili iseler, raftaki bir ansiklopedi yahut Arap şeyhlerini kandıran bir İngiliz istihbaratçısı da olabilirler; ama Türk aydını oldukları kabul edilemez. Erol Güngör, “Tarih bir milletin hayatı, millî kültürün ise tecrübeleridir.” der.
Sayfa: 178      
            İnsanlar, toplumun buhranlı zamanlarında çıkış yolu ararken, özellikle tarihe eğilirler; geçmişte bulunacak bir modelden hareketle şimdiki sorunlarını çözmeyi ümit ederler. Geçmişe hasretle bakmanın sebebi daha iyi bir dünya kurmaktır. Yani geçmiş özlemi, aynı zamanda mutlu bir gelecek arzusunu içeren, aktif bir bakıştır; bir ihtiyarın kendi gençliğini düşünmesi değildir.
            Erol Güngör, bugün hangi değerlerden mahrum isek ve hangi değerlerin insanlarımıza ve topluma egemen olmasını istiyorsak, o değerlerin insanlarımıza ve topluma egemen olmasını istiyorsak, o değerlerin hayata egemen olduğu, şekil verdiği zamanlara hasret duyduğumuzu belirtir.
Sayfa: 179
            Tarihimizin büyüklük ve zenginliği yanında, günümüzdeki fukaralığımız, mutluluğu tarihte arayanları haklı kılacak gibidir. Osmanlının en son döneminde bile, daha çok toprak, daha çok kaynak sahibiydik ve sözümüz daha geçerliydi. Eskiden İngiltere, Rusya ve Fransa gibi düşmanlarımız vardır; cumhuriyet ise çocuklarımıza Yunanı düşman olarak öğretmektedir. Osmanlıya en çok sırt çevirmişlerimizin bile öğünecek bir şey aradıklarında, ister istemez eskiye döndüklerini söyleyen Güngör, “sadece küçülmekle kalmamış, kendimizi iyice küçük görmeye de alışmış bulunuyoruz.” der. Ancak bütün bunları, cumhuriyet dönemini küçüksemek için değil. Cumhuriyeti kuran insanların da o imparatorluğun yetiştirdiği kimseler olmasının, Osmanlıya hasretimizi artıran bir faktör olduğunu ifade için anlatır.

Sayfa: 180
            Büyük bir tarih, büyük bir şahsiyet anlamına gelmektedir. Bazen geçmişimizin parlaklığı geleceği göremeyecek kadar gözlerimizi kamaştırabilir; önümüzdeki sorunları ancak bugünün bilgi ve teçhizatı ile çözebileceğimizi adeta unuturuz. Eski çözümlerin günümüz sorunlarını çözemeyeceğini, eski kurumların, bir kültür bütünü içinde anlam ve işlevlerini yerine getirdiklerini, onları oradan çıkartıp bugünün içine almakla aynı güzelliklere kavuşamayacağımızı, esasen alınamayacağını hatırlatır. Güngör, eski kurum ve davranışları, o çağdan ve bütünden koparak günümüzde diriltme heveslerini bir idrak yansıması olarak görür.
            Erol Güngör, “Geçmişi diriltmek mümkün olsaydı, zaten yaşar, geçmiş olmazdı; ölünün dirildiği görülmemiştir.” der.
Sayfa: 182
            Toplumsal olayların çözümlenebilmesi için toplumsal tecrübenin bilinmesi gerektiği, çok öncelerden itibaren hissedilen bir gerçektir, insanın kendi tecrübeleriyle kendi hayatını düzenlemesi gibi, toplumsal olayların tecrübelerinin yani tarihinin bilinmesi ile mümkündür. İnsanlar kendilerini köklü bir soya bağlamaktan mutluluk ve güven duydukları gibi, milletler de kendilerini insanlık tarihi içinde, yeri ve özelliği belli olan bir geçmişin derinliklerine bağlamaktan güven duyar ve bir kişilik duygusuna kavuşurlar.
            Tarih şuuru, tarihin akışı hakkında belli bir görüş ve anlayışa sahip olmak demektir.
Sayfa: 183
             Millî tarih şuuru da, millete ait tarihî, basit olaylardan ibaret olmayıp, bugünü açıklayan ve gelecek hakkında ipuçları veren anlamlı bir bütün olarak görür. Tarih şuuru derken, buradaki şuuru, bilgiden çok duyu olarak anlamak gerekir. Bu duygu sayesinde fert ile millî tarih arasında bir özdeşlik kurulur. Kendi geçmişimiz nasıl bizim kişiliğimizi oluşturmuşsa, millî tarih de milletimizle birlikte tek tek hepimizi oluşturan tecrübemizdir ve hepimizindir.
            Millî tarih şuuru milliyetçiliğin temelini oluşturduğu için, ona en çok düşman olanlar da milliyetçiliğe karşı olanlardır.
            Milletler tarih içinde oluşurlar; kültürel varlıklarını kazanırlar. Bir millet için hayat, tarih demektir; hayat tecrübesi ise o milletin kültürüdür. Tarihin bir millet için asıl önemi onun öznel anlamındadır. Bir milletin mensupları çok eski zamanlardan beri, aynı tarihî maceradan gelmiş olmasalar bile, böyle olduğuna inanıyorlarsa, önemli olan budur ve tarih şuuru denilen de bu anlayış şeklidir.
Sayfa: 184
            Bu şuur, milletin bugünü ve yarınını birlik ve bütünlük içinde tutmaya yöneliktir. Ortak tarih şuuru sadece bugüne güç ve meşruiyet kazandırmakla kalmaz, aynı zamanda gelecek hakkındaki projelerimizi, heyecan ve ümitlerimizi de temellendirir.
           
           
           
           
           
           


Hiç yorum yok: