1956
Süveyş Krizi’nde Aktör Davranışlarının Uluslararası İlişkiler Teorileri
Açısından Analizi: Klasik Realizm ve Neorealizm Bağlamında Karşılaştırmalı Bir
Değerlendirme
I.
GİRİŞ
20.
yüzyılın ortalarında yaşanan 1956 Süveyş Krizi, yalnızca bir bölgesel
anlaşmazlık değil, aynı zamanda II. Dünya Savaşı sonrası şekillenen
uluslararası sistemin dinamiklerini gözler önüne seren çok boyutlu bir krizdir.
Cemal Abdülnasır liderliğindeki Mısır’ın, Süveyş Kanalı’nı millileştirme
kararı, başta Birleşik Krallık ve Fransa olmak üzere, Batılı güçlerin
çıkarlarına doğrudan bir tehdit oluşturmuş; İsrail ise bu fırsatı kendi
bölgesel güvenlik çıkarlarını pekiştirmek için kullanmıştır. Öte yandan, krizin
uluslararasılaşması ve süper güçlerin (ABD ve Sovyetler Birliği) diplomatik
müdahaleleri, bu olayın aynı zamanda Soğuk Savaş bağlamında sistemsel bir sınav
niteliği taşıdığını göstermiştir.
Uluslararası
ilişkiler teorileri bağlamında değerlendirildiğinde, Süveyş Krizi aktör
davranışlarının hem klasik realizm hem de neorealizm
perspektifinden analiz edilebileceği örneklerden biri olarak karşımıza çıkar.
Klasik realizm, devletlerin lider temelli güç arzusu ve güvenlik endişeleriyle
hareket ettiğini savunurken; neorealizm bu davranışların uluslararası sistemin
anarşik doğasından kaynaklandığını ileri sürer.
II.
TEORİK ÇERÇEVE
1.
Klasik Realizm: Gücün Psikolojisi
Klasik
realizm, uluslararası ilişkilerde devletlerin temel amacının güç kazanımı ve
hayatta kalma olduğunu varsayar. Ancak bu yaklaşım, güç arayışını yalnızca
uluslararası sistemin yapısıyla değil, aynı zamanda insan doğasındaki
saldırganlık, çıkarcılık ve statü arayışı gibi içsel dinamiklerle açıklar. Hans
Morgenthau’nun ifadesiyle, "uluslararası siyaset, gücün güce karşı
mücadelesidir". Klasik realistler için devletler rasyonel aktörlerdir
fakat bu rasyonalite, çıkarın tanımı bakımından öznel olabilir. Liderlerin
kişisel psikolojileri, tarihsel travmalar ya da onur, statü ve prestij gibi
daha soyut unsurlar, devletlerin dış politika davranışlarını şekillendirebilir.
Bu
bağlamda klasik realizm, özellikle karar alıcıların kriz dönemlerindeki
algılarını ve tepkilerini analiz etmede önemlidir. Süveyş Krizi örneğinde,
Anthony Eden’in Nasır’ın millileştirme kararını "ikinci Münih" olarak
değerlendirmesi ve bu durumu Britanya’nın küresel prestijine yöneltilmiş bir
tehdit olarak algılaması, bu yaklaşımın açıklayıcılığına örnek teşkil eder.
2.
Neorealizm: Sistemin Yapısal Zorunlulukları
1979’da
Kenneth Waltz’un ortaya koyduğu neorealizm, klasik realizmden ayrılarak
devletlerin davranışlarını bireylerden ya da liderlerden değil, sistemin
anarşik yapısından türetir. Waltz’a göre uluslararası sistemde merkezi bir
otoritenin olmaması (anarşi), devletleri kendi güvenliklerini sağlamakla
yükümlü hale getirir. Bu ortamda devletler, hayatta kalmak için güçlerini
maksimize etmeye çalışırlar ve kendi çıkarlarını maksimize eden rasyonel
aktörler gibi davranırlar.
Neorealist
yaklaşıma göre, Süveyş Krizi’nde ABD’nin, müttefiklerinin (İngiltere ve Fransa)
müdahalesine karşı çıkması, liderlerin kişisel görüşlerinden ziyade, sistemsel
çıkarlar ve güç dengesi kaygılarıyla ilgilidir. ABD, Batılı güçlerin
saldırısının Arap dünyasını Sovyetler’in etki alanına sokabileceğini hesaplamış
ve bu doğrultuda statükoyu korumaya çalışmıştır.
Neorealizm
ayrıca krizlerde süper güçlerin çatışmaktan kaçınma stratejilerini de
anlamamıza yardımcı olur. Sovyetler Birliği’nin askeri bir müdahalede
bulunmaması ancak diplomatik tehditlerde bulunması, sistemsel bir güç dengesi
perspektifinin ürünüdür. Devletler, diğer büyük güçlerle doğrudan çatışmaya
girmekten kaçınarak kendi çıkarlarını daha temkinli bir biçimde korumaya
çalışır.
3.
Karşılaştırmalı Teorik Bakış
|
Özellik |
Klasik Realizm |
Neorealizm (Yapısal Realizm) |
|
Temel Varsayım |
İnsan doğası güce yöneliktir. |
Sistem anarşiktir, devletler güvenliğini maksimize
eder. |
|
Vurgu |
Lider psikolojisi, içsel motivasyonlar. |
Sistemsel baskılar, güç dengesi. |
|
Kriz Analizi |
Onur, prestij, liderlik kararları. |
Güç hesaplamaları, çatışmadan kaçınma. |
|
Süveyş Krizi Örneği |
Eden’in kişisel tepkisi, Fransa’nın kolonyal
refleksi |
ABD ve SSCB'nin dengeli davranışları. |
III.
KRİZ SÜRECİ VE AKTÖR DAVRANIŞLARININ AYRINTILI İNCELENMESİ
1.
Yükseliş Aşaması: Millileştirme ve Jeopolitik Sarsıntı (Temmuz–Ekim 1956)
1956
yılı, Mısır için dönüştürücü bir yıldı. Cemal Abdülnasır, Batı’nın ekonomik ve
siyasi baskılarına karşılık olarak 26 Temmuz 1956'da Süveyş Kanalı’nı
millileştirdiğini ilan etti. Bu karar, Mısır’ın ulusal egemenliğini
pekiştirme çabasının bir parçasıydı. Ancak kararın ardında yalnızca ekonomik ya
da bağımsızlıkçı bir motivasyon değil, aynı zamanda küresel güç sistemine
meydan okuma arayışı da yatmaktaydı.
Bu
gelişme özellikle Birleşik Krallık ve Fransa için şok edici oldu. Süveyş
Kanalı, her iki ülke için hayati stratejik ve ekonomik bir arterdi. İngiltere,
Hindistan ile bağlarını korumak ve eski imparatorluk alanındaki nüfuzunu devam
ettirmek için kanala bağımlıydı. Fransa ise Cezayir’de devam eden bağımsızlık
savaşında Mısır’ın FLN’ye verdiği desteği kanalın kontrolüyle
özdeşleştiriyordu.
- Birleşik Krallık (Anthony Eden):
Eden’in Nasır’a yönelik tutumu sertti. Onu Mussolini’ye benzetmiş ve
Süveyş’in kaybını 1938 Münih Anlaşması ile karşılaştırmıştır [3]. Bu,
klasik realizmin "onur, prestij ve güç kaybı korkusu" bağlamında
açıklanabilir. İngiltere'nin, askeri müdahale seçeneğini değerlendirmeye
başlaması, güç restorasyonu motivasyonunun ürünüdür.
- Fransa (Guy Mollet):
Fransa, Nasır’ın Süveyş üzerindeki kontrolünü, Arap milliyetçiliğinin bir
sembolü olarak gördü. Ayrıca FLN’ye verilen destek dolayısıyla Nasır’ı
doğrudan düşman olarak değerlendirdi. Krize askeri çözüm arayışı, klasik
realizmin tehdit algısı ve caydırıcılık ilkesiyle uyumludur.
- İsrail (David Ben-Gurion):
Süveyş Krizi, İsrail için bir güvenlik fırsatıydı. Mısır’ın Gazze Şeridi
üzerinden İsrail’e yönelik eylemlerine karşı bir cevap verilmek
isteniyordu. İsrail, millileştirme sonrası doğan belirsizlik ortamını
askeri harekât için fırsata çevirdi. Aynı zamanda Nasır’ın liderliğindeki
pan-Arabist vizyonu kırmak istiyordu.
Bu üç ülke, gizli görüşmeler sonucunda Ekim 1956’da “Sèvres Protokolü” ile işbirliği yapma kararı aldı. Plan gereği İsrail Sina Yarımadası’na saldıracak, ardından İngiltere ve Fransa “barış sağlama” bahanesiyle devreye girecekti.
2.
Kriz Yönetimi: Müdahale, Uluslararası Tepki ve Sistemsel Baskılar (Ekim–Kasım
1956)
29
Ekim 1956’da İsrail’in Sina Yarımadası’na saldırmasıyla kriz sıcak çatışmaya
dönüştü. İngiltere ve Fransa, Süveyş Kanalı çevresine hava ve deniz saldırıları
başlattı. Ancak bu müdahale beklenmedik bir uluslararası tepkiyle karşılaştı.
- Amerika Birleşik Devletleri (Dwight
Eisenhower): ABD, saldırıyı onaylamadığı gibi BM
Güvenlik Konseyi’nde kınanmasını destekledi. Eisenhower yönetimi,
özellikle Arap dünyasında Sovyet etkisinin artmasını önlemek istiyordu.
İngiltere ve Fransa’nın saldırısı, Batı bloğunun birliğini tehdit eden bir
gelişme olarak görüldü. Bu tutum, neorealist teorinin öngördüğü sistemsel
denge kaygısıyla örtüşmektedir. ABD, müttefiklerinin dahi sistemsel
çıkarlar karşısında sınırlandırılması gerektiğini düşünmüştür.
- Sovyetler Birliği (Nikita Kruşçev):
SSCB, krizi propaganda amacıyla kullandı. Nasır’a destek verdi, Batı’yı
emperyalizmle suçladı ve askeri müdahale tehdidinde bulundu. Ancak
doğrudan bir çatışmadan kaçındı. Bu rasyonel temkinlilik, Soğuk Savaş’ın
çift kutuplu sisteminde hayatta kalma stratejisi olarak okunabilir. Bu da
neorealizmin güç dengesi ve çatışmadan kaçınma prensibiyle uyumludur.
- Birleşmiş Milletler:
ABD’nin teşvikiyle BM Genel Kurulu, İngiltere ve Fransa’yı saldırgan ilan
etti ve krizi sona erdirmek için acil çağrılarda bulundu. Ayrıca, ilk kez
bir BM Barış Gücü (UNEF) oluşturuldu. Neorealizm açısından BM’nin rolü
ikincildir; çünkü uluslararası kurumlar, güçlü devletlerin iradesi
doğrultusunda işlevsel hâle gelir.
3.
Çözüm ve Sonuç Aşaması: Müdahalenin Sona Ermesi ve Statüko Değişimi (Kasım 1956
– Mart 1957)
ABD’nin
yoğun ekonomik baskısı (örneğin İngiliz para birimi pound üzerindeki spekülatif
tehditler) ve siyasi izolasyon korkusu, İngiltere ve Fransa’nın geri
çekilmesini zorunlu kıldı. 6 Kasım 1956’da İngiltere, 7 Kasım’da Fransa
ateşkese uymayı kabul etti. İsrail ise Mart 1957’ye kadar Sina’dan çekilmeyi
sürdürdü.
- Mısır (Cemal Abdülnasır): Krizin sonunda kanal üzerindeki egemenliğini koruyan Nasır, Arap dünyasında karizmatik bir lider olarak konumunu güçlendirdi. Süveyş Zaferi, pan-Arabizmin yükselmesini ve Batı’ya karşı direnişin simgeleşmesini sağladı.
IV.
AKTÖRLERİN DAVRANIŞLARININ TEORİK KATEGORİZASYONU
1. Birleşik
Krallık
Başbakan Anthony Eden’in kararı sübjektif
tehdit algısına dayanır. Nasır’ı Hitler ve Mussolini ile özdeşleştirmiş,
Süveyş'in kontrolünü ulusal prestij meselesi olarak görmüştür. Gizli
protokollerle askeri operasyon planlaması, rasyonel çıkar analizinden ziyade
duygusal ve tarihi bir refleksle açıklanabilir. Lider psikolojisi, onur, güç ve
prestij odaklı karar alma biçimi klasik realizme güçlü bir biçimde yakındır. Neorealizm’e
göre sistemsel baskılarla yeterince açıklanamaz.
2. Fransa
Cezayir Savaşı bağlamında Nasır’ı FLN’ye
verdiği destek nedeniyle düşman olarak gören Fransa, millileştirme krizini bir
“bölgesel güvenlik tehdidi” olarak değil, kolonyal düzenin sonu olarak
algıladı. Hızlı bir askeri yanıt tercihi, tarihsel deneyimler ve iç politika
dinamiklerinden beslenmektedir. İçsel güvenlik, imparatorluk kontrolü ve onur
ile birlikte klasik realizm ile örtüşmektedir.
Neorealist sistem mantığı içinde ikincil kalır.
3. İsrail
İsrail, Mısır’ın Gazze Şeridi üzerinden
yürüttüğü gerilla saldırıları ve deniz yolunu kapatma girişimlerine karşı
“önleyici saldırı” politikasını benimsedi. Motivasyonu kendi güvenliğini
artırmak, Nasır’ın pan-Arabist yükselişine darbe vurmaktır.vKendi güvenliğini
güçle sağlama, fırsatçılık ve güç maksimizasyonu ile klasik realizme daha
yakındır, ancak neorealist analizlerle de örtüşebilecek ikili bir yapıya
sahiptir. Neorealizm açısından da güvenlik artırımı sistemsel bağlamda
anlamlıdır; ancak İsrail’in davranışı liderlik temelli ve proaktiftir.
4. Amerika
Birleşik Devletleri
Müttefiklerini sınırlayarak, bölgedeki
Arap kamuoyunun Sovyetler’e kaymasını engellemeye çalıştı. Küresel liderlik
pozisyonunu ve sistemsel dengeyi korumayı amaçlıyordu. BM’yi devreye sokarak
askeri değil, diplomatik çözüm üretmeye çalıştı. Uluslararası sistemde düzenin
devamı, hegemonik çıkarların korunması, güç dengesine odaklı rasyonel karar
alma ile neorealizme güçlü biçimde yakındır. Klasik realizm açıklamaları (lider
duygusu, onur, prestij) bu bağlamda yetersizdir.
5. Sovyetler
Birliği
Batı'nın saldırganlığını kınarken doğrudan
askeri müdahaleden kaçındı; ancak diplomatik baskı yaptı. Arap dünyasında nüfuz
kazanmak, sistemsel düzen içinde Batı bloğunu bölmek amacındaydı. Güç dengesi
stratejisi, çatışmadan kaçınma, sistemin çift kutupluluğu içinde hareket etmesi
neorealizm ile örtüşmektedir.
6. Mısır
Nasır’ın millileştirme kararı karizmatik
liderliğin, bağımsızlıkçılığın ve pan-Arabizmin dışavurumuydu. Ekonomik
kaynakları ulusallaştırma, sömürge sonrası kimlik inşası amacı gütmekteydi. Karizmatik
lider, egemenlik vurgusu, Batı’ya karşı direnç klasik realizme yakın; neorealizm
de orta güçlerin sistem içi manevra alanı üzerinden bazı açıklamalar sunabilir.
7. Birleşmiş
Milletler
Krizi yatıştırmak için ilk kez Barış Gücü
(UNEF) oluşturdu. Tarafsız arabuluculuk ve barışçıl çözüm stratejisi mevcuttu. Klasik
ve neorealist teoriler, BM gibi uluslararası kurumların etkisini ikincil
görür.
V.
SONUÇ VE TEORİK DEĞERLENDİRME
1956
Süveyş Krizi, uluslararası ilişkiler teorilerinin ampirik test alanı olarak
değerlendirilebilecek oldukça zengin bir vakadır. Krize dahil olan aktörlerin
motivasyonları, karar alma mekanizmaları ve kriz yönetimindeki stratejik
tercihleri hem klasik realizmin birey ve lider merkezli analiz
çerçevesiyle hem de neorealist yaklaşımların sistemsel ve yapısal
vurgusuyla büyük ölçüde açıklanabilir niteliktedir.
Karmaşık
Davranışsal Yapılar: İki Teorinin Birlikte Kullanımı
Kriz sürecinde, özellikle Birleşik Krallık, Fransa ve İsrail’in karar alma süreçlerinde klasik realizmin temel varsayımlarının belirgin bir şekilde gözlemlendiği görülmüştür. Liderlerin kişisel algıları, ulusal onur ve prestij gibi maddi olmayan unsurların dış politika davranışlarını yönlendirmesi, klasik realizmin devletleri insan doğası üzerinden okuma iddiasıyla örtüşmektedir. Özellikle Anthony Eden’in davranışları, dış politika kararlarının her zaman rasyonel, sistemsel çıkarlar doğrultusunda alınmadığını göstermektedir.
Buna
karşın, ABD ve SSCB gibi süper güçlerin krize verdikleri tepkiler, açık
biçimde neorealist paradigmayı desteklemektedir. Bu aktörler, doğrudan
çatışmadan kaçınmış; sistemdeki güç dengesi, bölgesel ittifak ilişkileri ve
Soğuk Savaş rekabeti çerçevesinde hesaplanmış davranışlar sergilemişlerdir.
ABD’nin müttefiklerine karşı çıkması, sadece normatif değil; aynı zamanda stratejik
bir pozisyondu. Çünkü Batılı müttefiklerin askeri müdahalesi, Arap kamuoyunu
Sovyetler’e yaklaştırma riski taşıyordu. Bu durum, neorealist teorinin
öngördüğü şekilde büyük güçlerin sistemsel istikrarı koruma refleksini
yansıtmaktadır.
Bu
bulgular, realizmin her iki versiyonunun da belirli bağlamlarda tamamlayıcı
nitelikte olduğunu göstermektedir. Krize doğrudan müdahil olan ve ulusal
reflekslerle hareket eden devletler klasik realizm ile, sistemsel baskılarla
pozisyon alan süper güçler ise neorealizm ile daha anlamlı biçimde analiz
edilebilmektedir.
Genel
Sonuç
1956
Süveyş Krizi’nin teorik çözümlemesi, yalnızca tarihsel bir olayın analizi
değil, aynı zamanda uluslararası ilişkiler disiplininin kavramsal araçlarının nasıl
ve ne zaman etkili olduğunu göstermek açısından önemlidir. Bu bağlamda
kriz:
- Klasik realizm
açısından: Gücün ve prestijin korunması, lider davranışlarının dış
politikadaki rolü
- Neorealizm
açısından: Uluslararası sistemin yapısı, büyük güçlerin rasyonel denge
politikaları ile açıklanabilir niteliktedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder